MARİNA ABRAMOVİÇ – Everest Yayınları – Çeviren: Dila Altındiş Balcı

BİR SANATÇININ HAYATA KARŞI TUTUMU:

Bir sanatçı kendisine ve başkasına yalan söylememelidir.

Bir sanatçı başka sanatçıların fikirlerini çalmamalıdır.

Bir sanatçı kendinden ödün vermemeli ya da sanat piyasası şartlarını düşünerek de tavizde bulunmamalıdır.

Bir sanatçı başka insanları öldürmemelidir.

Bir sanatçı kendinden bir ilah yaratmamalıdır.

Bir sanatçı başka bir sanatçıya aşık olmaktan kaçınmalıdır.

Manifesto, Performans Sanatı deyince neredeyse tüm dünyada akla gelen ilk isime, Marina Abramoviç’e ait. Yerkürede çok bilinir yaptığı o sanat dalını Vikipedia şöyle tanımlamış.

“Performans Sanatı, 1960’lı yıllarda ortaya çıkan, izleyicinin önünde canlı olarak icra edilen bir sanat biçimidir…Sahne ve gösteri sanatları ile ortak yönler taşısa da, dans, müzik, tiyatro, sirk, jimnastik gibi etkinliklerden farklı olarak görsel sanatların içinden çıkmış öncü bir akım olarak kabul edilir; tiyatro performanslarından farklı olarak olayların illüzyonu değil olduğu şekliyle olayın kendisi sergilenir. Marina Abramoviç aralarındaki farkı şu cümleleriyle açıklar:

“ Tiyatroda bir rolü prova eder ve oynarsın. Tiyatro da kan ketçaptır ve bıçak gerçek bir bıçak değildir. Performansta her şey gerçektir. Bıçak, gerçek bıçak ve kan kandır.”

Performans sanatı, toplumun normlarını reddeder ve izleyiciyi aktif bir konuma getirmeyi hedefler. Sahne dışında halka açık başka yerlerde de sergilenebilir. Sergileme öncesi prova yapmak ya da doğaçlama yapmak sanatçıya bağlıdır. Performans sanatçılarının ortak hedefi izleyicinin hafızasında kalıcı olmaktır. (vikipedia.org)

Alıntılamayı, doğal olarak Marina’dan yapmış. Kendi deyimiyle hayatının son dönemecinde olan Marina, sıra dışı yaşamını bir otobiyografi ile taçlandırmış. Sanatçının ayrışma, bütünleşme, kendisi olma, kendisini var etme öyküsü, bir solukta okunacak, yalın anlatımlı bir roman tadında.

Biraz tersten başlamak olacak ama kitabın 405. Sayfasında Marina der ki:

 Üç Marina fikrimden daha önce söz etmiştim ama bu benim ölümümden sonrası içindi.  Oysa şimdi, henüz hayattayken de kendimi üç Marina olarak düşünüyorum.

 Bir tane savaşçı olan var. Bir tane spiritüel Marina. Ve bir de deli saçması Marina.

 Savaşçı ve spiritüel Marinalarla tanıştınız. Deli saçması olanı saklı tutmaya çalışırım. Yaptığı her şeyin yanlış olduğunu düşünen zavallı minik Marina’dır bu; şişko, çirkin ve istenmeyen Marina.

Marina, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen bitiminde, 1946’da, kendi ifadesiyle komünist diktatörlük Yugoslavya’da doğar, anne ve babası, ikisi de orduda yer alıp çok tehlikeli durumlardan başarı ile çıkmış iki güçlü partizandır. Ancak evlilikleri de bir savaş alanı gibidir, birbirlerine yaşamı zehir etmekte ustadırlar, annesinin babasının başına sıcak çorbayı boşaltması pek çok kötü örnekten biridir. Marina’nın annesi ve babası ile ilişkisi sorunlu, çetrefilli, gelgitli olacaktır. İyi tarafı ise onların savaşçı karakterlerini miras almasıdır. Entelektüel bir aileden gelen ve sanat müzesi direktörü olan anne kızına okuma programları yapar, Marina Rüyalarımda olduğu gibi, okuduğum kitapların gerçekliği de etrafımdaki gerçeklikten daha etkileyiciydi diye yazar. Sonra kendini çok çirkin bulduğu tuhaf ve mutsuz ergenlik yılları gelir. Anne baba boşanır. Baba evi terk eder. Babasının aldırttığı resim dersi ona “sürecin sonuçtan daha önemli olduğunu” öğretir. Tıpkı performansın benim için hedeften daha önemli oluşu gibi diye yazar.

Güzel Sanatlar Akademisine girer, mezun olduktan sonra Belgrad’tan Zagreb’e gider, burada bir arkadaşının intiharı sonrası yaşadığı bir olay sonucu şunları yazar: …Öldüğümüzde, fiziksel bedenimizin öldüğüne ama enerjisinin ortadan kaybolmadığına inanır oldum-sadece farklı biçimler alıyor.

Paralel gerçeklikler fikrine inanır oldum. Bana göre şu an gördüğümüz gerçeklik belirli bir frekans ve hepimiz aynı frekanstayız, o yüzden birbirimize görünüyoruz ama frekans değiştirmek mümkün. Farklı bir gerçekliğe girmek. Ve bence bu gerçekliklerden yüzlerce var. Başarılı performansları farklı gerçekliklere ulaşmak için midir?

Belgrad’tan, anne baskısından ve iki boyutlu resimden çıkmak arzusu ilk performansları getirir. Bu arada erkek arkadaşı Nesa ile evlenir, ikisinin bir arada yaşayamadığı tuhaf bir evliliktir, boşanma ile sonuçlanacaktır. Belgrad’ı Edinburgh takip eder. Rhythm 10 adlı çılgın projeyi -ahşap bir masa üzerinde parmaklarınızı açıp bir bıçağı aralarına saplamak, her kendinizi kestiğinizde bir içki içmek şeklindeki slav oyununu on bıçak ve iki kasetçalar ile yorumlamak- gerçekleştirir. Sanat bir ölüm kalım meselesidir. Performansın sonunda, sanki bedeninin içinden bir elektrik geçtiğini ve seyircilerle tek kişi olduklarını hisseder. Tehlike algısı onları şimdi ve burada birleştirmiştir. Duvarlardan geçmek başlamıştır.

Bundan sonra dünyanın çeşitli yerlerinde performansları yer alacak, sınırlar zorlanacak, duvarların ötesine gidilecektir. Son yıllarda whatsapp gruplarında çok paylaşılan performansında, altı saat boyunca yanına koyduğu 72 nesne ile uzandığı masada kendisine her şeyin yapılabileceğini belirttir. İnsanlar önce gül verir, öper, sırtını şalla örter, sonra raptiye batırmaktan silaha kurşun sürüp vurmaya kadar gidebilecek vahşiliğe ulaşırlar. Hiçbir şey yapmadığımda insanların ne kadar ileri gidebileceğinin sınırlarını sınamak istiyordum diye yazar.

Sonra on iki yılını beraber geçireceği, beraber performans gösterileri yapacağı Ulay’la karşılaşır. Üç yıl ara ile aynı gün doğmuşlardır. Beş yıl çok yoksul olarak bir karavanda yaşarlar. Farklı şehirlerdeki gösterileri ses getirir. Performans sanatının ayağa düşmesiyle farklı arayışlar onları Avusturalya’ya götürür. Aborjinler ile tanışması yeni yollar açar.

Manzaraya bakar ve bu hikayeyi duyarsınız; bu geçmişte olmamıştır, gelecekte de olmayacaktır. Şimdi olmaktadır. Mesele her zaman şimdidir. Asla “olmamış”tır. Olmaktadır. Bu benim için devrim gibi bir kavramdı- şimdide var olmaya dair bütün fikirlerimin kaynağı oldu.

Sonra Hindistan Bodh Gaya tapınağına giderler. Vipassana meditasyonu sonradan Abramoviç metodunun temel taşlarından biri haline gelecektir. Tibetli keşişlerle yapılan performanslar kariyerlerinde yer alır. Sonra Çin Seddi’nde yürüme projesi gelir. Duvarın, Samanyolu’nun bir aynası gibi devasa bir ejderha biçiminde tasarlandığını keşfettik. Ulay’la iki ayrı uçtan yürümeye başlayacaklar, ortada buluştuklarında evleneceklerdir. İşler öyle gitmez, projeyi yaparlar ama artık ayrıdırlar.

Ulay’dan ayrıldıktan sonra Amsterdam’da uyuşturucu bağımlılarının yaşadığı büyük bir evi yok fiyatına satın alıp yaşanabilir hale getirmesi ise tam bir cesaret ve öngörü örneğidir, sonu ise masal gibidir. Aslına bakarsanız Marina’nın yaptığı hemen her şey yüksek cesaret örneğidir. Brezilya’da gittiği Serra Pelado’yu okurken gözleriniz dışarıya atlar. Kan revan içinde kaldığı ya da acılar içinde kıvrandığı performansları her beden veya zihnin kolay dayanacağı şeyler değildir. Yaptığı her şey sıradan insana delicesine gelebilir ama sonuçlarını okurken “keşke ben de” aklınızdan geçer.

Ulay’dan sonra yaşamına kendinden oldukça genç Pablo girer, hatta onunla evlenir de. Ancak sonuç gene ayrılık olur. İlişkide olduğu erkeklerle yoğun sevişmeler yaşar, bir anlamda içindeki yaratıcı gücün açığa çıkmasıdır bu. Sınır tanımayan bir yaratıcı güç.

Kitap boyunca Marina yaptığı tüm performansları çok detaylı açıklar ve fotoğraflarını koyar. Elbette, orada olmak gibi değildir ama çok yakın hissetmenizi sağlar. New York Modern Sanat Müzesi’nde, 14 Mart 2010’da başlayan ve üç ay süren “The Artist is Present” (Sanatçı Aramızda) adlı performansından biraz bahsetmek istiyorum. Marina günde sekiz saat bir sandalyede oturacak, gelen her kişi dilediği kadar kısa ya da uzun süre karşısına oturacaktır. Göz teması korunacak, insanlar ona dokunmayacak ve konuşmayacaktır. Sözü Marina’ya bırakalım.

…En baştan müthiş bir şeyin farkına vardım: Karşımdaki o sandalyeye oturan herkes, ardında kendine has bir enerji bırakıyordu. O kişi gidiyor enerjisi kalıyordu… Benim çabucak fark ettiğim bir şeyse karşıma oturan insanların son derece duygusallaşmasıydı. Başından itibaren gözyaşı döktüler, ben de. Bir ayna mıydım ben? Daha fazlasıydı sanki. İnsanların acılarını görebiliyor ve hissedebiliyordum…

Bence insanlar içlerini dolduran acı karşısında şaşırıyorlardı….

Ama şimdi geçmişteki performanslarında olan şey yine olmuştu. İnsan bedeninin dayanamayacağı bir acı çekiyordum. Yine de kendi kendime, tamam bilincimi yitirmek üzereyim daha fazla dayanmam mümkün değil, dediğim anda bu acı tümüyle kayboluyor….

Yaşadığım fiziksel bir acıydı ama kalbimdeki acı, saf sevginin sancısı, çok daha büyüktü….

Bu saf sevgi, tümüyle yabancı insanların bu koşulsuz sevgisi, yaşamış olduğum en inanılmaz duyguydu. Bunun bir sanat olup olmadığını bilmiyorum dedim kendi kendime. Bunun ne olduğunu ya da sanatın ne olduğunu bilmiyorum. Ben sanatı her zaman belirli araçlarla ifade edilen bir şey olarak düşünmüşümdür: resim, heykel, fotoğraf, yazı, film, müzik, mimarlık. Ve evet performans. Ama bu performans, performans olmanın da ötesine geçmişti. Bu yaşamdı. Sanat yaşamdan soyutlanabilir mi, soyutlanmalı mıdır? Giderek daha güçlü bir biçimde sanatın yaşam olmak zorunda olduğunu hissetmeye başlıyordum– herkese ait olmak zorundaydı. Her zamankinden güçlü bir biçimde yarattığım şeyin bir amacı olduğunu hissediyordum.

Kitap Marina’nın kendi enstitüsünü kurma çalışmalarıyla son bulur. Bilgi için, Marina’nın enstitüsü, kendisi artık bizzat ders vermese de yetiştirdiği sanatçılar ile ışığını saçmaya devam ediyor.

Asil Şenol Topçu

14.8.2025

Fotoğraf: Asil Şenol Topçu