“In the future the polar ice caps have melted covering the earth with water. Those who survived have adapted to a new world.”
Bu cümleler ile başlayan 1995 yılına ait film, üzerinden yıllar geçse de hafızamda unutulmaz bir yer elde etti, belki de henüz iklim krizinden bihaber küçük bir çocukken izlediğim ilk distopya olduğu içindir. Küresel ısınma ve kuraklık dediğimizde aklımızda beliren ilk görselin aksine, film suyun dünya üzerindeki egemenliğini vurgulayan etkileyici bir görselle açılış yapar: Dünya haritası üzerinde, buzulların eridiği ve kara parçalarının sular altında kaldığı gösterilir. Yıl 2500’tür ve insanlığın hayatta kalma mücadelesini suyun üzerinde verdiği bu gelecekte, su hem vardır hem yok; yani hem gözün gördüğü her yerdedir hem de altın kadar değerlidir.
Waterworld, Kevin Reynolds’un yönettiği ve Kevin Costner’ın başrolünü oynadığı bir bilim kurgu/aksiyon filmi. Film, kutuplardaki buzulların erimesi sonucu tüm kara parçalarının sular altında kaldığı bir gelecekte geçer. İnsanlık, yaşamını yüzen adalar ve tekneler üzerinde sürdürmek zorundadır. İçilebilir su kaynakları ise çok kısıtlıdır. Başkarakter Mariner, suya adapte olmuş, yüzgeç benzeri ayakları ve solungaç benzeri organları olan bir mutanttır. Hayatta kalmak için tek başına mücadele eden Mariner’in yolu, Helen ve Enola ile kesişir. Helen, Enola’yı korumak isteyen bir kadın ve Enola vücudunda kayıp kara parçasının yerini gösteren bir harita taşıyan küçük bir kız çocuğudur. Filmin temel konusu, insanlığın suya hapsolduğu bu dünyada, kayıp kara parçasını bulma ve hayatta kalma mücadelesidir. Mariner hem kendini hem de bu iki kadını korumaya çalışırken, su üzerinde hüküm sürmek isteyen Deacon ile savaşır. Deacon kıt kaynaklar ve güç için her şeyi yapmaya hazır bir liderdir.
Kelime anlamı “var olmayan yer” olsa da ütopyaları ve dolayısıyla distopyaları, içinden çıktığı toplumlardan ayırmak mümkün değil. Dolayısıyla filmdeki her karakterin, günümüz savaşlarının taraflarını temsil ettiği bir okuma yapmak zor değil. Doğaya karşı çıkmaktansa ona uyum sağlayan, doğayla özdeşen ve bu nedenle de toplumdan dışlanan ana karakterin ve onun karşısında olan, doğayı işgal edilecek ve güç elde etmek için ele geçirilecek bir kaynak olarak kullanan anti karakterin günümüzdeki temsilleri düşünülmeye değer. Bir kadın tarafından korunmaya çalışılan çocuğun gelecek nesilleri temsil ettiği ve güç devşirilen kaynaklar için o çocuğu hiç düşünmeden öldürmeyi planlayan kötülüğün ise, şu anda içinde yaşadığımız sistemin bir yansıması olduğu aşikar.
Filmdeki kuraklık teması, ters bir bakış açısıyla ele alınır. Kara parçasının bir efsane olduğu bu gelecekte, su hayatın ve ölümün belirleyicisi olur. Film, suyun topluluklar üstünde kontrol aracı olarak kullanıldığı dramatik bir hikayeyi anlatırken, iklim krizinin ve insan-doğa ilişkilerinin alegorisini sunar. Su altında kaybolmuş şehirler insanın doğa karşısındaki kırılganlığı simgeler. Kuraklığın ters bir biçimde su haline gelmesi iklim krizinin paradoksal etkilerini vurgular. Bu simgesel kuraklık iklim krizinin etkilerinin toplumlar üzerindeki yıkıcı etkilerini hatırlatır. İnsanlar suya hükmetmek için mücadele ederken bu kaynağın kıtlığı, güç arzusunu, açgözlülüğü ve toplumsal eşitsizliği besler. Bu durum, iklim değişikliğinin sadece çevresel değil, aynı zamanda toplumsal ve politik sonuçlar doğurduğunu gösterir.
İçinde yaşadığımız dünyayı şekillendiren unsur su değil, şimdilik. Ancak su ile yönetileceğimiz günlerin uzak olmadığı gerçeği açıkça karşımızda duruyor, görmezden gelsek de. İklim krizi, bir zamanlar uzak bir olasılık olarak görülen ve tıpkı Waterworld gibi sadece bir filmin konusu olan felaketleri bugün yaşamın gerçekliğine dönüştürüyor. Dünya yüzyıllardır insanın şekillendirdiği bir sahne gibi görünse de, doğa artık kendi kurallarını insanlığa acı bir şekilde hatırlatıyor.
Ezgi Yavuz

Bilim kurgu bir filmin; gerçekliği yansıtan harika yorumu, kutluyorum.
Çok güzel bir yazı👏🏾