Aynı yazara ait kitapları farklı zamanlarda okuduğumuzda, bambaşka şeyleri anlattıklarını deneyimleriz. Ancak arka arkaya derin okumalar yapınca, her birinin iç sesinin, yankısının benzer taraflarını keşfetme fırsatını yakalayabiliriz.
Hakan Akdoğan’ın Nü Peride ve Kenet adlı romanlarını peş peşe okuduğumda, ilk bakışta tematik ve yapısal olarak çok farklıymış gibi görünmelerine rağmen, belirgin ortak noktaları ve yazarın anlatımındaki müşterek izler dikkatimi çekti. Kendisiyle yapacağım söyleşinin içeriğini düşünürken bu noktada takılı kaldım. Bu iki kitabın daha önce yan yana getirilip getirilmediğine dair herhangi bir yazılı kaynağa rastlayamadım. “Bunu neden biz yapmayalım.” diyerek çıktığım yolda gerek yazar için gerek edebiyat adına özel bir çalışma olmasını hedefledim.
Hakan Akdoğan, 2003 yılından bu yana yaratıcı yazarlık ve derin okuma atölyeleri yaparken, nörobilimsel ve psikanalitik yaklaşımların yazma sürecine etkisini eğitimlerine yansıtan çok yönlü bir yazar. Yunus Nadi Roman Ödüllü “Nü Peride” ve “Kenet” isimli son romanı dışında “Gölge Yaşatan”, “Struma – Karanlıkta Bir Ninni”, “Varlık ve Piçlik”, “İlişmek” ve “Kirpi Mesafesi” kitaplarıyla da tanınıyor.
Nü Peride, üç farklı hikâyeyi, benzer mekânlarda, iki ayrı zamanda sunan bir roman. İki farklı anlatıcı ve bakış açısıyla oluşturulmuş. Her cümlesi bir fırça darbesine dönüşürken, karakterler ve olaylar esrarengiz bir şekilde kesişiyor. Karakterlerden Halil’in resim yapmaya olan büyük tutkusuyla başlıyor kitap. Bu tutku onu kadın figür Peride’ye olan arzusuyla tanıştırıyor. Tuvalde, Peride’nin “tutmayan ten tonu” onu büyük bir arayışa götürüyor. Peride hem bedensel hem de simgesel olarak “nü” çıplak ve savunmasız. Onun sessizliği ikisi arasındaki en büyük mesafe oluyor.
Ermeni Ante’nin bir bahar günü sokakta yürümekle başlayan yol hikayesi, gemiyle uzaklara yol almasına kadar gidiyor. Biten yolculuğundan sonraysa, aşkına ulaşmak için karanlık dehlizlerde kendi yolunu yapmaya çalışıyor. Onun hikayesiyle, bir anlığına tarihsel bir gezintiye çıkarken, bir anlığına ise Halil’le kesişen yollarında kurgunun sanatsal kıvrımlarında dolaşıyoruz.
Roman, ilk sayfalarında kimin hangi dönemi anlattığıyla ilgili kafa karışıklığı yaratırken, ilerledikçe dün ve bugünün kesişmesini başka bir dille anlatıyor. Necati’nin hayal dünyasında kurmaca içinde kurmacayla, düşle gerçek arasında katmanlı bir yapıya sahip.
Kenet romanı, travmalar, zorbalıklar, bastırılan anılar, unutulmayan aşklar, vicdan azabı girdabındaki zihinleri adeta musalla taşına yatırıyor. Kırklı yaşlarına gelmiş Haşmet, dayı diye benimsediği gassal Bahattin’in ölmesiyle, kendisine miras kalan pansiyona sevdiği kadın Özgür’le birlikte geliyor. Özgür’e anlattığı anılarla aslında özgürleşmeye çalışan Haşmet, büyük bir yüzleşme yaşıyor. Yalnızlık ve suçluluk duygularıyla zihni karanlık bir koridora dönen karakter, dile dökemediklerini iç sesiyle ifade ediyor.
Bahattin çok okuyan, pansiyon sahibi ve gassal. Bu ilgi çekici karakterin tuttuğu günlük de bir o kadar enteresan. Gasilhanede yıkadığı ölülerin yakınlarından dinlediği hikayeleri bir deftere not alıyor. Sonra da onları okuduğu romanların kahramanlarıyla özdeşleştirip eşleştiriyor. Babasından kalan pansiyonu Haşmet’e bırakıp intihar etmesinin altında yatanı, okurun değerlendirmesine bırakan roman, sorgulayıcı bir deneyim yaşatıyor.
Bu iki kitap arasında sadece bir karşılaştırma değil; aynı zamanda yazarın dili, karakter derinliği ve edebi yoğunluğunu aradığımız bu söyleşide, Hakan Akdoğan bizi bir kez daha yüzleşmeye çağırıyor.
Hakan Hocam, Nü Peride ve Kenet’in ortak noktalarına baktığımda ilk dikkatimi çeken; bireysel ya da kolektif travmanın, dışarı çıkmak için mutlaka bir yol bulması oldu. Nü Peride de beden, Kenet’te ise zihin büyük bir yük taşıyor. Okurken, hangisinin daha acı verici olduğunu uzun uzun düşündüm. Siz yazarken, herhangi biri daha ağır basmış mıydı?
Yazarken ağırlığın tek bir organa yığıldığına hiç inanmadım; bedenle zihin birbirine kenetlenmiş iki vitrindir. Nü Peride’de “ten” boyaya tutunamadığında, aslında belleğin kıvamı kaçıyor; Kenet’te ise zihin, bedeni yıkama odasında tekrar tekrar yıkayıp duruyor. Hangisi daha ağır? Yazı masasında en ağır olan her zaman “sustum” dediğimiz şeydir. Bedenin tereddüdü ile zihnin suçluluğu aynı terazinin iki kefesi; dil ise ibre. Ben yazarken ibreyi sabitlemeye çalışmadım; salınımın sesini dinledim. Bazen bir omuz başı, bazen bir iç monolog tarttı beni. Okur, hangisinin daha acı olduğuna kendi yara izinden karar verir; ben yalnızca o izlerin ışığa tutulduğu camı taşıdım.
Kadının varlığı ve bedeni hikâyeler içinde çok önemli bir faktör. Kadın karakterlerin bedenleri bize neyi hatırlatıyor?
Kadın bedenini bir nesne olarak değil, görmenin ve görülmenin eşiği olarak yazıyorum. Beden, hatırlamanın ilk mekânı; ilk sıcaklık, ilk ürperti, ilk suçluluk çoğu kez oraya kaydedilir. Eril bakışın tekeline düşmeyen, kendi ritmini dayatan bir bedenden söz ediyorum:
Kimi zaman resimde “tutmayan ten”, kimi zaman cümlede “yer değiştiren vurgu”. Kadın karakterlerim, anlatının vicdanını taşır: hem arzunun hem yasın muhasebesini. Onların bedeni, bize şunu hatırlatır: Hiçbir hikâye çıplak değildir; bir başkasının bakışı mutlaka üzerindedir.
Yazıysa o bakışı geri bakışa çevirmenin imkânını arar.
Nü Peride’de resmedilen bir kadın bedeni ve o resimlerde bir türlü tutmayan bir ten rengi var. Bu durumun karşılığını Kenet’te aradığımda bir türlü tam olarak hatırlanamayan bir suça dair anılar olduğunu fark ettim. Sizce de öyle mi? Öyleyse bu iki arayışın ortak paydası nedir?
Evet, çok doğru bir okuma. Nü Peride’de “tutmayan ten” yalnızca bir boya problemi değil;
temas ettiğimiz hâlde adını koyamadığımız bir hakikatin direnci. Kenet’te ise hatırlanamayan suç, belleğin kendi kendini dezenfekte etme çabasıdır. Ortak payda şu: Hem resimde hem hafızada “ton” tutturmaya çalışıyoruz. Birinde renk kayıyor, diğerinde anlam. İkisini bağlayan çivi, tanıklık meselesi: Ne gördük, neye baktık, nereye bakmadık? Romanlarımda ton arayışı, suçu veya arzuyu estetize etmek değildir; tam tersine, o estetiğin arkasına saklanan etik soruyu ortaya çıkarmak: “Ben de orada mıydım?”
Toplum baskısı ise her an karakterlerin enselerinde. Öyle ki yaralanan, kanayan bedenleri okurken aynı zamanda hep birileri tarafından yaralanmış, kanatılmış zihinlerini de okuyoruz. Zorbalık farklı dönemlerde, farklı mekânlarda, farklı karakterler tarafından benzer amaçlarla yapılıyor. Sıkışan karakterler bir başkaldırıya geçiyor. Kimisi kazanırken, kimisi kaybediyor. Bu noktada, topluma karşı gerçek anlamda bir kaybediş ya da kazanım var mı?
Toplum dediğimiz şey çoğu kez içimizde konuşan bir koro. Zorbalık, tek bir figürün şiddeti kadar, sıradanın onayıyla da çoğalır. Gerçek bir kazanım ya da kayıp var mı? Kolektif sahnede zaferler çoğunlukla biçimseldir; gerçek sonuç sinir sisteminde, uykuda, nefeste ölçülür. Karakterlerim, “başardım” dediğinde bile içlerinden bir yer eksik kalır; “yenildim” dediğinde bile bir tür özgürleşme sızar içeri. Ben yazıda, kazanan-kaybeden tablosu tutmam; çünkü etik olan, oyunun dışında da sürer.
Asıl soru: Kimin sesi kısıldı, kim konuşmayı öğrendi?
Cevap oradaysa, sonuç da oradadır.
Kenet’te ilk sayfada “Mekân zamanın yuvasıdır.” diyorsunuz. Sayfalar ilerledikçe kendimizi pansiyon ve çevresinde yaşananlarla, yaşanılmak istenenler arasındaki sıkışmışlıkta, doğada, ağaçta, deniz kenarında, gasilhanede gezinirken buluyoruz. Bir pansiyon odasında, bir ağaç tepesinde sıkışıyoruz. Nü Peride’de ise yer üstünden daha çok yer altında zaman geçirirken nefesimiz kesiliyor. Yer altı ve yer üstü olarak bu mekânlar hangi yuvayı temsil ediyor?
Mekânı yalnızca bir arka plan değil, zamanı kuluçkaya yatıran bir rahim gibi düşünürüm. Yeraltı, bastırılanla yüzleşmenin derin kulağıdır; nefes kısılır ama duyma keskinleşir. Yerüstü, görünürlüğün ve teşhirin alanı; ışık çoğalır, gölge incelir. Pansiyon odasıyla ağaç tepesi, iki ayrı tür hapsi temsil eder: Biri kapalı bir saatin içinde dönüp duran zihin, diğeri yükseklik sarhoşluğuyla genişleyen benlik. Hangi yuva? İkisi de. Çünkü insan, hem kök hem göç ister: biri derinleşme, diğeri genişleme. Romanlarım bu iki isteğin gerilim hattında yürür.
Her iki kitapta içsel monologlar, imgesel, estetik ve derinlikli anlatımınızla okuması keyifli bir ritim yakalıyoruz. Bu önceden kurduğunuz bir yapı mı yoksa her roman özelinde hikâye ve karakterlerin getirdiği bir iç sesle mi oluşuyor?
Ritim, önceden çizdiğim bir nota kâğıdından çok, sahnenin nabzından doğar. Yapısal bir omurga kurarım; ancak iç ses, karakterin solunumuyla ayarlanır. Derin okuma ve psikanalitik sezgi, cümle uzunluğunu bile değiştirir: Suçluluk hızlanır, yas uzar, arzu kesik kesik konuşur.
Yazarken kendime şunu hatırlatırım: “Anlatma; duyur.” Monolog, okura bilgi vermek için değil, bir bilinç hâlini işittirmek için vardır. Bu yüzden ritim, her romanda aynı alet çantasıyla başlar ama farklı bir elde biter.
Freud’un haz ilkesi de romanlarınızda oldukça baskın. İki kitabın ortak meyvesi Elma olurken, sizin için bu iki kitap özelinde hazzın yeri nedir?
Elma, masumiyetin değil, bilginin meyvesidir; ısırdığınızda geri dönüşsüz bir farkındalık başlar. Hazzı, salt ödül mekanizması olarak değil; yas, suç ve merakla örülü bir devre olarak düşünüyorum. Nü Peride’de haz, görmenin acısına; Kenet’te dokunmanın sorumluluğuna bağlanır. Haz ilkesini, gerçeklik ilkesinin karşısına değil, onunla gerilimli bir diyaloğa kurarım. İkisi arasındaki kıvılcım, cümleyi çalıştıran elektriktir. Elma bu yüzden ortak: ısırık, bilme iştahının yarasıdır.
Karakterler yüzleşme ve kendilerini anlama çabalarıyla çıktıkları yolculuklarında, aradıkları kimlik ve yüzleşmelerini tam olarak gerçekleştirebildi mi?
Yüzleşme bir varış değil, disiplin. Karakterlerim bazen gerçeğe dokunur ama onu taşıyacak kas henüz gelişmemiştir. Bir romanın sonunda tüm düğümler çözülmüyorsa, bu eksiklikten değil; insani olanın süreğenliğinden. Ben “tamamlandı”dan çok “devam ediyor”u önemserim.
Okurla yapılan etik sözleşme şudur: Biz burada hakikatin etrafında yeterince döndük mü?
Eğer evet ise, karakterler henüz tamamlanmamış olsalar bile okurda bir görme kası gelişmiştir.
Yıllarca saklanan defterler, yazılan anılar iki romanda da karakterler arasında köprü oluyor. Bugünlerde mektup yazma ve günlük tutma alışkanlığımız ise neredeyse bitti. Yeni dünya düzeninde bunların yerini sizce neler alacak? Bu sorumu özellikle yazmak isteyenler için soruyorum.
Defter ve mektubun yerini tek bir şey almayacak; ama parçalı bir ekosistem aldı bile: ses notları, e‑posta taslakları, çevrimdışı klasörler, mesajlaşma uygulamalarındaki “kendime not” sohbetleri, hatta silinmiş dosyaların hayaleti. Yazmak isteyenlere önerim: Kendinize bir “hafıza envanteri” kurun, analog bir defter, dijital bir arşiv ve düzenli yedekleme ritüeli.
Mektubun yavaşlığına yer açın: Ayda bir, kendinize ya da bir dosta uzun bir mektup yazın.
Günlük tutmayı “olay kaydı”na değil “algı kaydı”na çevirin: Ne oldu değil, nasıl gördüm?
Ve en önemlisi, arşivlediğiniz her şeyin üstüne şu soruyu yazın: “Bunu kim okuyacak? Bugünkü ben mi, yarınki ben mi?”
Yoğun çalışma ortamınızda bu söyleşiye vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.


Soruları da, yanıtları da muhteşem, yol gösterici bir söyleşi, kutluyorum!…
Güzel bir söyleşi olmuş. Kitapları listeme ekledim.