“Naber kız?” diye seslendi kapıdaki dondurma dolabını kapatırken Bakkal Hasip. “Pakette helva geldi, zatından fıstıklı, ocakta karmana gerek yok artık!” dedi kızın ardından. Berrin, o gün işe geç kalmıştı. Mahallenin bittiği sokağın köşesindeki Asena Butik açılalı beş yıl oluyor. Açıldığı gün gidip iş istemiş, sahibi Vildan Hanım da “Dükkânı açar, siler süpürür” diye, “E hadi geliver madem” demişti.
“Sigortamı yatıracak mısın?” diye sormamıştı Berrin. “Kızım sigortalı olacak mı?” diye hiç aklından geçirmemişti babası. Liseyi ite kaka bitirdiği günlere rast geliyordu aşağı yukarı o günler.
Mahalle bolca foseptik kokan, yirmi yıl öncesine baksanız ilerici, şimdilerdeyse ülke düzenine uymaya başlayan Ege’de küçük bir yerdi. Ne zaman türedikleri belli olmayan kimi insanlar, nereden geldiği belli olmayan paralarla butiğe girip çıkmaya da başlamışlardı. Özellikle bahar aylarında kalabalık oluyordu. Parası olanlar yazın yazlığa, sayfiye yerlerine kışınsa kar görmeye Ankara’ya ya da dağlık yerlere gider, en çok iş baharın olurdu. Vildan Hanımın Berrin’i üç bile değil iki hatta bir kuruşa çalıştırması kimseyi başta Berrin’in kendisini hiç rahatsız etmiyordu. Sabahın erken saatlerinde babasının akşam boşalttığı şişeleri siyah poşete koyup, bakkalın önüne bırakarak işe geçiyordu. Bakkal Hasip’in arkasından bağırdığı sabah geç kalmış, şişelerin kimini yatık, kimini babasının başucunda dik, kimini çamaşır makinasının üzerinde yarım içilmiş bırakıp aşağı indirmeden evden koşarak çıkmıştı.
Bakkal Hasip, sanki kızı çok koruyormuş gibi bir de hal hatır sormuştu geç kaldığını gördüğünde sabah sabah. Oysa mahallenin kızlarını Berrin’e karşı en çok o kudurturdu. Bir yaz, ya orta bir ya da ikiye geçmişlerdi. Bakkalın hemen yanındaki dört basamaklı merdivende otururken, önlerinden oğlanlar geçmiş, bir an karşılarında durmuşlardı tereddütsüz. Birkaçı, parmaklarını uzatarak, hafiften de ballandırarak “A, Berrin’in donu görünüyor bakın, bakın” dediklerinde nasıl da hızlı, hevesli çıkmıştı bakkalından. Berrin, en çok onun dükkândan çıkışını hatırlıyor oğlanların yüzünü hatırlamak yerine. Utanmış mıydı? Yok. Hâlâ babası, balıkçı arkadaşlarıyla üç dört gün eve gelmediğinde, Faruk’a “gece yarısından sonra” diye göz kırptığı akşamlar, yatağa uzanıp önce eteğinin altından külodunu gösterir Berrin.
Hasip Amca’nın arkasından seslendiği sabah, ona “He Hasip Amca, böyle iyi, hazır helvaya gerek yok, hadi bak işine sen de” deyip işe koşarken kafası bomboştu. Rengârenk ojelerin, pembe, turuncu, mor saç jölelerinin, şampuanların durduğu parfümeri dükkânının önünden geçerken hafta sonu GülAyşe’nin düğününe gideceği aklına geldi. Faruk, yerine Apo gelse düğüne belki daha şenlikli olurdu, daha güzel olurdu her şey ama Apo askerdeydi, nasıl gelecekti? Düğünlerin deniz kenarında, parkta yapıldığı herkesin katılabildiği bu şirin Ege kasabasında delikanlıların bir kısmı askerlik için doğuya giderdi. Bir kısmıysa Mehmet Bey olup bir ayda çarçabuk evine dönerdi. Kimi gelinler, şehirdeki lüks otelin en üst katında düğün yapardı, kimileriyse böyle işte parklarda. Burada dostluklar eşitti. Varsılıyla yoksulun aynı mahallede büyüdüğü, insanların birbirlerini geliri üzerinden sınamadığı bir yerdi burası. Çünkü mahallede sınamalar hep Berrin üzerinden yapılırdı. Belki buna hiç itiraz etmemiş olduğundan, etmeye cesaretinin olmamasından. Hiç denemediğinden belki ya da yapılanların onu hiç etkilememesinden. Nedenin bilinmezliği, bilinmezliğin tatlı esrikliği, başta Berrin olmak üzere herkesi büyülemişti.
GülAyşe’nin düğününe de böyle karmakarışık gideceklerdi. Berrin, parfümerinin önünden geçerken öğle tatilinde buradan bir fondoten almayı hatırlattı kendisine. Makyaja her zaman sağ yanağındaki façayı fondotenle kapatarak başlardı. Ortaokulda Sait’i bunu yapmaya iten yine kendisi olmuştu. “Kızım gelme üstüme bak çizicem” dediğinde hemen arkasını dönüp sınıfa yürüse belki de bu izi onca sene yüzünde taşımayacaktı ama yürüyüp sınıfa girmemişti işte. O zamanlar bir de ülkenin ses çıkarabildiğimiz zamanları, “Sen bir kızla nasıl konuşuyorsun böyle, biz eşitiz bir kere” diye bağırabilmişti genç oğlana. Tartışma hararetlendikçe, “Çiz bakalım, canım yanmaz ki benim” e kadar gelmişti konu. Sonrası bolca kan, bağıran öğretmenler, babasının okula zar zor getirilişi “Bıktımlar”, “Bilmemnenin kızı” demeler, “Çekip gitmekle haklı tabi”ler, “Ben de bırakacağım seni en sonundalar”. Havada uçuşmuş bu faça da o günden yadigâr kalmıştı Berrin’e. Akşam odasına kavuştuğunda, yanağındaki sargı beziyle “İşşşte kuzu kuzu geldim, dilediğince kapandım dizlerine” diye avaz avaz şarkı söylemişti sabaha kadar.
Gelin adayı GülAyşe’yle de ta o zamandan arkadaşlar zaten. Berrin’i nikâh şahidi yapmayı bir an bile düşünmediği gibi bunca yıllık arkadaşlıklarına rağmen düğüne son dakika davet etti bile sayılır. Hatta Berrin oldukça şaşırdı davetiye gelince ama bu şaşkınlığı kısa sürdü. Daha çok orada düşüreceği erkekler aklına geldi. Talihi bugünlerde yaver gidiyordu, çünkü babası fazlaca nevale alıp Hasip Amcayla balığa gitmişti, şansı biraz daha gülerse balığın üzerine uzun kumar seanslarına dalıp bütün hafta sonu dönmezlerdi. İsterse sıra sıra dizerdi kapısında düğüncü çocukları. Bakalım yeni aldığı cart kırmızı elbise ve yüzünde en iyi marka fondotenle gördüklerinde erkekler donuna bakar gibi bakacaklar mıydı ya da kikirdeyebilecek miydi onu uyarıp koruması gereken kızlar?
Elindeki sigaranın külünü yeni sildiği yere silkeleyen Vildan Hanım’ın “Ay içimi sıktın Berrin, erken çık da git artık şu meşhur düğüne” demesiyle ceketini aldığı gibi uçarak çıkmıştı Asena Butik’ten o akşam.
Düğün alanı ne çok varsıllık ne de yoksulluk anlatıyordu. Açık havada herkesin gelebileceği bir yere çadır kurulmuştu ama yok da yoktu masaların üzerinde. Haremlik selamlık oturanların yanı sıra dans pistinde karışık dans eden çiftler de vardı. Yeni Türkiye’nin kafası eğlencede de üzüntüde de karışıktı anlayacağınız. Belki de bu karışıklık sonradan bir düzene oturtacaktı tüm ülkeyi ve burada yaşayan insanların belleğini kim bilir?
Berrin’in gözleri önce Faruk’u aradı. Garantiye doğru ilerliyordu, gece nelere gebe bilmeden. Sonra sıra sıra başkalarını da gözden geçirdi. GülAyşe, imam nikâhından gelmişti. Yüksek sesli bir müzikle küçük çadırın içinden büyük çadıra kurulan masaya doğru çıktılar alkışlar arasında. Komparsita, biraz yavaş müzik derken acil erik dalına geçildi. Tüm bu olanlar, masaların altında sarı kolayla karıştırılan votka eşliğinde oluyordu. İçki, hınzır etkisini, kanları kaynayan gençlere hiç belli etmeden sinsi sinsi gösteriyordu. Berrin votkaya alışık, başına geleceklere çoktan razıydı. Faruk’un ve her eline geçirenin verdiği kadehleri zem zem suyu gibi kana kana içiyordu. Rakkas, başladığında artık kimseyi tutmak olanaklı değildi. Vildan Hanım bile elinden düşürmediği sigarasından vazgeçmiş, kırıyordu kendini pistin ortasında.
Derken kapıda Berrin’in babası belirdi. Adamın kavruk tenini, fırça bıyıklarını ve her zaman kendisinden neredeyse yarım dakika erken ortama giren ten kokusunu mahallede tanımayan, tanıyıp da gerilmeyen yoktu. İçeri girdiğinde caz bant bile yarım ton detone olunca Berrin de kendine gelir gibi oldu. Kızına bir baş hareketiyle “dışarı gel” yaptı. Yanına, tıpış tıpış gitmese olacakları çok iyi bilen kızı, GülAyşe’nin gelinliğinin kuyruğunu bir güzel ezerek geçti kapıya. Orada ilk kez babası Berrin’in elini tuttu. Bu elden, herhangi bir titreşim akmadı kızın eline. Sanki bir sünger tutmuş gibi, sanki plastik, duyusuz bir et parçası tutmuş gibi oldu. Daha önce hiç elini tutmamıştı bu el, yine de şaşırmadı. Tuttuğu gibi de kızı buruşturduğu bir sigara paketi gibi Bakkal Hasip’in içkiden ve terden ıslanmış tüylü şişman göğsüne fırlattı. “Al! Hayrını gör” dedi. Adamın göğsündeki dövmeden bir Joker hınzır-arsız sırıtıyordu.
Berrin, GülAyşe’ye ve damada bay bay demeden, babasına kızmadan, kaderine çatmadan, aklından hiçbir şey geçirmeden Bakkal Hasip’le eve girdiğinde, erzak dolabında bulduğu hazır helvayı çöpe atıp, yanında duran irmikten bir güzel helva kavurdu. Helva tencerenin içinde sütle karıştığında GülAyşe’nin duvağı gözünün önüne gelir gibi oldu ama iki saniye içinde onu da unuttu. Radyoda Tarkan avazla şarkı söylüyordu.
Neslihan Yiğitler

Güzel, mahalleli bir kişilik öyküsü…