C eve kaç gündür uğramamıştı. Eğer uğramış olsaydı bütün duvarların örümcek ağı ile kaplanmış olduğunu görecekti. Ama o, iş yoğunluğu ve günlük karmaşanın yanı sıra ruhsal çalkantılar içindeydi. Yalnızca kendi ufak tefek sorunlarıyla ilgilenmiş, onun dışında hiçbir şeye dikkat etmemişti. Arada bir eve uğradığında, sadece üzerini değiştirmek için elbise dolabını, yiyecek bir şeyler almak için buzdolabını açmış, uyumak için de yatağı dışında hiçbir şeye dokunmamıştı. Bir de çalışma masasının üzerinde yığılı duran, kendine lazım olan bilgiyi bulmak için ara sıra içlerinden birini alıp karıştırdığı kitapları vardı. Ara sıra onları karıştırmış olsa da üzerlerinin tozla kaplı olduğunu görmemişti. Her işi gözü kapalı, alışkanlıkla yapmanın rahatlığıyla girip çıkmıştı eve ama evde bazı şeylerin özel bir çalışma ve ilgi bekliyor olduğunu hatırlatıyordu yüreğindeki küçük kuş ona.

Şimdi azıcık da olsa dinginliğe ulaştığı bir dönemi yaşıyordu. Yayınevinde günlerdir bitirmeyi tasarladığı işlerini bir düzene koymuştu. Artık eski gerginlik ve koşuşturma geride kalmıştı. Onu her zaman huzursuz eden, ruhunu dalgaların atına bindiren gönül işlerinde ise büyük bir düş kırıklığını yeni atlatmıştı ve yüreğinde içten içe yanan kor belli belirsiz soğumaya yüz tutmuştu. Bir an yaşamındaki bütün hızları sıfırlamak ve her şeye en başından başlamak gerektiğini hissetmişti.

Yaşamını düzene koymaya önce evinden başlamak gerektiğini düşündü. Evini düzene koymak, kendi içinde bir bütünlük duygusunu hissetmek için birinci adım olacaktı. Uzun zamandır temizlemediği, dahası temiz mi, kirli mi olduğuna bakmaya bile zaman bulamadığı evinin köşe bucak her yerini elden geçirmeliydi. Bu nedenle erkenden kalkıp, kahvaltısını bitirdikten sonra kendince bir plan yapmak istedi.

Temizliğe nereden başlamalıydı? Önce kirlileri ayıklayıp çamaşır makinesine atmalıydı. Ne iyi etmişti de son model, en iyisinden almıştı çamaşır makinesini. Gerçi ödemekte zorlanmış, dostlarından borç para almak zorunda kalmıştı ama bu onu büyük bir külfetten kurtarmıştı. Yoksa çamaşırları elle yıkamak zorunda kalacak, taa çocukluğundaki elektrik öncesi çağa dönecekti. Bu da boşa giden onca emek ve onca zaman demekti. Eski bir keten bezden diktiği kirli torbasını açtı. Renklilerle beyazları ayırdı. Ardından beyazları makineye doldurup ayar düğmelerini gerektiği şekilde çevirdi. Arıtıcıyı da koyduktan, biraz da yumuşatıcı ekledikten sonra makinenin çalışma düğmesine bastı. Makine gürültüyle suyu kendine çekme işini tamamlayınca içindeki çamaşırlar dönmeye başladı.

Odaların temizliğine ise yatak odasından başlayacaktı. Toz almak için yatak odasına girdiğinde tavandan sarkan örümcek ağlarını gördü. Giysi dolabının, yatak yanı masasının ve aynanın üzeri ikinci bir boya tabakası oluştururcasına tozla kaplanmıştı. Bunca zamandır bu kadar yoğunlaşan kirliliği görmemiş olmasına kendisi de şaşırdı. Tamam, işleri vardı, her şey çok hızlı akıp gidiyordu ama bunca tozu görmemek de anlaşılabilecek bir şey değildi.

Elektrik süpürgesinin fişini prize taktı. Hortumun ince uzun ucunu tozlanmış yüzeyde dolaştırmaya koyuldu. Süpürge güçlü emişle her şeyi içine çekiyordu. Süpürgenin ince ve uzun hortumunu köşelerde, kapı arkalarında, karyola altında dolaştırdı. Halının üzerindeki tozları da geniş ağızlı uçla temizledikten sonra sıra camları ve yerleri silmeye gelmişti.

Bir kovaya biraz ılık su doldurdu. Biraz da arıtıcı döktükten sonra bir bezle camları silmeye koyuldu. Köpüklü bezin cam yüzeyine bıraktığı izleri duru suda ıslatılmış bez ve ardından kuru bezle giderdi. Bu işleri yaparken bir yandan da türküler mırıldanıyordu. Çocukluğundan beri, iş yapmakla türkü söylemek onun için hep birlikte olagelmişti.

Camları bitirdikten sonra sıra yerleri silmeye geldi. Ne denli zor geliyordu ona yerleri silmek. Oflaya puflaya yere çömelerek, kimi kez karyolanın altına uzanarak, odanın bütün zeminini elden geçirdi. Yatağın hemen yanı başındaki yatak yanı masasının, kapı kollarının, sandalyenin arkalığının tozunu aldı. Hiç değilse yatak odası temizlenmişti. Kirli su dolu kovayı alıp odadan çıkarken geri döndü, odaya baktı. Temizlenmiş odanın görüntüsü içini ferahlattı.

Şimdi sıra öbür odayı temizlemeye gelmişti; bir anlamda çalışma odası diyebileceği, bilgisayarının, kitaplarının ve eve arada bir gelen dostlarının uyuyabileceği çekyatın bulunduğu odaya. Yine aynı işlemler, elektrik süpürgesinin homurtulu emişi, ardından alınan tozlar, silinen camlar… Camları silmek için kovaya su ve arıtıcı koyduğunda cam sildiği bezleri yatak odasında unuttuğunu fark etti. Kovayı pencerenin önüne, yere bırakıp yatak odasına yöneldi. Odaya girer girmez şaşkınlıkla kalakaldı. Nasıl şaşırmasın, az önce her köşesini özenle temizlediği oda, sanki hiç temizlenmemiş, sanki aylardır hiç kimse uğramamış gibi tozlu, her tarafı örümcek ağlarıyla kaplı bir haldeydi.

Hayret dolu gözlerle odaya baktı. Acaba bilinci onu yanıltıyor muydu? Bilinçaltı ona oyun ediyor olmalıydı. Belki de bu odayı temizlemedi; belki de daha önceden odayı temizlediği zamanlardan bir anı bilinçaltının karanlık sularına indi, sonra birdenbire su yüzeyinde belirdi. Belki de öyle olmuştur, kim bilir… Ya pencerenin önünde duran ıslak bezler? Eğer günler öncesinde odayı temizlediği anın anısı onu yanıltıyorsa, bu ıslak bezlerin burada oluşunu nasıl açıklayacaktı? Hadi diyelim o zamandan kaldı bu bezler, ya ıslaklıkları? O güne dek kurumuş olmaları gerekmez miydi? Bezleri alıp çalışma odasına döndü.

Çalışma odasını da köşe bucak temizledikten sonra iyice yorulmuş olduğunu hissetti. Eh, yorgun olmasına yorgundu ama işte oda tertemiz, pırıl pırıl olmuştu. Kirli su dolu kovayı alıp odadan çıktı, götürdü tuvalete boşalttı.

Bu arada çamaşırların yıkanması bitmişti, makinenin çalışması durmuştu.

Temiz bir çamaşır sepeti alıp yıkanmışları çıkardı. Götürüp balkondaki çamaşır ipine astı. Makineye renklileri koymak için kirli torbasını açtığında şaşırdı. Az önce beyazları makineden çıkarmış, balkona asmıştı ama hâlâ kirli torbası kirlenmiş, neredeyse, rutubetten ve kirden yeşillenmeye başlayacak olan çamaşırlarla doluydu. Yeniden beyazları ayırdı, arıtıcıyı koydu, ayar düğmesini çevirip düğmeye bastı. Makine yeniden başladı dönmeye.

Bu arada acıkmış olduğunu hissetti. Mutfağa yöneldi. Neyse ki dünden kalma yemeği vardı, o yeterdi ona. Bulaşıkları kahvaltıdan sonra yıkamıştı. Bir tabak yemeğin yanına bir kâse yoğurt koyunca öğle yemeği tamamlanmış demektir.

Mutfağa girdiğinde şaşırdı. Daha sabahleyin yıkayıp yerine kaldırdığı bulaşıklar kirli olarak duruyorlardı. Üstelik daha da çoğalmışlardı. Tek bir temiz tabak, tek bir temiz kaşık bile kalmamıştı. Bütün tabaklar, bardaklar ve çatallar, kaşıklar kirliydi ve mutfak tezgâhının üzerine rastgele yığılmışlardı. Derin bir iç çekiş ve yılgınlıkla baktı bulaşıklara. Bunları yıkamak en az iki saatini alırdı. Üstelik temizliğe sabahtan başlamış olmasına karşın, bir adım bile ileri gidememişti. Bulaşıklar sonraya kalabilirdi. O yemeğini yemeliydi şimdilik. Odaların temizliğini bitirdikten sonra yıkardı onları.

Buzdolabını açtı, akşamdan pişirip dolaba koyduğu tavuklu patates tenceresini çıkardı. Tencerenin kapağını kaldırdığında yemeğin bozulduğunu, ekşi ekşi koktuğunu, sanki günlerdir dışarıda kalmışçasına üzerinin kalın bir küf tabakasıyla kaplanmış olduğunu gördü. Midesi bulandı. Tencerenin içindekileri bir naylon poşete koyup ağzını sıkıca kapattı, ağzına kadar dolmuş olan çöp kovasına attı. Ekmek torbasından bayatlamış da olsa bir dilim ekmek aldı. Dolabı açıp sebzelikte yarısı bozulmadan kalabilmiş bir domates buldu. Domatesi ikiye bölüp ekmeğin arasına koyup ısırarak yemeye başladı. İyice sertleşmiş ekmeği güçlükle koparıp çiğnemeye çalışırken, bir yandan da düşünüyordu.

Neler oluyordu bu evde! Bugün her şeyde bir gariplik vardı ama bu garipliğin neden kaynaklandığını bir türlü çözemiyordu. Bütün bu olup bitenlerin bir açıklaması olmalıydı mutlaka.

Banyonun önüne koyduğu kirli su dolu kovayı tuvalete boşaltıp temiz su doldurdu içine, biraz da arıtıcı. Lavaboda akan suyun altında bezleri iyice yıkayıp yeniden yatak odasını temizlemeye yöneldi. Odanın kapısında içeri girecekken, az önce temizlediği çalışma odasına bakmak için dayanılmaz bir dürtü duydu içinde. Hem dayanılmaz, önüne geçemediği, hem de korku dolu. Ya yeniden hiç temizlenmemiş bir odayla karşılaşırsa?

Çalışma odasının kapısını açıp içeriye baktığında bu korkunun yersiz olmadığını anladı. Yine her şey toz içindeydi, yine tavandan örümcek ağları sarkıyordu, yine camlar kirliydi, yine toz ve küf kokuyordu oda.

Yeniden açtı elektrik süpürgesini, yeniden başladı o homurtulu emme. Yeniden camları, yerleri bütün mobilya yüzeylerini sildi. Yeniden çamaşır makinesine yöneldi. Yıkanmış çamaşırları çıkardı, yeniden kirli torbasına uzandığında yeniden karşılaştı o hiç yıkanmamış, beyazlığı iyice kaybolmuş, ter kokan kirli çamaşır yığınıyla. Sabahtan beri iki kez makineyi çalıştırmış olmasına karşın, kirli yığınında en ufak bir azalma olmamıştı. Yıkandıkça kirlenen ve ardı arkası kesilmeyen çamaşırlar… Gözlerini yumdu iyice. Bunca kirlenme nereden çıkıyor, anlam veremiyordu bir türlü. Yıkıyor, yıkadıkları daha kurumadan, bütün giysiler, çarşaflar, havlular yeniden kirleniyordu. Umutsuzluk, bezginlik, bütün bedenini bir sis tabakası gibi sardı. Kolunu kaldıracak gücü kalmamıştı. Yorgundu, ruhsal ve bedensel olarak çökkünlük içindeydi. Artık vazgeçti, yeniden yıkamayacak, açmayacaktı makineyi.

Az önce temizlemiş olduğu odaya yönelirken bu kez göreceklerinden emindi. Kendisini neyin beklediğini biliyordu. Korkudan çok, umarsızlık ve yılgınlıktı hissettiği. Beklediği gibi de oldu. Oda yine hiç temizlenmemiş gibi, toz ve örümcek ağları ile kaplıydı. Odanın kapısını hızla kapatıp mutfağa yöneldi. Biraz su ısıttı ve bulaşıkları bardaklar, tabaklar, kaşık ve çatallar, tencereler, tavalar olmak üzere ayırdı. Yıkamaya bardaklardan başladı, ardından çatallar ve kaşıklar ardından tabaklar, sonra da tencereler ve tavalar… Sonra durulama, sonra yerleştirme… Eli sıcak sudan pütür pütür olmuştu.

Bulaşıklar bitince elini bir kâğıt havluyla kuruladı ve yeniden odalara yöneldi. Yatak odasında yine tavandan sarkan örümcek ağları neredeyse yere değecekti. Derin bir iç çekiş, omuzlarının aşağıya çökmesi… Kolları iki yanına sarkmış, öylece kalakaldı.

Artık hiçbir şeyi, hiçbir yeri temizlemeyecekti. Kalsın, sonsuz kirlenme, sonsuz kirlilik olduğu gibi kalsındı.

Elbise dolabını açtı. Askıda asılı elbiselerin kirli oluşu onu şaşırtmadı. Daha az kirli görünenlerden bir gömlek ve bir pantolon seçip giyindi. Saçlarını taramak için aynanın karşısına geçtiğinde, aynayı kaplayan toz tabakası nedeniyle kendi yansısını güçlükle görebildi. Bir de ceket aldı sırtına. Bulaşıkları yıkarken kolundan çıkardığı saatini almak için mutfağa yöneldi. Korktuğu ama artık şaşırmadığı, hatta öyle olacağından emin olduğu şeyi gördü; ne kadar bardak, tabak, ne kadar çatal kaşık, ne kadar tencere varsa hepsi yeniden kirlenmiş olarak tezgâhın üzerinde duruyordu.

 Bütün bedeni öfkeden titriyordu. Yüksek sesle küfretti. Öyle ağza alınamayacak, hele kadınların hiç ağzına almadığı küfürlerdi ki bunlar. Başka zaman olsa böyle küfürleri duymak bile onu irkiltirken, şimdi sokak serserilerinin bile edemeyeceği küfürleri arka arkaya sıraladı. Sonra anahtarını, çantasını alıp, aceleyle evden çıktı.

Apartmanın giriş kapısından dışarı çıktığında, sokağın da evden farklı olmadığını gördü. Bütün kaldırımlar çöplerle, plastik torbalar, kâğıtlar, çürümüş sebze artıkları, sarhoş kusmukları, kedi köpek dışkılarıyla kaplıydı. Tiksintiyle, ayaklarının ucuna basarak ağır ağır otobüs durağına yürüdü. Sokağın öbür ucundaki çöpçüleri görmek, içindeki sıkıntıyı daha da arttırmıştı. Evde kendi başına gelenlerin, sokakta çöpçülerin başına geleceğinden emindi. Evet, aynı düşündüğü gibiydi olanlar. Çöpçülerin süpürdüğü yerler, onların az ileri gitmesinin ardından yeniden çöplerle, pisliklerle kaplanıyordu. O ise bu sonsuz, kaçınılmaz ve önlenemez kirlenmenin verdiği umutsuzluk ve yılgınlık içinde iyice büzüldü, küçüldü, ufacık kaldı.

Otobüs durağına vardı. Sırtını durak panosu direğine dayadı. Sanki bu dünyanın dışındaymış gibi düşündü kendini. İlgisiz, boş gözlerle çevresine bakınıyordu. Az ilerde kaldırımları temizleyen bir çöpçünün hareketlerini izledi.

Çok geçmeden bir otobüs geldi, nereye gidiyor olduğuna bile bakmadan bindi otobüse. Sonsuz kirlenme içinde, temizlenme çabalarının hiçbir işe yaramadığı bir yerde kalmaktansa, nereye gidiyor olduğunu bilmediği bir otobüse binmek daha iyiydi.

Çöpçüler durmaksızın süpürüyordu kaldırımları.

Otobüs homurdanarak çöpçüleri, her türlü çöpleriyle kaldırımları geride bıraktı, ilerledi.

Cemile Çakır 1994