Niçin geldim buraya? Gece kabusa dönüşen uykuların cevabını bulmak için.

Günlere yayılmış bir karın ağrısı değil ki uykusuzluklar, kemikleşmiş.

Yıllara yayılan, bedenine ait bir uzvun nedenini mi soracaksın?

Kolum neden var demek gibi uykum neden yok demek.

Niçin?

Burada açtım gözlerimi. Burada kapayacağım, dediğim için.

Doğarken gözlerimin kapalı olduğu günler.

Annemin kokusunun sindiği yataklar.

Pembe beyaz bedenimin kuruyup çatladığı, içine hayatın sızdığı yerleri terk etme vakti çoktan gelmişti. Niçinin cevabı yok. Tüm cevaplar benim.

Çocuk belleğim, ölü.

Süt kokusu, bedenime sürten temiz çarşaflar, iri memeli annemin beni yatırdığı göğsünün sıcaklığı, babamın bıyıkları, bahçedeki ceviz ağacı, çimenlerin yumuşaklığı. Mutluluktan öldü çocukluğum.

Trenden indim. Elimde bir bavul.

Hanımelleri dallarının üzerinde solmuş. Şimdilerde çiçeklerin balını yiyen çocuklar kalmadı. Sokaklar soluk gri duvarlara hapsolmuş, içi kertenkele dolu sarmaşıklar zihnimin içinde beni boğan bir canavardan başkası değil. Ortancaların adını unutalı çok oldu. Şimdi sokakların da onları unuttuğu gibi. Sokakları öldürmüşler ben büyürken.

Akşam dört yanı örümcek ağlarıyla sarılı eve girdim kapıyı büyük demir anahtarla açtım, girişte sandığın üstünde bırakılmış bir mum buldum.

Hep tedarikliydi annem. Bir gün birilerinin buraya döneceğinden emindi. Kimse gelmese kokuşmuş geçmişimizi bir hırsızın gelip heybesine koyup gideceğini söylerdi. Böylece yaşanmış tüm kötü anıların da onunla yok olacağını sandı. Orada duruyor hepsi. Mum ışığının ucunda.

Odaların küfü, yalnızlığı içimi bulandırdı.

Çıktım. Karnımı doyurmak için gittiğim meyhanede, şarabımı yudumlarken, adını unuttuğum çocukluk arkadaşı geldi yanıma. Araba farı gibi parlayan gözlerinin feri sönmüş, hala dili peltek. İri bedeninin ortasına bir göbek yerleşmiş. Kelimeler uçuyor masadan masaya bir türlü kulağımın içine konamıyor. Söyledikleri yok. O zamanlar sana aşıktım, deyiveriyor şuursuz bir bakışla, içkinin etkisi çoktan sarmış her yanını. Rastlaşacak başka adam yokmuş gibi dertlisi oturuyor masama. Hesabı kapanmamış benimle hiçbir şeyin. Oyuncaklarımı kıskanan kızın kapıdan girmesi an meselesi. Duymadığım konuşmasından bir cümleyi yeniden çekip alıyor. Cevap vermedin, sen evlendin mi? O evlenmiş mi bilmiyorum bile, biraz daha içerse çocuklarının fotoğrafını cüzdanından çıkarması an meselesi, buna maruz kalmak istemiyorum. Geçiştiriyorum. Yok. Yok demek, aklı almıyor. Mahallenin milyon erkeğinin içindeki üç beş kızından biri hala bekar. Tabii gittin buralardan, uzaklarda kimse yoktur, diyor. Dönmek bunun için miydi? Israr ediyor. Hala seni bekleyenler vardır, diye. Şarap aklımızın içinde gereksiz kapıları açıyor. Bakıyorum araba farı gözlerine. O olmaz. Ama niçin olmasın yatağımı yapan çamaşırımı yıkayan soğuk gecelerde beni ısıtan.

Fazla hayal kuruyorum. Benim yaşıma gelmiş her erkeğin hayali yatağını yapan, çamaşırını yıkayan kadının olması. Düşleyeceğim sadece soğuk gecelerde beni ısıtan birinin olması. Üşüyor muydum bunca yıl. Sanırım buz kesen parmak uçlarımdı beni buraya getiren. Araba farı gözleri sorusunun cevabına dilenir gibi bakıyor.

Kırpıştırıyor gözlerini. Niçin olmasın, diyor. Önce gizliden gizliye kendini sunuyor. Bırakıp giden karısının adını anmadan anlatıyor. Cüzdandan çıkan çocuk fotoğrafları içimi bulandırıyor. 

Oldu. Buldular. Yine hatırlayamadığım eski bir mahalle arkadaşı. Benim gibi müzmin bekar. Bu yaşa kadar bekar kaldıysa bir arızası vardır mantığıyla iki sorunlu tipi bir araya getirmenin huzuru içinde halay çekiyor mahalleli, yıllarca içlerinde biriken, Serap Hanım’ın asi kızının dedikodusunu bir gecede kucaklarından saçıyorlar. Dönüp dolaşıp geldiğim yer, burayı terk etmemiş kokuşmuş koca memeli teyzelerin kucakları. Tombul parmaklarıyla sardıkları yaprakları tıkıştırıyorlar torunlarının ağzına biraz daha büyümüş kıçları sandalyelerden taşıyor.

Eski evimiz canlanıyor onların elinde. Annemle babamın yatak odasında biz uyuyoruz günlerce. Bigudili saçlarını kısa ve düz yapan mahallenin kızları, anneleri olmuş gün gün kapımı çalıyorlar. Annemin mutfağındaki girdabın ucunda duran canavar ağzını açmış beni bekliyor. Börek ve kekler sunuyorum ona. Kadın programlarının sesi yükseliyor mutfaktaki yirmi dört inçlik televizyondan. Canavarımın ninnisi. Her akşam evin içine bir huzur yayılıyor, benim içimde bir şeyler çürürken. Onun mutluluğunun kokusu siniyor duvarlara. Yeniden sarmaşıklar yükseliyor duvar kenarından çatıya doğru. Ortancalar mor çiçekler açıyor. Huzurlu kollar sarıyor ayaklarımı ısıtırken;

Biliyor musun, ben burada yok gibiydim. Yıllarca gidenlerin ağıtlarını yaktı bu mahalle, buradan çıkanların hayatlarını düşledi. Sen buraya gelince çoğumuzun umudu yeşerdi. Hayat olduğun yerde var olmakmış, beni yaşadığıma ikna ettin sen.

Bir sabah tren istasyonuna gittim. İki gün sonra gidecek tren için bir bilet istedim. Bir tek bilet, olduğu yerde kalmışların görmedikleri dünyanın penceresi olmak istemiyordum.

Nereye gidiyorsunuz?

Size ne? Ben ilk tren için bir yer istiyorum.

Bir yer mi, dedi gişe memuru. İlk kalkacak trende sizin için bir yer yok.

Trenlerin rayları buradan gider, buraya döner. Elbet bir gün seni geri getirecektir. Bunca yolu gitmenin nafile bir zaman kaybı olduğunu hala anlamadın mı? Bu sefer seni küflü duvarların içinde küflü bir adam bekleyecek.

Ama bu benim seçtiğim bir yaşam değil, dedim. Kendini büyütememiş insanların seçilmiş annesi olamam ben. Ben mahallenin Serap Hanım’ının asi kızıyım. Ayaklarımın kök salması demek benim ölümüme eş değer. Sizin yaşam dediğiniz şey beni toprağın içine çekiyor. Bilet yok diye söyleniyor gişe memuru. İstasyondaki bekleme salonunda duvarın arkasında kalmış koltuğa oturuyorum. İlk trene gizlice binip kondüktörden bir bilet alıp en uzağa gideceğimi söyleyeceğim. Gişe memuru bana bilet satmadı, diyerek onu şikâyet edeceğim. Duvarları izliyorum, geniş çatlaklar yıllara yayılmış yokluğu sığdırıyor içine. Hepsinde bu kokuşmuş mahallenin izleri var. Oturduğum yerde uykum geliyor. Gözlerim ağırlaşıyor. Yıllarca direnen bedenim uykuya teslim oluyor soğuk bir koltuk tepesinde. Gişe memuru dürtüyor. Tren geçti. Seni de kimse almaz artık. Çaresiz ayaklarımı sürüye sürüye çıkıyorum oradan.

Eve döndüm. Yemek masasının başında bir kadın masanın üzerine kağıtları yaymış ağzında sigarası yazı makinesini önüne çekmiş bir şeyler yazıyordu. Kocam da ona yiyecek bir şeyler hazırlıyordu. Saçlarına baktım. Uzamışlar. Ben buraya gelirken kısacıktı. Şimdi uzun, üstünde sekiz parçalı bir elbise var. O gotik kıyafetleri girişteki, üzerinde her daim mum bulunan sandığın içine tıkıştırmış. Adama gülümsüyor. Yüzüne bakıyorum mutlu. Kendime bakıyorum aynı gözler ama mutsuz. Daktilonun tuşları işliyor. Eve dönüp küflü duvarlara yaslanarak ağladı yazıyor, gözyaşlarımı tutamıyorum. Tuhaf bir koku yayılıyor içime, üstümdeki kotun yırtık parçalarına damlayan su paslı, kahverengi lekeler bırakıyor. Yaslanıyorum; soğuk, yarısı yeşermiş şampanya rengi duvara. Ben burada yaslanmış beklerken kadın koltuğa uzanıp televizyondaki saçma sapan diziyi izlemeye başlıyor. Ayaklarının ucunda annemin ördüğü battaniye duruyor. Daha ilk reklama girmeden uyuyor orada. Kocam battaniyeyi üzerine çekiyor. Sabaha kadar gözlerimi kırpmadan büzüştüğüm duvar kenarından onları izliyorum.

Zeynep Pınarbaşı