“Avcumda topladığım tam da otuz yıldızdı. Pencereme tırmanan sarmaşığın kalınlaşmış gövdesiydi onlara eşlik eden. Tam da otuz yıldızıydı yapraklarında hayat bulan çiçeğin. Nefesimin ulaşabildiği toz zerreciklerinin bile önemi vardı benim için. Masamda buluştuğum kitaplarım, kitaplarımdan dökülen sözcükler otuz yıldızın her birinde birikmişti. Boynumun bükülmesine engel olan, nefesimi güçlendiren yarına duyduğum özlemdi. İçimdeki hayat suyunun durmaksızın coşturduğu ince uzun bir dal gibiydim.”

– Biriktirdiklerinle yaşamışsın aslında değil mi, Cano.

 – Evet, canım. Onlar da benim ayakta kalmama destek olanlardan. Bir de senin sevgin.

Cano sevdiği kadını yanıtlarken bir yandan da boğaz vapurunun sergilediği manzaradan gözünü ayıramıyordu. Büyülenmiş gibiydi. Her dalganın ardından ortaya farklı bir tepe, farklı bir ağaç çıkıyordu. Vapura eşlik eden yunuslar, süzülen doygun martılar göz bebeklerinin içinde dans ediyordu. Bunca zaman kendinden mahrum edilenleri gözleriyle okşuyordu. Sevgilisinin ellerini de öyle.

– İstersen susayım. Şu anda büyülenmiş gibisin. Bu büyüyü bozmayayım.

Dilan elini tutmakta olan adamın kendisine bakmadan konuşuyor olmasına içerlemişti. Onu hiç yalnız bırakmamıştı. Bakışlarını, sesindeki yumuşaklığı yüreğinde taşıyıp götürmeyi öğrenmişti. Cano sevgilisinin gözlerine bakarak yanıt vermek için başını yavaşça çevirdi. Hiç acelesi olmayan birisi gibiydi. Hiç acelesi olmamalıydı zaten.

Küçük odacığını bir baştan bir başa yürürken de acele etmemeyi öğrenmişti. Yoksa zaman üzerini örter, boğardı belki de. Her adımını duvarda gizlenmiş sırları açığa çıkartmak ister gibi atmayı öğretmişti kendine. “Bir adım at, duvarın senden gizlediklerini görmeye çalış. Acele etme. Sonra diğer adım. Konuş biraz. Duvarla tabi. Sonra diğer duvar. Sonra. Sonrası sonra.

Zamanın yollarını örtmesine izin vermemeliydiler. Acelesi yoktu. Gözlerinin içinde yüzdü bir an için. Düşlediği gözlerin. Sıcacık bir şey dolaştı yüreğinin içinde. Sıcacık bir gülümseme belirdi dudaklarında. Her geçişinde selam veren bulut gibiydi. Küçücük pencereden, bakışları bile saklamak isteyen parmaklıklardan süzülüp dalardı içeri. Beyazdı. Beyazdı içeri süzülen o ışık.

“Sessizliğinin içinde de kaybolabilirim,” diye ekledi gençliğindeki fırtınaları özlemleriyle, sabrıyla dindirmeyi öğrenmiş olan kadın.

-Hayır, susma ne olur. Sesini duymak bana çok iyi geliyor. Dalgaların sesine eşlik eden martılarla buluşturuyor beni. Kanatlanıp gökyüzünde süzülen martılar pencereme konup sonra benden bir parçayı alıp götüren kuşları anımsatıyor bana. Bir gün sonra gökyüzünün maviliklerinden bir parça da bana getirirlerdi. Gagalarını seslerine saklarlardı. Duymamı isterlerdi sanki. O sese, anlattıklarına karşılık vermemi beklerlerdi. Gökyüzünü anlatırlardı. Maviliğin ne demek olduğunu. Dallarına kondukları ağaçları, ağaçların gölgesinde buluştukları huzuru anlatırlardı. Bir böceği paylaşırken yaptıkları şakacı kavgalarını. Irmakların çağıldayışını türküleştirirlerdi. Tatlı su balıklarının selamını eksik etmezlerdi. Gülerek anlatırlardı hep. Gülerdim ben de. Gözlerimdeki ışıltıya bayılırlardı. Gözlük takmaya başladığım ilk zamanlar büyük hayal kırıklığı yaşamışlardı. Ben de her seferinde gözlüğü takmadan bakmayı öğrettim kendime. Yeniden çıplak. Çıplak gözler. Çıplak bedenimin üzerinde gezinen hoyrat ellerin tersine, o bakışları bana hayat verirdi. Biriktirdim.

Dilan Otuz Yıldız’ın anlattıklarını masal dinler gibi dinliyordu. Gözlerini hiç ayırmıyordu ince, uzun boylu adamın gözlerinden.

– Gözlerin bana ait olmayan zamanı anlatıyor. Benden uzakta olduğun zamanı.

– Keşke yeniden başlatabilsek hayatı.

Adamın elleri sertleşmişti. Yumuşak olduğu zamanları hatırlıyordu. Sertleştiren neydi? Zaman mıydı, yoksa zamanın efendileri miydi? Neyse ki yüreği hep yumuşaktı. Bir sevginin yumuşaklığı vardı üzerinde. Kendilerini ayıran teller, yüksek duvarlar, bir başkasının varlığı bile engel olamıyordu bu duruma. Sözlerinden anlıyordu Dilan. Bakışlarından, nefes alışverişinden. Bu düşüncelerle yoğrulurken sevgilisinin nefes alışverişinin hızlandığını duyumsadı uzun saçlı, iri gözlü kadın. Bir iskeleye yanaşmakta olduğunu söylüyordu hoparlördeki ses. Bu mekanik ses onu tedirgin etmeye yetmişti. Avluyu hatırlatmıştı ona, ya da yapmasını istediklerini sıralayan duyuruyu. Kulaklarını kapattı bir an için. Gözlerindeki yaşları belli etmemeye çalışan Dilan uzanıp kalın dudaklarına bir öpücük kondurdu. Kollarının arasında, çıplak bedenine sarılmış olmayı ne çok istiyordu şimdi. Göz göze geldiler. Gözlüklerini çıkardı Cano. Birbirlerine baktılar, ardından boğazın ortasında seviştiler. İki kıtayı birleştiren boğaz onları da birleştiriyordu şimdi. Geçmiş zamanları taşıyan otuz geminin yanlarından geçtiğini fark etmediler.

Kalktılar. Bu iskelede ineceklerdi. İnip henüz yok edilemeyen, çirkin yalıların arkasında kalan ağaçların arasında yürüyecek, kuşlarını arayacaklardı. O kuşları işte. Yıllardır ona gökyüzünü anlatan kuşları. Ağacın gölgesini, ırmaktaki tatlı su balığının cingöz bakışlarını göreceklerdi.

İskeleye birkaç kez çarptı vapur. Her çarpışta çatırdama sesleri yükseldi, gençliğinin ilk yıllarına götürdü onu. Kapıları on sekiz defa çarpılmıştı, evlerinin kapıları. Kapıya inen yumrukların gerekçesini kimse bulamadı. On sekiz araçlık konvoy yok etmişti köydeki çocukluk izlerini. Sonrasında köyü. Otuz defa küle dönmüştü umutlar. Dört duvar arasında sıkışıp kalan umutlar. Tüketilememiş, tükenmeyen umutlar.

Hemen Dilan’a yaslandı. Bir an için durdular. Yeniden oturdular. Gemi hareket etmeden önce birbirlerini ebeleyerek çıkışa doğru koştular. Ayak sesleri daha tok çıkıyordu artık. Kahkahaları onları takip eden yunuslara ulaştı. Yunuslar karşılıksız bırakmadı çocuksu güzellikleri. Yavaş yavaş yükselip, aynı hızla daldılar suya. Aceleleri yoktu nasılsa.

Yoksa nasıl taşıyıp sunacaklardı otuz yıldızı, saçları kırlaşmış, yüzündeki çizgileri derinleşmiş adama?

HAMİT ERGÜVEN