“Hiçlik, varlığın kalbinde bir solucan gibi kıvrılmış halde bulunur”
Jean-Paul Sartre
Tüm gün elim montumun cebindeydi.
Kendini kentsoylu sananların arasında, janjanlı vitrinlerin parlak ışıkları, gösterişli renkleri eşliğinde saatlerce salına salına yürüdüm. Her gün buraya gelirim. “İhtiyaçlar sonsuz, kaynaklar sınırlı” diyenlere inat, burada sınırsız bir çokluk var. Bugün bunu bir kez daha fark ettim.
Kapıda onlarca kadınla birlikte beklerken saat sabahın onuydu. Ne ona bir kala ne de onu bir geçe. X-Ray cihazından geçerken kadın güvenlik görevlisi “Hayırdır?” dercesine baktı. “Hiç” dercesine omuz silktim. “Evde temizlik var, annem yine sokağa attı.” diyemedim. Elim montumun cebinde, bilgisayar çantam cihazın içindeydi. Bir gün bu cihazlardan geçerken itiraz edeceğim: “Geçmiyorum lan! Her defasında radyasyona maruz kalıyorum. Yanından geçip gireceğim kardeşim!” diyeceğim. Güvenlik nedeniyle falan diye palavralar sıkacaklar. Amirler, yetkililer etrafıma doluşacak. Takım elbiseli, kravatlı abiler, “Prosedür böyle, geçemezsiniz. Giremezsiniz!” diyecekler. “Hiç öyle şey olur mu arkadaşım!” diyeceğim. Biraz itiş kakış sonrası, elbette almayacaklar içeri. Yüzümü unutmayacak, tekrar geldiğimde aşağılamayla karışık şüpheli bakışlarla karşılayacaklar. Güvenlik görevlileri, kameralar, dedektörler, X-ray cihazları…
Evden çıkarken apartman kapısının önünde bir solucan gördüm. Silindir vücudunu gerip uzatıyor, daraltıp küçültüyordu. Biraz izledikten sonra yukarı çıktım. Annemin sinirli nidaları eşliğinde mutfağa koşup boş bir baharat kavanozu aldım. Kapıyı, merdivenleri üçer beşer indim. Annem, iş bulamadım diye iyice düşman kesildi. Öfkesinin gürültüsü her geçen gün artıyor. Cebimdeki az kullanılmış peçeteyle tuttuğum solucanı, kavanoza bıraktım. Kırmızı halkaları büzüşmüş, omurgası olsa kaskatı kesilecekmiş zavallı. Kavanozun kapağını kapatmak yerine peçeteyi ağzına doladım. Yerinden rahatsız olduğunu biliyorum. X-Ray’den geçerken montumun cebindeki kavanozu avucumda sıkıştırdım. Sorun olmadı, geçtik.
Buranın cinsiyetine karar veremiyorum. Işıltısı, mağazaları, vitrinleriyle kadın gibi: toplansınlar, alık alık gezsinler, düşünmesinler, izlesinler birbirlerini. Almasalar da baksınlar, ne gelmiş, yeni modeller neymiş diye oyalansınlar. Yeter ki ayak altında dolanmasınlar. AVM’nin gözlerininse üzerlerinde olduğu bir gezinti yapsınlar. Böyle bakınca erkek gibi. Solucanların hem sperm hem yumurta üretebildiklerini okumuştum internette. Cebimdeki kavanozu sıkmaktan elim acıyınca hatırladım.
Bugün, gerçeklikten koparan ışıltı bir başka çekiyor içine. Psişikçiler der ya hani “Işığı gör, ışığa doğru yürü” diye. Kaygısız, yönsüz bu ışıltı varlığımın üzerine çullandı bugün. Hoparlörler Farid Farjad’ın müziğiyle ağlarken, süs havuzunun etrafındaki yapay çimler gözüme takıldı. “Mastom Mastom” diye kemanın tellerini titretiyor vicdansız. Acelesiz adımlarımı ufak ufak attım. Dura dura yürüdüm. Vitrin camından yansıyan görüntüm gözüme sokuldu. Ah Lacan! Bunlar hep senin işlerin. Aylar oldu sakal tıraşı olmayalı. Annem, “Bari uçlarını düzelt!” diye başımın etini yiyor. Gerek olsa yaparım da… Hiç gerek yok bence. Göbeği salmışım mahallenin dayıları gibi. Yeleğim eksik üzerimde. Şöyle örgüden, iki cepli. Artık hiç rüya göremiyorum, eskiden görürdüm. O dönemlerde üniversiteyi yeni bitirmiştim. Elimde işletme diplomamla hangi kapıyı çalsam, “Paşam, bizde seni bekliyorduk. Gel bak yerin hazır. Diplomanı şöyle baş köşeye asıp başla çalışmaya. Ahan da maaşın.” diyecekler sanıyordum. Bunu sanalı tam iki yıl oldu. Ne çok şey sanıyor insan çocukken, ergenken yahut gençken. Gençken?
Duvarlarda, yerlerde hamamböceği, örümcek hatta karınca yok. Sadece tatmin edilecek zevkler dolanıyor ortalıkta. Bak, bak, bak, aynı kıyafetler, tabaklar, bardaklar, ayakkabılar. Varlık yığınları. Hep ve hiç, çok ve az arasında hiç yankı yok. Çatlak yok. Kırsam camları, üzerime geçirsem ne varsa, kat kat. Yürüyemesem, düşsem. Eriyip gitsem bu boş mutluluk yaşayanların arasında. İçten içe çürüsem. Temizlikçiler poşete koyup atarken varlığımı, elbiseler, ayakkabılar yine vitrin camlarına asılır, eminim. İyi de solucanım ne olacak peki? Ya çöpe ya vitrine. Onu görürlerse demeyecekler mi, bu çoklukla azlığın, heplikle hiçliğin ortasında nereden çıktı bu kurtçuk?
Yürüyen merdivenler hep yukarı çıkıyor sanki. Aşağı inenler kuytu köşede. Şöyle dolanmadan kendini atmak istiyorsun dışarı ama ne mümkün. Hiç anlam veremedim bu işe. Tutuklular çemberindeki mahkumlar gibi iniyoruz, çıkıyoruz, kendi çemberimizde dolanıyoruz. Hiçbir yere gitmiyoruz. Yukarı giden basamakların arızalandığını hiç hatırlamıyorum. İnenlerse sık sık bozuluyor. Bu kadar kusursuzluğun içinde ne tuhaf bir kusur. Belki, terbiye etmenin başka yoludur.
Genelde sabah beşte uyurum, öğleden sonra uyanırım. Yine sabah beşte uyudum. Ama bugün erken kalktım. Annem haftada iki gün temizlik bahanesiyle sabahın köründe uyandırır beni. Kahve içmeden ayılamayanlardanım. Kahvaltı, telefon, biraz oyun derken az çıkarım sokağa. Arkadaşlarımın çoğu yurtdışında. Kalanlar da bir şekilde iş buldu. Ben de ilk fırsatta buraya geliyorum. Cafelerde insanlar bilgisayar, tablet karşısında kahvesini içerken yanlarına sığışıyorum. Kurumsal kimliğimiz varmış gibi. Kurumsal? En afili kelimelerden biri olsa gerek. İş arkadaşlarımla, amirlerimle dünyayı kurtarıyoruz, meşgulüz. Hepimiz çok mutluyuz. Paralı, az paralı ayrımında aklımız herhangi bir karar verme gücüne sahip değil. İhtiyacımız yok. Hepimiz çok mutluyuz. Dün akşam izlediğim filmde insanlar zamanı satın alıyordu. Alışveriş için yine zaman kullanıyordu. Ne kadar çok zamanın varsa o kadar genç ve güçlü oluyordun. Bilmem kaçıncı iş görüşmesinde sormuşlardı: “Paranın zaman değeri hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye. Kitapta yazdığı gibi anlatmak yerine bu filmden bahsetseydim, belki boş dönmezdim. O zaman niye düşünemedim ki? Hay ben…
Pis, kokulu paspasla yerleri silen çocuk, her gelişimde günaydın diyor. Hiç üşenmeden! “Gün ne sana ne de bana aymıyor, aymayacak da. Söylemeyi bırak artık!” demek istiyorum ama hiç diyemedim. Onun yerine kedi mırıltısından hallice bir günaydınla yetiniyorum. Kasaya öyle koşarak geçti ki, genel müdür gelmiş de teftiş edilecek sanki. Yanakları nar gibi kızarık. Avuç içi paspas sopasından nasırlaşmış. Bugün fark ettim. Hangi kahveyi içtiğimi biliyordu, sormadan hazırladı. Ben de kaç lira vereceğimi biliyordum. Babamın kredi kartından çektirdim bedelini. Solucanların kalpleri olmadığını biliyor mu acaba?
Montumu çıkardım. Yanı başıma sıkıştırdım. Bilgisayarımı açtım, kulaklığımı taktım. X-Ray’den geçmeden iki tuşla girdim istediğim yere. Sorgusuz, sualsiz, müdanasız. Soyutlanmanın dibini sıyırmaya başladım yine. Telefonuma, mağazalardan gelen indirim ve indirim mesajları ara ara dikkatimi dağıtsa da benliğimi kovalıyorum uzaklara; gündüz düşüyle, rem uykusu arasında utanmayı unutuyorum. Endişeyle tutsaklığın olmadığı bu yerde olmayı seviyorum. Fazla beklentim yok. Nefreti, savunmayı, pişmanlığı askıya alıyorum saatlerce. Devşirme bir özgürlük. Yanımda bir şey vardı. Ne olduğunu anlayamadığım. Varlığıma bugün musallat olan.
Tuşlara basa basa yazıyorum. “Gün ne sana ne de bana aymıyor biliyorsun değil mi? Günün doğuşunu, batışını göremeyen de günaydın, iyi akşamlar demesin bir zahmet!”
Solucanım klavyenin tuşlarında beliriyor. Islak bedeniyle parmaklarımla itişip duruyor. Başarısızlığımın hayaleti, hortlak gibi önümde. Endişeleniyorum. Adını Ölü Zaman Solucanı koyuyorum.
Özlem Budak

Metnin çok katmanlı bir etkisi var. Mekân, duygu ve içsel çatışma çok iyi aktarılmış👏 Özellikle solucan metaforu ile AVM’deki yabancılaşma hissi oldukça çarpıcı. Eline, kalemine sağlık👌
Değerli yorumunuza çok teşekkür ederim. Sevgiler 💐
Yine harika bir anlatim, resmen icine cekildim.Harikasiniz Ozlem hanim👏👏👏👏
Yorumunuzla mutlu oldum. Çok teşekkür ederim 💐 Sevgiler
Harika bir anlatımla bir çok gerçekliği bir arada toplamış harika bir öykü!…
Hocam, çok teşekkür ederim 🙏🏾💐