Vergilius aklın bilgeliğinde çaresiz, Dante göğsüne bastırmış elleriyle, ben ise taş kesilme korkusundaydım. Sabahın ilk ışıklarında vapura yetişme telaşıyla kentin ıslak soğuğunda yürüyorduk.
Vapur, uzaktan bir modern cehennem eşiğine, Dite’nin kapısına demir atmış, yeraltına karışan bir İstanbul gibiydi. Ağır ağır açılan kapısını uzatırken, su bir yara gibi köpürüyor; martıların sesi bile bir süre sonra kısılıp karanlık bir uğultuya dönüşüyordu. Nazım Hikmet’in dediği gibi lumbarındakilerle ağır kara bir tabut gibiydi.
Tıka basa dolan vapurun kalabalığı içinden, Erinys’lerin koro halinde yükselen öfkesine benzeyen bir homurtu yayıldı. Kalabalık korkunun ve öfkenin dalgasıyla, iç kıyılarına şiddetle çarpıyor ama sesleri sadece kendi içlerinde yankı buluyordu. Bir zamanlar öfkeyle konuşanlar şimdi titreşen dudaklarını ısırıyor, gözlerini birbirinden kaçırıyordu. Capaneo, Farinata, Filippo Argenti. Her biri bir başka günahın ateşiyle kıvranıyor, tek bir bakışla donan yüzler, kapanan kapının karşı kıyıda açılması için öylece bekliyordu.
Vergilius, vapurun ortasında sakin, bilge aklın ışığında ama tedirgindi. Bir ara Dante’nin kulağına eğildi; sesi bir meltem ılıklığında yumuşak ve derindi.
“Korkma, korku seni küçültmesin oğlum. Bu kapılar her zaman ilk bakışta kapanır.”
Dante ise gözlerini kapıların paslı, ağır ve hiç açılmayacakmış gibi duran kilitlerine dikmişti; yüzünde o eski korkunun ıslak, hüzünlü çizgileri belirginleşmişti.
“Ama usta… bu bekleyişte zaman ağırlaşıyor. Kalabalık nefes almayı bile unuttu.”
Vapurun içindeki ritim değişmiş, korku ve öfke yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Kalabalık adeta bir ritüelin ortasında ölümcüldü. Kapıların açılmasını beklemek cehennem şarkılarının dokuzuncusu gibiydi. Panik büyüyor, hareketin yokluğunda çürüyen bir zaman gibi kimse kıpırdayamıyordu.
Bir kadın saçlarını sımsıkı kavrıyor; bir adam kendi göğsünde görünmez bir zincirin ağırlığını tartıyordu. Büyücü Erikhton, kıpırdamayan gözleriyle zemine bakıyor, İsa’nın havarisi Yahuda af diliyor, üç Erinys bile tırnaklarını gizliyor, Medusa’nın bakışı, gözleri yuvalarında büyütüyor, bedenler kopacakmış gibi incecikten kasılıyordu. Her bir ruh birer Gorgon’a dönüşüyor, kendi günahlarının ağırlığına çağrılmış orada alıkonuluyordu.
Vergilius bir an Dante’ye baktı; sesi artık daha keskin, daha buyurgandı:
“Gözlerini kapat! Kendini bu bakıştan koru!” dedi.
Dante gözlerini hemen kapadı; ama şiirsel bir içgüdüyle, içinden geçen cümle suya düşen bir ateş topu gibiydi.
“Kör eden bakış Medusa’nın bakışı mı yoksa iç karanlığım mı benim?
Ve tam o sırada vapurun dışından esen rüzgâr, bir meleğin gelişindeki vakur sessizliği haber veriyordu. Melek, yol yordam bilen akıl temsili bilge Vergilius ve kapıda korkuyla bekleyen Dante’yi ince bir alayla süzdü ve vapurun kapısını hafif bir dokunuşla açtı. Motorun derin uğultusu değişti; ıslak bir hava içeri süzülürken, çürümüş zamandan sıyrılarak ayrıldılar. Vapur yükünü adeta hafifletmiş, ağırlıklarını bırakmaya hazırlanıyordu.
Kapı açıldığında kimse sevinmedi; yalnızca çözülmüş bir korkunun küllenmiş hafifliği vardı yüzlerde. Yolcular, ruhlar, günahkârlar yavaş yavaş vapurdan indi, her biri adeta Dite’nin karanlığından kurtulmuş gibiydi.
Dante iskeleye adımını attığında denizin üzerindeki ışık, kesik birer kol gibiydi.
Vergilius, onun yanında durup mırıldandı:
“Gördün mü? Cehennem, kapılar kapalıyken başlar.”
O sabahtan sonra sessiz bir çözülmenin eşiğindeydim ben. Ne güzel şey bu kurmaca diye düşündüm. Vergilius ve Dante ile yolda yürüyüp Karaköy- Kadıköy vapuruna binebiliyorsun.
Artık beni alan Karaköy-Kadıköy vapurunda, bembeyaz bir martının kanatlarında bulutlara doğru yükseliyor, oradan güneşi içip ta aşağı gezegene, dünyamıza düşüyorum.
Araf’ta, gül kokulu bir bahçenin bembeyaz döşemeli salıncağında salınıyorum.
Cennete gitmek mi…
Beatrice’e mi?
Dite vapuru zamanını öttürüyor.
Kıyılarıma çarpıyorum.
Fatoş Öcal Kara


Harika bir öykü olmuş kutluyorum.👍👏