Bu sıcakta ayaklarına dolaşan pantolonuna aldırmadan, parmak arası terlikleriyle cadde ortasında yürüyordu. Üzerindeki tişört göbek bölgesinden delinmiş, sağ kolu ise omzundan itibaren yoktu. Bir eliyle pantolonunu çekiyor, diğer eliyle de yolda gördüğü herkesi, her şeyi selamlıyordu. Bakkalın önüne gelince durdu. Kâmil’le mahalleden iki delikanlı oturuyordu. Diğer gençlerden zayıf ve kısa boylu olanı hemen ayağa fırladı. “Ooo Bizimki gelmiş!” diye bağırarak altındaki tabureyi hızlıca çekip ona verdi. Bizimki, kendinden beklenmeyen bir ciddiyetle ortaya doğru eğilip elini beline koydu. Hızlıca hepsinin yüzüne baktıktan sonra,
“Geçti mi?” diye fısıldadı. Kâmil büyük bir kahkaha atmamak için nefesini tuttu. Yüzü iyice kızarmaya yanakları da balon gibi şişmeye başlamıştı. Yavaşça ağzını açıp nefesini bıraktı. Diğer iki kişi ise gayet ciddi bir şekilde duruyorlardı. Kâmil,
“Yok ağabey daha değil!” diyebildi içinde tuttuğu son nefesle.
“Yakındır, yakındır. Yakınsa uzak değildir.” dedi Bizimki. Saniyeler önceki ciddiyet yerini kahkaha tufanına bırakmıştı. Ağızlarını hiç kapamadan gülüyorlardı. Hiç konuşmadan etrafı izleyen delikanlı içine çökmüş gözlerini açabildiği kadar açtı. Önce Kâmil’i omzundan tutup salladı. Sonra Bizimki’nin hafif kelleşmiş kafasına bir şaplak attı. İkisi de onun baktığı yöne bakıyordu. Kısa boylu olan da onlara uyunca hepsi ağzı açık bir şekilde yoldan geçeni izlemeye başladılar. Kâmil, hemen kalkıp içeri girdi. Bizimki’nin eline bir kâğıt parçası tutuşturup ittirdi. Tabureden düşen Bizimki, hemen doğrulup yolun karşısına geçti. O esnada bir iki arabanın gırtlak patlatan kornasına maruz kalınca, arabalara doğru nah çekip salkımlı söğütlü küfürler dizisi ağzından döküldü.
O sırada Asude çoktan arayı açmıştı. Bizimki ayaklarını kaldırıp tükürdü. “Tabanları yağladım, yürü bakayım!” diye bağırdı, başladı koşmaya bir yandan da elindeki kâğıdı ona göstermek ister gibi sallıyordu. Asude yürüdükçe o koştu. Derken aradaki mesafe bir adam boyuna kadar düştü. Bizimki’nin cümle vücudundaki ter aşağıya doğru kayıp terliğinin içinde toplanıyordu. Attığı her adımda terlikleri kayıp ayağını sıkıştırıyordu, “Hay terliğine…” dedi. Asude takip edildiğini düşünerek, tereddüt ederek sol omzunun üstünden baktı. Adımlarını hızlandırdı. Evin yoluna dönmüş, mahalle birden ıssızlaşıvermişti. Bizimki aradaki mesafeyi koruyordu ama söze nasıl girmesi gerektiğini bir türlü bilemiyordu. Kendisi de nasıl yaptığının farkında olmadan konuşmaya başladı.
“Siz, sayın hanımefendi. Buraya taşınalı çok bir vakit olmadı lakin ben sizi ilk gördüğüm anda tam şuramda (sanki ona bakıyormuş gibi kalbini gösteriyordu) bir şey oldu. Kalbim bir anda atmayı bıraktı. Sanki kablolar kopmuş, elektrik akımı duruvermişti.
Ama yaşıyordum. Gözlerim görüyordu seni, uzaktan görmüş olsam bile kokunu dahi hissediyordum. Elimi kalbime götürdüm, iyice bastırdım. Bastırdım. O sırada sen gözden kayboluverdin. Kalbim de atmaya devam etti. Birden zayıfladığımı hissettim, pantolonum kayıyor; tişörtüm bollaşıyordu. Ya da onlar büyüyordu. Bilmiyorum ama bir şeyler yolunda gitmiyordu. Benim bu halimi gören dostlarım sana ulaşmış. Sen de benim anlattığıma benzer şeyler anlatmışsın. Aynı duyguları yaşadığını öğrendiğimde nasıl sevindiğimi anlatamam. Sonra Asude, mektuplarını da okuyunca bugün…”
Tam burada Asude durdu. Bizimki, fark etmeyince çarpıştılar. Asude, Bizimki’ni itip iki adım geri açıldı. Gözleri kıpkırmızı olmuş göğsü helezonları bozulmuş motor gibi sarsılarak inip kalkıyordu. Havada asılı kalmış mektubu çekti aldı. Yazı güç okunuyordu. Kâğıt iyice buruşturulmuştu. Önünü arkasını çevirdi. Okumaya tenezzül etmedi. Kâğıdı elinde top gibi yapıp Bizimki’nin suratına attı. Bizimki arkasını dönüp,
“Onlar öyle demiyor ama.” dedi. Kadın, adamın baktığı yerde bir şey görmüyordu. “Ya sabır!” çekip döndü arkasını ama gitmeden de iki çift laf etmek istiyordu.
“Bu mektubu ben yazmadım kardeşim, bak hem burada öyle sandığın gibi bir şeyler yazmıyor. Hatta bir şey yazmıyor. Sadece karalama yani.” dedi. Daha sonra devam etti.
“Hem ben Asude… neyse aman.”
Bizimki, yıkıldı. Dizlerinin üstüne çöktü. Hiç hareket etmeden dakikalarca orada durdu. İyice kızgınlaşan asfaltın eriyip dizlerine yapıştığını hissediyordu. O sırada kadın çoktan uzaklaşmış, evin önüne varmıştı. Pencerede olanı biten gören Bilgin Teyze, seslendi:
“Ah kızım, öyle yapmasaydın iyiydi.”
Kadın birden afalladı. Nasıl bir şehre, nasıl bir mahalleye düşmüştü böyle? Mahallenin delisi peşine takılır, sıcağı delisinden beterdir, teyzesi camdan inmez. Derin bir nefes aldı. Tek seferde kusar gibi bıraktı soluğunu.
“Ben bir şey yapmadım teyze. Hatta dua etsin bana, deli meli dinlemez arardım polisi. Uğraşamam ben böyle şeylerle. Adımı mı çıkaracak daha ilk vakitten yahu?”
“Bak kuzum, iyisin hoşsun haklısın da o öyle biri değildir. Bir zamanlar sevdiği vardı. Babası esnaftı burada. Bizimki de onun yanında çalışırdı. Gel zaman git zaman kızına âşık oluyor. Adam da bunu öğrenince tası tarağı toplayıp bir gece sırra kadem basıyor. Kız da gitmeden bir mektup bırakıyor, ‘Elbet döneceğim.’ Diye. O gün bu çocuk böyle oldu işte. O yüzden mahalleye ne zaman yeni biri taşınsa hep onu Asude zanneder. Sen aldırma hiç. Amaan neyse. Senle de bir tanışamadık. Ben oğlanın yanına gitmiştim de yeni geldim. Birazdan gelirim çayını içmeye de tanışırız yavrum. Daha adını bile bilmiyorum. Sahi adın neydi kızım senin?”
Asude Bilgin Teyzeye cevap vermedi. Arkasını dönüp adamın olduğu yere baktı. Bizimki hâlâ orada bıraktığı gibi duruyordu.
Burak Akbaş

Duygulu, öz bir öykü, kutluyorum!👍