Hani derler ya, “Artık eski bayramlar kalmadı”; ben bu cümleyi hiçbir zaman kullanamadım, biliyor musunuz? Doğruluk payı var, evet, kabul ediyorum ancak ailem bana bu cümleyi kuracak olursam, yalancı ve samimiyetsiz durumuna düşeceğim bayramlar yaşattılar hep. İçimden gelmedi, yapamadım bu yüzden. Benim ailemden daha o kadar eksilmemişti o eski bayramlar.

Yine bir bayramdayız ve ben ne kadar şanslı olduğumu düşünüp şükrediyorum. Dün Ramazan Bayramının birinci günüydü ve başımdan hayatın acı baharatından da dökülmüş oldukça neşeli ve unutamayacağım bir olay geçti, bayramlık tadında…

Dün akşamüzeri bayram yemeği için yazlığımızın kocaman bahçesinde maaile toplanmıştık. Amca, hala, kuzenler, abi, abla, kardeşler ve yeğenler olarak hepimiz bir aradaydık. Ananem ve kız arkadaşım Roza da bizimleydi.

Babaannem, her defasında olduğu gibi başköşeye oturmuş ve kız kardeşi olan ananemi de yan tarafında oturtmuş, bir moderatör gibi masayı yönetiyordu. Birkaç gün öncesinden bayram boyunca verilecek ziyafetlerin, her bayram yapılan ve ailemizin klasik bayram yemeği olan “ekşili tavuk yemeği” başta olmak üzere, hazırlığı ile en ince ayrıntısına kadar uğraşmış, onu da adeta bir komutan havasında yapmıştı. Verdiği emeklerin sonucunu görmekten mutlu ve mesut bir biçimde oturuyor, yüzünde mutluluğun resmi görülebiliyordu. Hele özellikle torunlarını ara sıra yanına çağırıp onlarla öpüşmesi, sanki o resme birer fırça darbesi etkisi yapıyor, renklerin canlılığı artıyordu.  

Yemekten sonra masadan eksilmeler başlamıştı. Ancak tatlılar, çaylar eşliğinde sohbet sürüyordu. Çocuklar kendi arasında oyunlar oynuyor, erkeklerin bir kısmı başka bir köşede siyaset konuşuyor, büyük halamlar bulaşık yıkarken, genç kuzenler ise ayrı bir köşede sohbet ediyorlardı. Akşam on civarı; ben, kız arkadaşım Roza, kız kardeşim Tuğba saat on buçukta başlayacak canlı müziğe yetişmek için ayrılacaktık. Tam çıkacakken, Tuğba, hem para koparmak hem de yalan olmasın, sevdiği için babaannemi ve ananemi öpmeye yanlarına gitmişti.

– Hadi Tuğba çıkıyoruz!

– Tamam, abi geldim ya!

– Geliyor geliyor abisi, bağırma kızıma. Sen de abini üzme tamam mı kızım?

– Gel kızım Roza, seni de öpeyim.

Babaannem ve ananem Roza’yı da öptükten ve tabii yine her seferinde olduğu gibi babaannem Zehra Tuğba’yı, kardeşimin ilk ismi, babaannemin adı olan Zehra’ydı, üzmememi tembih ettikten sonra evden çıkmıştık.

Gideceğimiz mekân sahil şeridindeki Eflatun Bar’dı. Bizim eve on beş dakikalık bir mesafede olduğu için yürümeyi tercih etmiştik. Kardeşimin arkadaşı Beyza yolda, yakın arkadaşım Umut ve kız arkadaşı Sena ise mekânda katılacaktı bizlere. Hem yürüyor hem sohbet ediyorduk.

– Tuğba Hanım maşallah düğüne gider gibi giyinmişsiniz. Bak bak, o el çantasına bak, içinde şekerlerin mi var?

– Ha ha ha. Sen de o düğünde damatsın galiba abi, e böyle giyindiğine göre. Yaa Roza Abla, el çantama laf ediyor!

– Kalender, karışma kıza! Hem o artık on altı yaşında bir genç, bunu unutuyorsun her defasında.

– Tamam tamam Roza, zaten hep senden yüz buluyor bu. Bir senden, bir babaannemden.

Yolda, kardeşimin arkadaşı da biz katılmıştı; onlar aralarında fısır fısır konuşup gülüşürken, biz de hafta sonu yapacağımız günübirlik Bodrum seyahatini konuşarak, dördümüz birlikte Ağustos kalabalığının arasında sahile doğru ilerliyorduk.

Aslında ben Tuğba’nın bizimle gelmesini istemiyordum. Ara sıra onu da götürüyorduk gittiğimiz yerlere, bu sefer de ısrar etmişti ama Roza’nın zoruyla kabul etmiştim. Daha doğrusu Roza’nın attığı bir fikir çok mantıklı gelmişti. Saat on iki olduğunda ertesi güne geçtiğimiz için Tuğba’nın doğum günü olacaktı ve orada küçük bir ilk kutlama yapacaktık. İkimiz hediye de almıştık, Rozanın çantasındaydı onlar. Hatta ben, geceye özel olarak Tuğba’nın bana aldığı ve “hayatımın en güzel ve özel hediyesi” diye anlamlandırdığım Michael Jordan bilekliğimi takmıştım özel olarak. Sahil şeridinin girişindeydik artık.

Şeride vardığımızda, orası adeta bir panayır yerini andırıyordu, öyle bir yoğunluk vardı ki attığın adım önünde yürüyen kişiye çarpıyordu resmen. Her mekândan yükselen farklı farklı müzik sesleri birbirine karışıyor, midyeciler ve mısırcılar her yüz metrede bir karşına çıkıyordu. Sokak müzisyenleri küme küme insan grupları oluşmasına sebep oluyor, hareketli şarkılardaysa kümeler birer çember halini alıyorlardı. Bunlarla birlikte, birbirinden çok farklı kesimlere hitap eden mekânların ortak noktası yine “halay” oluyordu. Mekânların kapıcıları ise kalabalığın içinden, gözlerine kestirdikleri insanlara sesli davetiyeler atıyorlardı, artık kimle göz göze gelirlerse.

Bu ortamın hemen karşısındaki mehtaplı deniz ise sanki izole bir haldeymişçesine heybetli, sessiz ve dingin bir halde, sadece görüntüsüyle bile huzur veriyordu. İnsan, mehtabın pul pul ışıltısı üzerime yağsın, dökülsün ve arınsın istiyordu. Sanki bir huzur iksiri gibi, efsunlamış gibi çekiyordu kendine. En önemli nokta ise; bağırmadan ve çağırmadan yapıyordu bunu sihirli doğa parçaları, işte gerçek güçlülük buydu… Artık mekânın önüne varmıştık.

Arkadaşım Umut ve Sena, canlı müziğin başlamasına az zaman kaldığı için direkt mekâna geçmişlerdi. Biz mekâna girdiğimizde onlar rezervasyon yaptırdığımız masada oturuyorlardı. Ben oturmadan önce gidip mekânın sahibi Zafer Şefim ile selamlaştım. Zafer Şefim yaz aylarında otelde çalıştığım dönemlerde şefliğimi yapan kişiydi, benim için çok değerli bir insandı.

Canlı müzik başlamıştı; saatler geçerken kâh kederlendirip, kâh eğlendiriyordu insanları. Melodiler birer komut gibi ayrı ayrı duygulara sesleniyor ediyor, onları çağırıyordu sanki. Hareketli şarkılarda Tuğba ve arkadaşı dayanamıyor ve muhakkak kalkıp oynuyorlardı, hatta ara ara gelip bizi de kaldırmaya çalışıyorlardı. Tuğba, Beyza, Roza ve Sena’nın kız kıza dansları gayet eğlenceli ve şaşırtıcı derecede profesyonelceydi. Orkestranın mola vermiş olduğu bir esnada bilgisayardan şarkılar çalınmaya başlamıştı. Bir anda en favori şarkısı “Gör Bak” çaldığında, şarkı başlar başlamaz coşmuşlardı Tuğba ve Beyza.

Yiyip içip eğleniyorduk, bu sırada Tuğba ve Beyza da bolca fotoğraf çekiniyorlardı. Saat tam on ikiyi vurduğunda Zafer Şefimle önceden planladığım şekilde, orkestra “İyi ki doğdun Tuğba” ile kutlamayı başlattı. Bütün salon da buna katılmış ve mekândaki herkes bize dönüp alkışlarıyla eşlik etmişler, manevi misafirimiz olmuşlardı onlar. Bu beklenmedik atraksiyona Tuğba şok olmuş ve gözyaşlarına hâkim olamamıştı. Orkestra susup birazcık kendine geldiğindeyse direkt gidip Rozaya sarılmıştı. Çünkü o da biliyordu bu jesti onun düşündüğünü ve planladığını.

Şimdiye kadar her şey gayet güzeldi. Ne olduysa hediyelerin verilmesiyle oldu. Roza bir kolye almış, ben ise kendim, özel olarak üzerinde ismi yazan gümüş bir bileklik yaptırmıştım. Bilekliği heyecan ve mutluluk içinde kutusundan çıkarıp baktı ve “E burada Tuba yazıyor,” deyip bana baktı. Bense gayet doğalmış gibi “E senin adın Tuba değil mi” deyince, bu bilekliği masaya koyup hızla mekânın merdivenlerine doğru koşar adım gitmeye başladı.

Ben, Roza ve Beyza arkasından kalktık hemen, merdivenin başına geldiğimizde bir de ne görelim, merdivenden düşmüş, merdivenin başında duran kapıcı ile mısırcı abla, her biri bir koluna girmişti. Suratından acı çektiği belliydi, bir şeyi olup olmadığını sorduğumda sağ ayak bileğinin çok acıdığını söyledi. Onu kucağıma alıp direkt yakındaki taksi durağına giderken, Roza beni bekleyin deyip yukarı çıktı. Roza hızlıca bize yetişti ve hastaneye doğru yol aldık. Hastanenin acil bölümünden giriş yaptık.

Gerekli işlemler ve tetkikler yapıldıktan sonra, ayak bileğinin çatladığı anlaşılmıştı. Alçı yapılırken Roza’yla birer sigara içmek için dışarı çıkmıştık, Roza burada bana yükleniyordu:

– Bir şey unutmadık değil mi mekânda?

– Hayır hayır ben yukarı çıkıp aldım her şeyi.

– Beyza?

– Umut ve Sena bırakacak onu.

– Telefonumu versene.

– Zafer Şef ve Umut aramış kaç defa. Onlara da ayıp olmadı inşallah.

– Ne ayıp olacak Kalender? Acil bir durum oldu. Hem bu kadar hassassın da keşke kız kardeşinin adı konusunda da bu hassasiyetini görseydik!

– Ya hu, Tuba yazıyor orada Tuba, sanki Ayşe, Fatma mı yazıyor? Bana çok abartıyorsunuz gibi geldi.

– Kalender, insan kız kardeşinin adının bilmez mi? Hı, kız kardeşinin…

– Ulan yumuşak g! Yumuşak tarafını göstermedi bu sefer.

– Eee, hayat bu Kalenderciğim, Bazen de bizim yumuşatmamız gerekiyor hayatta bazı şeyleri. Şimdi de o zamanlardan biri.

– İçeriye geçelim hadi.

Odaya girdiğimizde işlem bitmiş, Tuğba somurtkan bir biçimde uzanıyordu hasta yatağında.

– Roza Abla, telefonum sende mi?

– Bende aşkım, çantamda, bir saniye, al.

Benim suratıma dahi bakmıyor, telefonu ile uğraşıyordu. Roza yatağın kenarına oturmuştu hem eliyle Tuğba’nın saçını ve alını okşuyor hem de sohbet ediyorlardı. Tuğba, bir an telefonu bıraktı ve bana dönüp:

– Gerçekten nasıl oldu bu? Yani kaç yıllık kardeşinin adını bilmiyorsun öyle mi abi?

– Kızım, ben bilmiyor muyum sence? İnstagram hesabında öyle yazıyordu. Kuyumcudaydım, ne yazacağız dedi kadın; Tuğba mı, Tuba mı diye sordu. E benim de kafam karıştı, hiç dikkat etmemiştim, düşünmemiştim bunu. İnstagramına bakın isterseniz deyince, açtım öyle yazıyordu. Hatta ben bile yanlış bildiğime şaşırdım.

– Tamam abi, anladım ben.

– Lan o zaman niye oraya öyle yazdın? Sen söyle bakalım.

– Çünkü yumuşak g olmuyordu ve Tugba oluyordu bu yüzden. Tamam mı? Hem suçlu hem güçlüsün.

– Allah Allaaah. Tamam, haklısın, özür dilerim.

O ara, Tuğba’nın durumunu sormak için içeriye hemşire girdi. Bu sırada olanlar tam komedi filmi gibiydi.

– Merhaba canım, nasıl hissediyorsun?

– Daha iyiyim, teşekkürler.

– Adın ne bakayım?

– Tuğba.

– Benim kızımın adı da Tuğba. Seninki Tuğba mı, yoksa Tuba mı?

Kadın bunu işiyle uğraşırken sırf laf olsun diye söylemişti, oysa bilmiyordu ki… Bu cümleyi kurunca kadın, üçümüzün bakışları hemen birbirini buldu şaşkın şaşkın, kadın da kendinden şüpheye düşmüştü. Ben atıldım hemen:

– Bizimki Tuğba ablacığım Tuğba! Yumuşak g’si var bizimkinin. Aman unutma ha, sakın, çok önemli bu. Yumuşak g’si var. Ben yandım siz yanmayın.

– Aslında orijinali Tûbâ’ymış biliyor musunuz? U ve A da şapka olması lazım.

– Tam Vizontele’ye döndük vallahi!

Hepimiz gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk zaten, ben ve ablanın bu son cümleleri, bizi, tazyikli su misali gülmekten patlatmıştı adeta, kadın da bize katılmıştı üstelik…

Eve gitmek için Umut bizi almaya gelecekti ve onu bekliyorduk. Tuğba ile Roza ise derin bir sohbete dalmışlardı. Ben ise babaannemden yiyeceğim azarı düşünüyordum.

– Roza Abla, Tubanın anlamına baktım da “nefesli bir bakır çalgı” yazıyor. Bir müzik çalgısı.

– E abin müziği seviyor belki de ondandır canım.

– Abla, abim daha bu hareketi bile yapamıyor unuttun mu?

– Aa evet doğru ya! Nasıldı bakalım.

Tuğba’nın iki işaret parmağı ile burnunu tutarak yaptığı, kollarını çevirerek yaptığı tuhaf bir hareket vardı, ben onu yapmayı bir türlü beceremiyordum. Onu yaptıkları esnada Umut aradı ve kapıda olduğunu söyledi.

– Hadi bakalım gidiyoruz Tuba Hanım, nefesli bakır çalgı hanım.

– Roza Ablaa!

– Kalender sus, sinir etme kızı!

Bir bileklik, bir harf, bir düşüş… Ama tüm bunlar bayram coşkusunu dindirememiş, hatta hayatın gerçeği olan zor zamanlardaki anlayış ve bir aradalığa katkı sağlayarak daha da coşturmuştu. Şimdi, ikimiz birer koluna girmiş, neşeli bir şekilde ayrılıyorduk hastaneden…

Mehmet Kalender