Terden yapış yapış olmuş saçlarım yüzümde, bütün vücudumun ateşi beynime toplanmış, sırtımın arkasından kalçalarıma süzülen teri hissediyorum, koşarken bükülen bileğimin zonklaması beynimin zonklamasına karıştı, nefesim kesik kesik… Ölmeyi diliyorum, kalbimin bu çılgınlığa dayanamamasını diliyorum. Sağ mı sol mu? Ne farkeder? Minotauros’un bildiği, benim için her biri çıkmaz olan yollar. Nefesi yaklaşıyor. Ben sadece diğerlerinden biriyim, bir kurban daha, Minotauros’un sıcak kanları biriktirdiği yere koşuyorum, labirentim çıkışsız, kalbimin bu korkuya dayanamayıp ölmesini diliyorum, ya da onun beni öldürememe öfkesiyle kendi kendini bitirmesini.

Komşularım; rahatlık, keyif, belki paylaşım, belki dertleşim, köpüklü kahve, sıcak çay, fazladan yumuşak minder, mindere gömülü güven. Çok şey istemedim sanırım değişik değişik çaprazımda, yanımda, üstümde ne olduğunu, nasıl insanlar yaşadığını ve insanlığın kaç türlü oluşum hali olduğunu düşünmeden. İnsanın insana kat üstünlüğünün egosunda da üstünlük algısı yaratabileceğini sanmadan ya da belki alt katlara inildikçe doğaya yakın, ego’ya uzak olunabileceğini düşünmeden. Oysa bilmem gerekirdi, somutla soyutun böyle bir ilişki yaratabileceğini. Geçen gün bir belgesel izlemiştim, belgeseli izlemeden aklıma gelemedi bu güç tartıları.

Orada tersi. Paris’in o görünce hayran bırakan tek tip beyazcık, peri masalından fırlamış gibi sanatla bezenmiş apartmanlarının aslında nasıl bir sosyal hiyerarşiyi gösterdiği anlatılıyordu. En alt katlar dükkan, bir kat üstü dükkanlarda çalışanlar için ayrılmıştı. Üstleri en zenginlerin malikaneleri ve yukarı katlara çıktıkça sosyal sınıfların kapladığı alan, harcadığı para, ve hayat denilen sınavdan aldıkları keyif duyguları azalıyordu. En tepede çalışanların bakımsız tek odası, hatta alttakilere gözüküp onların göz zevkini bozmasın diye merdivenleri bile ayrılmış, ön tarafa gözükmeme iddialı bu labirent benzeri sarmal merdivenler herhalde sanatsız ve dardı, ve gri. O tek odalı çatı katları hayalimdi her zaman, en kötü en iyi olabilir mi yılların ardışıklığında?

Komşularımda sıralama karışık, üstteki kalabalıklığıyla, erkek egemen nüfusunun fazlalığıyla ve dünyaya bir kat daha yüksekten görme hazzı ile bastırıyor aşağıya, gürültülerle uykularını bölüyor, çıldırtıyor onları. üstlerine bocalıyor yaşamının fazlalıklarını balkonundan. Bağırtılar, çağırtılar havada uçusuyor, ya üst kata doğru bir koşturan ayak sesleri ve bağırtılar duyuyorum ya da alt kata. Kapıma yaklaşıyorlar zaman zaman. Öfkelerinin en yoğun zamanında birbirlerini öldürmekten bahsediyorlar. Minotauros’un; un sıcak öfkeli nefesini hissediyorum, boynuzlarını kapıma geçiriyor, siniyorum. Sıcak kanın kokusu geliyor burnuma, damarları alev alev yakıyor, başka kapıların etrafındaki alazı.

Ben bu anlaşamamazlık dairesinin zaman zaman daha ufak dairesel hareketlerle döndüğünü görüyorum. Üst kattan alta atılan sigara izmaritlerinde Medusa’nın yılanlı başı gibi tutuşacak saçları görmek gibi. Gürültüler ve tehditler bir süre sonra bu olaylara sürekli şahit olanların sinir sistemini de allak bullak ediyor.Polisler bitkin, Kentaur’lar gibi ellerinde oklarıyla gelip bizi sadece bu sıcak kan gölüne mecbur bırakıyorlar. Onların yapısı da bi karışık, kimi bilgece öneriler verirken bir başkasında sanki yeni bir Minotauros, içimdeki kendi Minotaurosumu tetikleyen. Burnumdan buharlar çıkararak saldırmak istiyorum her yere. Boynuzlarımı tüm altın ortalara takmak istiyorum, gümüş kuzeyler istiyorum bakır güneyler, savruluyorum ortanın her tonlarına, Medusamın her bir saç izmariti bir balkonda. Bu azgınlikla dönüp peşimden koşan kana susamış Minotauros’a bakıyorum, tüm akıl çılgınlığımla karşısındayım işte. Bakmaz olsaydım müthiş görkemi kanımı donduruyor, gözlerini kan bürümüş yarı insan yarı boğa kibirli canavar benim katı katı büyüklüğünde, bu cesaretim bana sadece saniyeler kaybettirdi. Burnundan soluyor, delice koşmaya devam ediyorum, her hatamda daha çok yaklaşıyor bana.

Onun komşularının öfkesi gittikçe şiddetlenerek daireleri küçültüyor. Yaratılan yaratılanı beğenmiyor. Uyumadan, sürekli yaşadıkları gerginlikle yüzleri beyaz, gözleri çukura kaçmış hayalet gibi dolaşıyorlar aramızda, öfkeden tırnaklarını yiyorlar, kendilerini yok etmekten başkalarına zarar vermeye kadar aynı daire içinde farkli farklı daireleri geziyorlar. Tartışmaya daha çok kişiyi karıştırmak için ortak yazım alanlarına saldırıyorlar. Ekmek ve süt beyazlığında başlayan gün kapıcının servis grubuna gece olanların yazıldığı uzun kötüleme ve tehdit dolu mektupla öfkesi kızıl aleve dönen yüzlerce dairenin salonuna dağılıyor bir anda.

Biz sadece diğerlerinden biriyiz, birçok kurban daha, kalplerimizin bu öfkeye dayanabilmesini istiyoruz ya da onun bizi yok edememe öfkesiyle kendi kendini bitirmesini.

Bize ve kendilerine verilen zarar en üst seviyeye varınca ve hiç bir şey değişmeyince düşüyorlar ikinci daireye. Polis yine geliyor, herkes başkasına yaptığını inkar ediyor, Kheiron “biliyordum böyle olacağını” diyor gidiyorlar. pıtt üçüncü daire, intihar ediyoruz sanki hep birlikte, her zaman. Görünce neden diyorum neden bu işkence, birbirinize ve bize ne yapıyorsunuz, beni tarafsız kalmakla suçluyorlar ( direk limbus yani), örnek olmak istiyoruz diyorlar tüm topluma, öbürünün bu şekilde yaşam hakkı olmadığını anlamalılar. pıt Kibir. hangi kanto, hangi daire? Kibir yavaş yavaş iniyor yukarıdan damgasını vurmaya yaranın üzerine.

Gücümün efendisi boğa deli gibi arkamdan koşturuyor tozu dumana katarak, üstümdeki mühre, altımdaki sarmala gelince bu derin yarıkta aniden kenara çekiliyorum, ayaklarımın ucu derin uçurum.

Aşağıda kendini dairesinin kenarlarına vurarak inen sisli, kulakları sağır eden biraz sonra damgalanacak sarmal, gri, dar anaforda görüyorum, kısım kısım ortaya çıkıp sonra kaybolan altın varaklı mobilyaları, renkleri, kadifeleri, merdiven trabzanlarını, çığlık atan öfkemi.

Şaheser Yılmaz