Bir gazete ya da bir dergi, bir yıl boyunca yayımlanan kitapları seçiyor. Romanlar yıllar süren yazım süreçlerinin ürünü, uzun bekleyişlerin ardından yayınlanmış. Öykü koleksiyonları günümüzün karmaşık dünyasını yansıtan hikâyelerden oluşuyor. Kimi aile, kimlik, hafıza gibi zamansız temalara eğiliyor, kimi kendi dilinde güçlü, kendi temposunda sürükleyici. Vakit gelince bunların arasından “yılın kitabı” seçiliyor. Bir editoryal uzlaşma masasında belirlenen seçkide yer alan eserler, kendi zamanlarının sesi olarak işaretleniyor. Düşününce bunun da bir çeşit vitrin olduğunu fark ediyorum. Her yıl yeniden düzenlenen listeler, sayfalar, eleştirmenler, okurların gözüne çarpanlar, listelerin listesine eklenen isimler, sürüklenen kelimeler ve ritimler… Hepsi geçici bir ışığın içinde parlıyor.
Listeleri okumakta bir sorun görmüyorum. Ama liste fikrinden yola çıkarak “yılın kitabı” demek, aynı kelimenin her yılın sonunda yeniden parlatılması gibi geliyor bana. Bir kitap iyi olabilir; buna itirazım yok. Yine de “yılın kitabı” demek, çiseleyen popülerlik yağmurunun altında ıslanmak gibi. Çünkü edebiyat, bir listeye sığdığı anda değil, zamanda yankılandığı sürece var oluyor.
Ben bu dile hep mesafeli oldum. “Yılın kitabı” kelimesi edebiyata yakışmadığı için değil, edebiyatı daralttığı için. Bugün en iyi dediğimiz şey çoğu zaman, aynı anda birçok yerde görünen, aynı anda birçok ağızdan anılan oluyor. Bu kötü bir şey değil ama kalıcı da değil. Kitaplar vardır, yılın kitabı olmazlar. Onlar yılın içinden değil, zamanın içinden konuşurlar.
Bu yüzden bu yıl bir nazire yapmak istedik. Yeni olana değil dayanana, parlayana değil, yankılanana baktık. Bir yılın değil, yüzyılların yükünü taşıyan bir metne döndük. İlahi Komedya yazıldığında yılın kitabı yoktu. Basıldığında jüri yoktu. İlk okunduğunda liste yoktu. Ama insanlık hâllerini, günahı, kibri, korkuyu ve umudu bugün hâlâ bu kadar tanıdık kılan bir dili vardı.
İlahi Komedya yalnızca bir anlatı kurmaz, başlı başına kozmik bir dünya inşa eder. Bu dünya rastgele bir hayal gücü ürünü değildir, ahlaki, kozmolojik ve matematiksel bir düzen üzerine kuruludur. Cehennem’in katmanları, Araf’ın terasları, Cennet’in göksel küreleri insanın iç dünyasıyla evren arasında kurulan bir dengeyi temsil eder. Bu kozmik yapı aynı zamanda son derece üslupsaldır. Dante, terza rima uyak örgüsünü on birli hece ölçüsüyle kurar. Biçim, anlamın taşıyıcısı hâline gelir. İlerleyen uyak zinciri, anlatının ve yolculuğun kendisine dönüşür.
Dante bu evreni Latinceyle değil, Toskana lehçesiyle kurar. Edebi yapı yanında dil bilinci de inşa eder. Sarayın ve kilisenin dili yerine sokağın, şehrin ve sürgünün dilini seçer. Bugün “İtalyanca” dediğimiz dilin edebi temelini atan hamlelerden biri budur. Bu yüzden İlahi Komedya yalnızca politik, felsefi, psikolojik ya da fantastik bir kurmaca değildir; aynı zamanda dil kuran, üslup yaratan ve bir evren tasarlayan bir metindir.
Peki Komedya’dan sonra ne oldu? Yedi yüz yıl geçti. İmparatorluklar yıkıldı, iktidar biçimleri değişti, inanç sistemleri dönüştü. Şehirler büyüdü, sınırlar keskinleşti. İnsan gökyüzüne çıktı, yeryüzünü talan etti. Bütün hepsi olurken Dante’nin haritası eskimedi. Çünkü İlahi Komedya bir çağın kaydı değil, insanın tekrar eden hâllerinin anlatısıydı. Kibir biçim değiştirdi ama yok olmadı. İktidar adını ve yöntemini değiştirdi. Baskı yalnızca yer değiştirdi. Şiddet görünüm değiştirse de hayatın içinden hiç çıkmadı. Sürgün ise artık yalnızca coğrafi bir kopuş değil, insanın kendi değerlerinden, dilinden ve anlam dünyasından uzaklaşması hâline geldi.
Bugün, İlahi Komedya’nın hâlâ bu kadar diri olmasının nedeninin yalnızca anlattıklarında değil, anlatma biçiminde yattığını görmekteyim. Bazı düşünürlerin de işaret ettiği gibi, bu metin bir öte dünya tasviri olmaktan çok, dilin ve insan deneyiminin sınırlarında dolaşan bir anlatıdır. Dante, anlatının bittiği yerde susmaz, tam tersine anlatının kendisini bir eşik hâline getirir. İnsan, o eşiği geçmeden ne kendisiyle ne de dünyayla yüzleşebilir.
Bu yüzden İlahi Komedya’da mesele cehennem, araf ya da cennet değildir yalnızca. Mesele, insanın anlatı aracılığıyla kendine yaklaşabilip yaklaşamadığıdır. Komedya burada mutlu sonla biten bir tür olmaktan çok, insanın dilin içinde kalabilme ihtimalidir. Anlatı sürdüğü sürece insan kaybolmaz.
Bugün cehennem ateşten çok hızdan, gürültüden ve sürekli dış uyaranlara maruz kalmaktan kuruluyor. Araf, beklemekten çok askıda kalmak anlamına geliyor. Cennet, bir vaatten çok, dilini yitirmeye başlayan bir özlem gibi aramızda dolaşıyor. Böyle bir dünyada İlahi Komedya’yı okumak, geçmişe sığınmaktan ziyade anlatının hâlâ insanla buluşabildiği yeri yoklamak anlamına geliyor.
Mesele bir klasiğe dönmek değil. Anlatının, insanı hâlâ yerinden oynatıp oynatamadığını düşünmek. Bir metnin bizi hızdan, yüzeysellikten ve suskunluktan çekip çekemediğini sınamak. Bu yüzden bu seçim bir “yılın kitabı” meselesi değil. Bir zaman meselesi de değil. Anlatının, insanla temas ettiği o kırılgan noktayı ciddiye alma meselesi.
Nükhet Eren


👍👍 “Edebiyat, bir listeye sığdığı anda değil, zamanda yankılandığı sürece var oluyor.”👏👏