Bir yazarın, kendi kaleminden doğmuş bir varlığa seslenmesi, edebiyatın alışıldık yöntemlerinden değildir; bu, yazarın aynaya bakmaya cesaret ettiği nadir anlardan biridir. Edebiyatta yazarlar karakterlerinin arkasına saklanır, hatta bazen karakterler yazardan daha canlı hale gelir; ancak yazarın, kendi kurduğu kurmacanın içinden bir figüre doğrudan hitap etmesi, alışıldık anlatı ilişkisini bozar. Yazar, bu hamleyle hem kendi konumunu hem de karakterinin statüsünü tartışmaya açar. Artık ortada yalnızca bir roman kişisi yoktur; yazarı tarafından muhatap alınan, ikna edilmeye çalışılan, hatta bir tür hesaplaşmaya zorlanan bir bilinç vardır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Behçet Bey’e yazdığı mektup tam da böyle bir eşiğin üzerinde durur. Tanpınar, Mahur Beste’nin hikayesi yarım kalmış kahramanına seslenirken, aslında edebiyatın en kırılgan sorularından birini gündeme getirir: Bir karakter, yazıldığı şey midir, yoksa yazıldıktan sonra yazarı için bile özerk bir varlığa mı dönüşür?

Behçet Bey, konuşmayan bir karakterdir. Daha doğrusu, büyük gürültülerle konuşmayan, krizlerini sessizlik içinde yaşayan bir bilinçtir. İlk bakışta bu suskunluk bir eksiklik gibi algılanabilir; oysa Tanpınar’ın dünyasında asıl yıkıcı olanlar çoğu zaman sessiz yaşanır. Tanpınar, Behçet Bey’i bir rüyaya benzetir; bölünmez çekirdek bir zamandan söz eder. Ancak bu çekirdek genişledikçe, karakterin tek bir zamana ait olamadığını fark eder ve sonunda karakterin, zihinde doğmuş bir şey olmadığına hükmeder. Delilik ve dahilik arasında duran bu bakış açısı ürperticidir ama aynı zamanda hayranlık uyandırır.

Hikayesi tamamlanmamış Behçet Bey aslında bir mahkumdur. Zamanı donmuştur. Zaman onun için bir akış değil, bir mekandır ve o burada konaklamaya mecburdur. Tanpınar’ın ona biçtiği rasat kulesinde, geleceğe bakan bir dürbün yoktur; yalnızca geçmiş vardır, yalnızca yazılmış olan vardır. Yazılabilecek ihtimaller ise duvarlara çarparak işkence eder durur. Zamanın onun için bir önemi yoktur, o bildiğimiz zamanın dışındadır. Tam olarak yazarının söylediği gibi, zihni bir arıza olan firari bir zaman içinde ikamet etmektedir.

Mektubu okurken yüreğimi kaplayan sıkıntıyla Behçet Bey’i anlamaya çalıştım; o donmuş zamanın içinde, yaşanmış ve yazılmış her şeyin üzerinde oluşturduğu yükleri ve sonsuz ihtimallerle dolu bir deniz karşısında dururken, kıyıya vuran her dalganın zihninde oluşturduğu o bitmek bilmez uğultuyu. Bu varsayımla, bu mahkumun gardiyanı, zamanının hakimidir, hikayesinin yazarı, yani Tanpınar. Tanpınar, Behçet Bey’e, onu yarım bırakmamayı vaad eder, kendi sözleri bunlar: “Hayır, yarım kalmayacaksınız.” diye yazar mektupta.Behçet Bey açısından bu söz oldukça rahatlatıcı ve huzur verici, ancak ardından gelen sözlerin o huzuru hızla kovaladığını hayal etmek zor değil: “Benim sözümü kendiniz tamamlamaya kalkmayın… Bu iş bitene kadar sabredeceksiniz.”Bu sözler ne kadar süreceğini bilmediği bir arafın içinde bir sıkışmışlık hali yaratıyor.

Tanpınar mektubunu “Daima dostuz, buna inanın.” diyerek noktalamış. Buna inanın. Sanki Behçet Bey’i inandırmaya gayret etmiş; sanki bir yazarın yarattığı bir karakterin hislerini ve düşüncelerini oluşturması için birkaç kalem hareketi, birkaç kelime ve sonra cümleler yetmezmiş gibi. Ama belki de o hisleri oluşturacak kalem hareketleri için önce yazarın hisleri oluşmalı; tam da bu yüzden, bu durum sadece Behçet Bey için değil, Tanpınar için de bir ızdırap olmalı.

Behçet Bey, son noktanın üstünde duran, sonsuz ihtimaller kavşağında bir karakter. Bu, trajik ama aynı zamanda güçlü bir durum, çünkü “her şey olabilir”in eşiğinde olmak, “hiçbir şey olamamakla” aynı yerdir. Tanpınar hikayeyi yazmıştır, fakat kapatmamıştır; son noktayı koymuştur, ama anlamı sabitlememiştir. Bu anlatı, bir dehanın bilinçli tercihidir ve Behçet Bey, bu tercihin ağırlığını sessizce taşırken o dehayı yansıtan bir gölgedir.

Ezgi Yavuz