Günün yükü üstümdeydi. Beylerbeyi Camii’nden, Beylerbeyi Sarayı’ndan yeni çıkmıştım. Gösterişli olanla, kendini saklamayanla, güzelliğini açık eden yapılar arkamda kalmıştı. Işığın parlak, süsün yerli yerinde olduğu o mekânlardan sonra Üsküdar’a vardım. Bir otobüs durağı insanı genelde içeri çağırmaz, sadece içinden geçilir. Mihrimah Camii durağının adı bir kapı gibi önümde açıldı.

İçeri girdiğimde fil ayağı denen, sağlı sollu koca taş sütunlar dizildi karşıma. Duvarlar sadeydi, gözüm o gün alıştığı süsü aradı, bulamadı.
Kadınlar kısmında tabureler vardı, birine oturdum. Sadece bakmaya değil, orada olmaya başladım. Duvardaki taşların düzgünlüğü dikkatimi çektiğinde elimle onlara dokundum ve taşın beyazının hâlâ ne kadar taze olduğunu hissettim. Yandaki kubbeli taş işçiliği yerinden oynamadan duruyordu. Ne olduğu hemen anlaşılmıyordu. Karşısına geçince ortaya çıktı: taşın içine gömülmüş renkli camlar. Bu kurşun vitray değildi, taşın içine hapsedilmiş renkli camlardı.

Merakla diğer pencerelere yönelip bunların taş mı yoksa kurşunlu vitray mı olduğunu anlamaya çalıştım. Mihrap yanındaki pencerelere ve batı pencerelerine bakıp duruyordum; ne olduklarını çözmeye çalışırken içimdeki o heyecanı tutamıyordum. Taş bezemeli bir pencere, vitray bambaşka bir şeydi.

Sonra birden ne pencerelerde ne de kubbelerde bir simetri olmadığını fark ettim ve orta ana kubbenin yanında üç yanda yarım kubbe, köşelerde ise üç küçük tam kubbe yükseliyordu. Giriş tarafında, deniz yönünde yarım kubbe yoktu. Cami nasıl ayakta duruyordu?

Ayakkabılarımı raftan alıp dışarı fırladım. Son cemaat yerinden bakınca yan yana beş kubbe açıldı yukarıda. Taş pencereyi gördüğüm yöne doğru yürüdüm, içeride o kadar mükemmel görünen pencereler, dışarıda sadece daireli düz izlere dönüşüyordu. Yapının çevresi böyle okunuyordu. Hazireye ulaştım. Ayaklarımın altında aşınmış taşlar vardı. Bunlar, Mimar Sinan’ın kendi elleriyle koyduğu, üzerinden geçen beş yüz yılın her bir gününü üzerinde taşıyan taşlardı. Yorgundular, bir o kadar da vakur duruyorlardı.

Mimar değilim, üniversitede fabrika yerleşim derslerini çok sevmiştim. Sonrasında mimari yapıları dolaşıp planlarına baka baka hayli bilgi sahibi olmuştum. Karşı karşıya olduğum bu durum sadece estetik bir karşılaşma değildi, tam bir zekâ meselesiydi. Kuzeyde yarım kubbe yoktu ve Sinan için simetri kutsal değildi. Sanırım bu yüzden ağırlık için değil, sadece mekânda bir ritim kurmak için orada beş küçük kubbe duruyordu.

İşin ucunu bırakmadım, arkadan en iyi görülecek yeri bulmalıyım diyerek kafe ve lokanta sıralarının yanından yukarı doğru yürümeye başladım. Teras var yazısı kapının üzerindeydi, içeri girdim. Merdivenleri çıktığımda kubbe, yarım kubbe, çeyrek kubbe, ek duvarlar ve üzerleri kurşunla kaplı o kütleler tam karşımdaydı. Caminin arka tarafına, yani güney ve batı cephelerine bakarken Barcelona’daki Sagrada Família geldi aklıma. Gaudi’nin o bitmeyen bazilikası gibi burası da karmaşık ve aykırıydı, aynı zamanda büyüleyici.

Önünden arabaların sıkışıklıkla aktığı bir yol geçiyordu. Vapur iskeleleri, Marmaray ile metro istasyonunun insan kalabalığı akıp giderken, onca harekete bakmayan, onca akışa anlam vermeyen cami orada öylece duruyordu. Şimdi iki minarenin önünde mavi deniz sakinliği vardı, bir ağaç ile Sinan’ın kurşun kubbeleri yan yana gelmişti.

Avluya giren insanlara bulaşan o ani dinginliğin nedeni şimdi belliydi. Dışarıdaki mimari, aslında içerideki huzuru koruyan sert bir kabuktu. Bu sadece bir yapıyı inşa etmek değil, imkânsız görüneni zarafetle ve sarsılmaz bir mantıkla çözme meselesiydi. O an hissettiğim heyecan, Sinan’ın yüzyıllar ötesinden fırlattığı bir kıvılcım gibi gelip beni bulmuştu. Bazı yapılar kendini hemen vermez. Bazıları sadece bir adın söylenmesini bekler.

Mihrimah Sultan Camii benim için bugün açıldı.

Nükhet Eren