Kimler hayatın perdelerini
bu kadar erken çekiyor?
Gün akşamı görmeden,
gecenin ellerinde kalıyorlar.

Bir soluk kadar yaşayıp,
bir sessizlik kadar unutuluyorlar.
Ne bir ad, ne bir iz kalıyor ardından —
ve yüzsüzlük olabildiğince…

Bir sen kaldın,
yağmurlara camlarını kapamayan;
ellerini soğuğa değil,
gökyüzüne uzatan.

Camlara, evlere değil,
düşüncelere perdeler çekiyorlar artık.
Mutlu günleri kalın defterlerde hesaplıyorlar.
Artık adının geçtiği dizelerin hesabını veremiyorum.

Bir sen mi kaldın,
şu körelmiş duyguları ironileştiren?
Belki de ben bile seni uydurdum.
Sarhoşluğum ve hüznümle var oldun;
delice kanımda seni ve alkolü büyütüyorum.

Birazdan, üşümüş bir çocuğa
senin sıcaklığını anlatacağım —
hem de o kadar ki…
Bunları yüzsüz olanlar anlamayacaktı.

Çok derin düşüncelere dalıyorum bazen.
Aslında bir o kadar da basit ki:
Bir varoluş, insan mıdır?
Neden bir kelebeğe bile
selam vermiyorlar?

Trajikomik değil mi?
Bir kadeh daha içsem,
kanlarıyla İsa gelecek biliyorum.
Bütün bir mahalle
üç gün kan kokuyor o zaman.

Seni özlerken,
annemin yeni aldığı
beyazdan bozma siyah halılara baktım.

Kedi mırıldamalarında
beynime yağmurlar yağıyor;
belki de o zaman
yaşadığımı anlıyorum.

Seni sevmekten değil,
bir bebeğin ilk çığlığı gibi
baş ağrılarından korkuyorum.

Kimler bu kadar acele ölüyor?
Güneş batmadan
geceye teslim oluyor?

Deniz Düşünen