Tam karşıda, nerede başlayıp nerede bittiği kestirilemeyen, neredeyse gökyüzüne yükselen bir uçurum var. Aşağıda kapkaranlık bir boşluktan, yukarıda ise belli belirsiz ışımanın geldiği, aydınlık bir gökyüzünün varlığını ele verircesine bir ağartıdan başka bir şey görünmüyor. Dik yamaçlarında yer yer kısa otlar, dikenler ve bodur çalılar bulunan uçurumun yalnızca bir bölümü görülebiliyor. Kimi yerde dimdik, kimi yerde düzlükler oluşturan, girintili çıkıntılı kayaların üzerinde, uzaktan bakıldığında karınca sürüsünün hareketini andıran bir kıpırdanma belli belirsiz seçiliyor. Bunun bir insan ömrünün dibinden yukarıya tırmanmaya yetmeyeceği kadar yüksek bir uçurum olduğu anlaşılıyor.

Daha da yakından bakıldığında, biraz önce uzaktan karınca sürüsü zannedilen bu hareketli grubun, yukarıya tırmanmak, uçurumdan kurtulmak için çabalayan insan kalabalığından başka bir şey olmadığı anlaşılıyor. Bu umarsız insanlar yukarıya, aydınlığa ve düzlüğe çıkmak istiyorlar. Bütün çabaları uçurumun bitimine, tepeye ulaşmak olsa da, bunu yalnızca kendileri başarmak istiyorlar. Başkalarıyla bu başarıyı paylaşmak, uçurumdan aşağı yuvarlanmak kadar korkunç geliyor onlara. Tırmanışları sırasında, aşağıda olanın yukarıda olanları yakalayıp aşağıya çekmeye çalıştıkları, yukarıda olanın aşağıda olanı tekmeleyip, kendisinden uzaklaştırmak istediği bir kavga, bir kör dövüşü içindeler. Yukarıya tırmanmayı sürdürebilenler, ayakları kayıp ya da başkalarınca itilip aşağı düşenler, güçleri tükenip bir kayanın düzlüğünde soluksuz kalanlar, yaralılar, hastalar…

Gökyüzüne doğru yükselen bu bitimsiz tırmanış sonucunda uçurumdan bugüne değin kurtulabilen olmuş mu ya da gelecekte olabilir mi? Bu soru felsefe tarihinin belki de en büyük sorusu olarak insanlık var olduğu sürece hep var olacakmış gibi görünüyor. 

Eğer siz de bu uçurumun ne olduğunu iyice kavramak isterseniz, o tırmanma mahkûmlarının herhangi birini mercek altına alabilir, devinimlerini izlemeye koyulabilirsiniz. Bir deney odasında mikroskopla herhangi bir bakteriyi izlemeye çalışan bilim insanının tavrını takınmak zorundasınızdır; yani kendinizi onların dışında tutarak, onların yaşadığı sorunlardan arındırarak, onlara uzaktan bakarak…

İşte tırmananlardan birini görüyorsunuz. K bu. Tanrı’nın kullarını izlemesi gibi sizin de onu izlediğinizden haberi yok. Bilseydi belki de tedirginlik duyar, içi titrerdi. Yalnızca, kendi varoluşunun temeli olarak gördüğü tırmanmaya yoğunlaşmış. İşte orada, iki eli ile kaya çıkıntılarına tutunmuş durumda. Önce bir ayağını öne atıyor, ayağının ucuyla azıcık pürtüklü kaya yüzeyini yokladıktan sonra ardından öbür ayağını daha yukarıdaki kaya gediğine yerleştiriyor. Bedeninin bütün ağırlığını zemine vermek istercesine yapışıyor sert ve kaygan yüzeye. Başını hafifçe geriye çevirip, aşağıya, kendinden daha aşağıda olanlara bakıyor.

Aşağıda kendisi gibi yukarı tırmanma çabası içinde olan binlerce insan var. Onları görmek, aşağıdakilerin kendinden daha kötü konumda olduğunu bilmek belli belirsiz sevinç dalgası olarak yansıyor yüzüne. Dudaklarında hafifçe beliren bir gülümseme var. Ardından gelenlere, sevinç ve kıvanç ve biraz da küçümseme duygusuyla bakıyor. Bazılarının kim olduklarını seçebiliyor. Eskiden onlardan “arkadaşlarım” diye söz ederdi ama bu kelimenin nasıl bir ilişkiyi tanımladığı üzerinde bugüne değin düşünmüş ve onlardan herhangi biriyle bu konuyu detaylı olarak konuşmuş değil. Onlar da K gibi bütün enerjilerini yukarı tırmanmak, doruğu aşıp düz bir ovaya ulaşmak için harcıyorlar. Yukarılara tırmanmanın zorluğundan mı, yoksa içinde bulundukları ortamı değerlendirecek durumda olmadıklarından mı bilinmez, onlar da K gibi, başkalarını kendilerine birer düşman, birer rakip olarak görüyorlar.

K ardından gelenlerden birinin kendisine oldukça yaklaşmış olduğunu gördü. İçinde önlenemez bir öfke kabardı. Bu ona bütün yorgunluğunu unutturdu. Daha da hırslandı, geride kalmamak, öbürlerinin önüne geçmesine olanak tanımamak hırsı benliğini sardı. Devinimlerini hızlandırdı. Daha yukarda tutunacak bir çıkıntı bulması gerekiyordu; bir ağaç kökü, bir çalı, kaya çıkıntısı, ne olursa… Bedenini yukarıya çekebilmesi için küçücük bir destek yeterdi. Asılı olduğu yerde duramazdı, ilerlemesi gerekiyordu. Bir adım bile duraklamak, hemen ardından gelen Z’nin ona yetişmesi, onu geçmesi demekti. K buna izin veremezdi, vermemeliydi de. O arkadan gelen dostlarının, arkadaşlarının, düşmanlarının kendisini geçmesine seyirci kalabilecek yapıda biri değildi. Olamazdı da. Asla! Aşağılarda kalabilecek kadar sıradan ve basit biri olmak için yaşamıyordu.

Bir adım daha atabilmek için ayağını pürtüklü kaya üzerine yerleştirirken, küçücük bir parçanın, bir yarılmayla kopmak üzere olduğunu gördü. Sağ ayağının ucuyla iteleyerek kopardı o parçayı. Ana gövdeden ayrılan kaya parçası gürültüyle, kaya gövdesine çarparak, her çarpışta biraz daha hızlanarak aşağılara yuvarlanmaya başladı.

K’nin hemen ardından gelen Z sarp kaya gövdesinde ayağını basacak yer bulmaya öylesine kendini kaptırmıştı ki, yukarıdan, K’nin ayağından kopan kaya parçasının farkına varamadı. Ana kayaya çarpa çarpa sıçrayarak gelen kaya parçasını gördüğünde sakınacak zaman bulma şansını çoktan yitirmişti. Sert katı kütle omzuna çarptı. Z çarpmanın etkisiyle sendeledi. Bütün bedeni acıyla sarsıldı, ayrımına varmaksızın, gırtlağını yaran bir çığlık, ani acıya bedenin ani tepkisi yankılandı uçurumda. Sanki gırtlağı parçalandı, sanki ciğeri o pürtüklü çığlıkla birlikte dışarı fırladı. Kayalara tutunan eli gevşedi, ayağı kaydı ve o da az önce kendisine çarpan kaya gibi yuvarlanmaya başladı. Bedeni sert kaya yamacına çarpıyor, her darbede yumuşak etleri ve teni büyük yaralar alıyordu.

Kayaların geniş bir çıkıntı yapıp düzleştiği yerde durabildi ancak. İçgüdüsel bir devinimle, ancak bir insanın oturabileceği kadar genişlikteki bu düzlükteki bir çalı köküne sarıldı. Yarı baygın gibiydi. Başından, kollarından ve bedeninin çeşitli yerlerindeki yaralardan sızan kan, rüzgârın biriktirdiği toz toprak karışımında çamurumsu ıslaklık oluşturmuştu. Doğrulup ayağa kalkmak istediğinde duyduğu acıdan anladı ki kaburga kemikleri kırılmıştı. Eğilip doğrulamıyor, her hareketinde bir acı sırtına hançer gibi saplanıyordu. Sadece acı değildi onu derin kedere, umutsuzluğa sürükleyen; artık yukarı tırmanamayacak olduğunu bilmek, bütün fiziki acılarının çok ötesinde bir karanlığa sürüklemişti onu.

K, Z’nin düştüğünü görmedi. Belki de gördü ama önemsemedi. Yüzünde hâlâ o belli belirsiz gülümseme vardı; bir şeylerde en iyi olmanın, başarıyor olmanın gururunun yansıdığı gülümseme. Dönüp aşağıya baktığında az önce hemen arkasından gelen Z’yi göremeyince sevindi.

Nasıl sevinmesin, Z birkaç saat öncesinde K’den daha yukarıdaydı. K kendisiyle hemen hemen aynı sıralarda olan B’ye yaklaşmış, ona çok önemli bir tırmanma planı sunmuştu. İkisinin bir olup Z’yi alt etmeleri üzerine kurulu bir plandı bu. B, K’nin konuşmasından etkilenmişti. K Z’yi alt edebilme planını açıklarken, B bu tasarıdan büyük bir sevinç ve hoşnutluk duymuştu. Nasıl hoşlanmasın ki! K, B’yi iyi tanıyordu, onun yüreğinin hangi sözcüklerle kanatlanacağını çok iyi biliyordu. Sözcükleri seçerken B’nin içine işleyecekleri özenle ayıklamıştı: Dostluk, dayanışma, düşmana karşı birlikte olmak gibi… Z düşman grubun asıl elemanıydı, onu alt etmeden tırmanışı gerçekleştirebilmek olanaksızdı.

K, bu sözcükleri dinlerken B’nin yüzünde beliren ifadeden, ruhunun bütün çıplaklığını apaçık görüyordu. B, K’nin önerisini hemencecik kabul etti. Uygun bir anını yakaladıklarında, birbirlerine destek vererek, Z’nin ayağından yakalayıp aşağıya çekivermişlerdi. Z böyle bir saldırıyı beklemiyordu. Hazırlıksız yakalanmıştı. Kendisini savunmaya zaman bulamamış, dengesini yitirip, büyük bir gürültüyle aşağılara yuvarlanmıştı. Epeyce aşağıda bir dal parçasına tutunabilmiş, iyice aşağıya, o kapkaranlık kuyu ağzına düşmekten zor kurtulmuştu. B planlarının bu kadar kısa zamanda gerçekleşmesinin sevinciyle aşağıya yuvarlanan Z’ye bakarken kendinden geçmiş gibiydi. İşte tam bu sırada K aşağıya yuvarlanan Z’ye bakmakta olan ve kazandıkları utkunun esrikliği içindeki B’yi iteleyivermişti aşağıya. B böyle bir şey beklemiyordu. Neye uğradığını şaşırmıştı. Dengesini yitirmiş, Z’den daha aşağılara yuvarlanmıştı.

K büyük bir mutluluk, azıcık da üzüntüyle,  -ne de olsa vicdanı tam anlamıyla körelmemişti- B’nin ardından bakmıştı. İki rakibini aynı anda ortadan kaldırmanın verdiği sevinç bu kısa anlık üzüntüyü silip geçmişti. Bu coşkunlukla başını kaldırıp yukarılara bakmıştı, kendisini bekleyen uçurumun bitimine…

İlk düştüğünde Z kendini toparlayıp yeniden tırmanmaya başlamıştı ama bu kez yeniden tırmanabilmesi olanaksızdı. Kırılmış kaburga kemikleri onun değil tırmanmasına, sağdan sola dönebilmesine bile olanak tanımıyordu.

Bir de en aşağıda, yukarıdan bakıldığında karanlık bir kuyu ağzını andıran, dengesini yitiren ve bir yere tutunma fırsatı bulamayıp aşağılara yuvarlananların düştüğü uçurumun sonu, dibi vardı. Burası, kaburga kemikleri, belleri, bacakları ya da kolları kırılmış, inleyen, yerinden kıpırdayamayan ama herhangi birinden yardım alma umudu da olmayan insanlarla doluydu. Kimi zaman yukarıdan yuvarlananların aşağıdakilerden birinin üzerine düştüğü de oluyordu. Bu ikisi için de ölümcül bir çarpışma demekti ama asıl altta kalan eziliyordu. Üsttekinin alttakine soluk almasına olanak vermek için kendini kenara çekmesi için epeyce çaba sarf etmesi gerekiyordu. Bu kez, yukarıdan düşenlerin uzağında kalacakları bir yer kapma savaşı başlıyordu aralarında. Yukarıya tırmanma umudu kalmadığı için artık arkadaş ve dost olmalarını engelleyen bir neden de kalmıyordu.

Durmaksızın yeni insanlar düşüyordu aşağıya, umudunu yitirmişler, kalabalıklar içinde yalnızlar…

Önde olmanın gururuyla esrik, ayağını koyabilecek daha yukarda bir yer bulabilmek için çabaladığı sırada, daha da yukarıdan gürültüyle kopup gelen bir kaya parçası hızla gelip K’nin kafasına çarptı. K sendeledi, tutunduğu çıkıntı elinden kaydı, gürültüyle aşağıya yuvarlandı, en aşağıya; dibe, tırmanma umudunu yitirmişlerin arasına…

Yukarıda uçurumun uzayıp giden yamaçları, bu yamaca tırmanan, bir aydınlığa, düzlüğe çıkma umuduyla çabalayan insanlarla dolu. Bir karınca sürüsünü andıran insanların arasından hiç yok mu bu uçurumdan kurtulan, yukarıya, düzlüğe çıkabilen? Bir sonu, bitim noktası yok mu bu uçurumun?

Uçurum tırmanıcılarının hepsi bu sonu arıyor ama onlar uçuruma uzaktan bakamadıkları, kendilerini var eden kadar geniş bir açıdan bulundukları yeri mekân, zaman enlem-boylamında göremedikleri için bu sorunun yanıtını bilmeleri olanaksız. Uçurumun sonu yok. Gerçekten de yok. Onlarsa bunu bilmiyorlar. Bilmiş olsalardı hepsi kendini aşağıya atar, vazgeçerdi tırmanmaktan.

İyi ki bilmiyorlar bir sonu olmadığını bu uçurumun.

Cemile Çakır 1994