Arka odada, tekli koltukta oturmuş, kuşların, evlerden gelen konuşma, kapı, mutfak malzemesi ve dışarının uzaktan yakına bulanık ve duru seslerinin fonu eşliğinde elindeki test kitabını çözüyordu Enes. Ancak kafasının içinde durmadan kanal değiştiği için, kendini tam olarak veremiyordu kitaba.
“Yine uykumu alamadım. Stres yüzünden uyuyamıyorum. Saat üçe geliyor, zaten geç kalktım, gün hep boşa gitti, ders çalışabilirdim oysa. Sınav konuları yalnızca KPSS konuları olmuyor maalesef. Hayat sınavı var, bir de onun sorduğu sorularla karşılaşıyorsun ve genelde uygulamalı sınav onunki. Bu kaçıncı KPSS? Yine olmazsa tekrar garsonluğa, kasiyerliğe dönmek istemiyorum. Rengin de atandı ve kız iki yıldır beni bekliyor, sağ olsun. Kız bana geçen kış mont bile aldı ısrarla. Keşke ben de onun bölümünde okusaydım, o bölümün ataması daha iyi. Ama o zaman daha farklı gelişebilirdi her şey, bilemeyiz. Belki de aynı sınıfta olsaydık sevgili olmazdık, tanışma zamanı ve şekli de önemli sonuçta.”
Haziran ayının başıydı ve o gün çok tatlı, efsuni bir bahar esintisi vardı. Bu tatlı esinti, sanki fısıldanarak söylenen bir şarkı formunda damarlarından girip aklını çeliyor, ona, o çok sevdiği denizin üzerinde gözleri kapalı vaziyette sırtüstü uzanıp, dalga beşiğinde sallandığı anlardan daha büyük bir haz vadediyordu. Evin perdeleri de bir orkestranın parçaları gibi kreşendo-dekreşendo ahenginde bir şişip bir sönüyordu. Enes sonunda bu cezbedici davete dayanamayıp katılmaya karar verdi bu ahenge. Elindeki kitap ve kalemi yandaki koltuğa atıp oturduğu koltuğa iyice yerleşti, kafasını geriye yaslayıp gözlerini kapattı.
“Allah’ım çok yoruldum artık gerçekten, sadece omuzlarımda değil, bütün vücudumda hissediyorum bu yükü. Sıfırı tüketiyorum, çıtkırıldım değilim ama parçalarımı yerden toplayıp toplayıp yapıştırmaktan yoruldum. Çok büyük hayallerim yok, en azından ilk etapta yok. Boktan boktan insanlardan kurtulayım yeter. Kral’dan çok kralcı dalkavuklardan, basit ilişkilerden sıyrılayım yeter. Kendi alanımda çalışmak istiyorum, hem o kadar emek verdim, okudum. Artık ailemin karşısına çıkacak yüzüm olsun. Bu sene bir işte de çalışmadım daha iyi ders çalışabilmek için. Kendime saygımı kaybetmek istemiyorum Allah’ım. Telefonum eskidi onu bile değiştiremedim. Oysa görüyoruz, insanlar hem kendi değerlerini hem de diğer, türlü değerleri ayaklarının altına alıp ne hayatlar yaşıyorlar. Kolay insan olmak istemiyorum ben. Kolay para var, var da vazgeçtiklerini kolay ya da hiç kazanamayabilirsin bir daha. Ya mülakatta elenirsem? Kimsenin kapısını aşındırmak istemiyorum, Ya Rengin benden vazgeçerse? Yok be o öyle biri mi sanki. Offf, Allah’ım…”
Kanallar değişmeye başlayınca gözlerini açtı. Bir müddet durup belirsiz bir noktaya gözlerini dikti. Bu sıra bir kreşendo geldi, yandaki balkon penceresinin perdesi havalandı. Oraya baktı kısa bir süre, sonra kalkıp şarjdaki telefonunu kontrol ettikten sonra oradaki kanepenin ortasına oturdu ve perdeyi kaldırıp kafasından aşağıya, göğsünün altına kadar örttü. İlk an kadife dokunuşlu rüzgârın enseden içine girdiğini hissetti ve hemen sonra kafasını yaslayıp gözlerini kapattı yine. Tam düşüncelere dalacakken, dışarıdan gelen ve konuk sanatçı gibi araya giren iki erkek çocuğu sesi dikkatini çekti. Evleri birinci katta olduğu için net duyabiliyordu onları. Binaların arasında boş ve genişçe bir alan vardı, çocuklar oradaydı. Evlerin bir kısım balkon ve pencereleri oraya bakardı, çocuklar genelde orada oynarlardı. Özellikle yaz mevsiminde gölge ve serin olduğu için bu alan, bulunmaz bir nimetti onlar için. Çoğu bahar ve yaz ikindilerinde de bazı teyzeler ya getirdikleri taburelerinde ya da yere serdikleri bir hasırın üzerinde oturur çekirdek yiyip sohbet ederlerdi burada. Ders çalışırken seslerini ve tıkırtılarını duymuştu ama net olmadığı ve rahatsız edecek düzeyde olmadığı için oralı olmamıştı Enes, ama şimdi bir an kulak kabarttı.
-Dur, dur! Öldürmeyelim, onun da canı var, onu da Allah yaratmış.
-Ne olacak ki, sadece bir böcek bu Bilal.
-Olsun, öldürme.
-Hem, o zaman et yemeyelim artık, onun da canı yok mu? Onu da Allah yaratmamış mı?
-Onu yemezsek güçlü olamayız, hemen hasta oluruz.
-Benim annem ve anneannem de öyle diyor, Kurban Bayramı’nda bana beyin yedirdiler, çok faydalıymış.
-Ben de yemiştim bir kere, ablam yiyemedi ama attı hemen ağzından.
-Annem hep şey diyor, diyor ki; yemeğini bitir, onu bulamayanlar var. Geçen şey aklıma geldi, madem her şey Allah’ın, niye bazı insanlar zengin, bazıları fakir? Geçen gün babam arazi aldı ileride ev yaparız diye. Aklıma şey geldi, babam birinden aldı, ona satan da birinden aldı, en başta kimindi? Birisi gelip burası benim mi dedi? Bu da haksızlık gibi değil mi? Şimdi niye öyle değil o zaman? Her taraf tarla mıydı acaba? İsteyen burası benim deyip orayı alabiliyor muydu?
-Off ne güzel olurdu öyle ama.
-Yani her şey Allah’ın aslında.
-Doğru doğru. Hadi gidelim Bilal, bakalım bir, telefonun şarjı dolmuştur şimdi, başlayalım oynamaya, senin telefonun şarjı dolu mu?
-Dolu dolu, bu bataryası bozuk olan değil, hadi gidelim.
Bilal’in özellikle mülk ve antagonizm üzerine yaptığı düz ayak biçimdeki değerlendirmesi bir kıvılcım misali, Enes’in zihnine düşmüş, oturduğu yerde tıpkı yanan bir saman çubuğu gibi onu dikeltmişti. Perdeyi yüzünden çekip attı ve öne doğru eğilerek düşünmeye koyuldu.
“Çocuk doğru diyor. Oysa ne kadar basit. Her şey Allah’ın, adaletsiz bir dünyada yaşıyoruz. Bu kadar çetrefili çözen, ilaçlar, teknolojiler üreten insan, basit bir sorunu neden çözemiyor? Bu gerçeğin farkında olmaması mümkün değil. İnsanın doğası mı bu acaba? E o zaman, en saf kalmış olan çocuklar olduğuna göre, doğamızın en saf haline de en yakın olan çocuklar olduğuna göre, Bilal’e bunu düşündüren ne? Demek ki doğası bu değil insanın. Bilemiyorum… Peki ne yapabiliriz, ne? Nasıl çözülür bu adaletsizlik?”
Gerçekten bir saman alevi gibi hemen söndü Enes’in ateşi. Son sorunun konusuna ilgi duymadığından, çalışmamış olduğundan soru ağır geldi, çözemedi ve tutup düşünce uzayına fırlattı. Sonra, “Neyse, boş ver, ben böyle konularla ilgilenmem. Ders çalışayım ben, sanki ben mi kurtaracağım dünyayı, bizimkiler çarşıdan dönünce hiç çalışamam.” deyip kalktı. Kitap ve kalemini alıp eski koltuğuna geçip test çözmeye devam etti ancak düşünceler konsantre olmasına müsaade etmiyordu. Kısa bir müddet sonra nefesi kesildi ve zihni dumanlandı, yeniden alev aldı. Fikirlerin sürtüşmelerinin çıkardığı kıvılcımlar alev aldırıyordu zihnine. Esen rüzgâr da ateşi harlıyor ve bir ayin havası katıyordu duruma. Enes ateşi bulmuştu…
Mehmet Kalender

Umarız tüm canlılar için düzenlenmiş bir dünya düzenine ulaşır dünya halkları!…