Yazmak içe dönük insanın işi midir? Kendi düşünce ve duygularıyla baş başa kalmaktan hoşlanan kişiler. Günün koşturmacasının bitmesini iple çeken, kendi başınalığı ve yalnızlık anlarını kovalayan… Sonra o duygu ve düşüncelerin taşacak gibi olmasıyla yazıya dökülmesi. Birilerine anlatmak sözleri düşünüşleri filtrelerken, kendine anlatmak öyle mi ya? Filtresiz, açık ve hatta fütursuzca! Peki ya yazdıklarını paylaşma cesareti? O içe dönüklüğe o kendi başınalığa tezat değil mi? Hani tüm çıplaklığıyla kendine anlatıyordu? Hani insanlardan uzak olmayı tercih ediyordu… O kendini ele veren cümleleri okuyucuyla paylaşmak, derdini tasasını hayalini bir dosta anlatmaktan çok daha cesurca bir şey bence. Dosta anlatmak güvenli alan çünkü, olumlu ya da olumsuz eleştirdiğinde bile kol kırılır yen içinde kalır misali kişiler arasında kalan sırlı korunak, yaslanma, bazen ağlama duvarı hatta. Duvar sessizdir, taş sessizdir sadece dinler, sorgulamaz, yargılamaz… İnsan öyle mi ya?

Yazdıklarımın bazılarını yakın bir arkadaşımla paylaşıyordum. Onunla paylaşmamı bile cesurca buluyordu. Anlatımın kişiselliği ve bunu sakınmıyor olmam ona fazla geliyordu. Halbuki ne tuhaf, sadece onunla paylaşıyordum o zamanlar… Ona söylemem bile fazlaydı öyle mi? Kendimi bütün şeffaflığımla açmam bir parça ürkmesine mi sebep olmuştu acaba? Belki de bir başkasına anlatmak şöyle dursun, kendi duygularını, düşüncelerini bile susturuyordu zaman zaman…

Derinlerdeki duygularımızla, düşüncelerimizle yüzleşmek sarsıcı öyle değil mi? Herkes gibi olmak ne kolay, aynı şeylerden söz etmek, aynı şeylerden yakınmak, aynılığın sığ sularında yüzmek… Peki ya kendilik? İçimdeki hayır ben böyle düşünmüyorum, hayır bence öyle değil, bir de şuradan baksak, bu mevzu sakıza dönmedi mi sürekli aynı şeyi konuşmasak, ya yargıladığınız yadırgadığınız sizin sınavınız olursa, siz olsanız öyle yapmayacağınızdan nasıl emin oluyorsunuz, onun yerinde oldunuz mu ki? Sadece zihnimizle kararlar almıyoruz oysa… Düşünüşlerimiz duygulardan azade olursa kaskatı olurmuşuz gibi geliyor. Halbuki eğilip bükülür olmadıkça kırılganlığımız artar. Ne kadar sertsek o kadar kolay kırılırız. Burada kastım çelik gibi olmak değil elbette. Cam metaforu kurabilirim belki. Çelik gibi olan kolay kırılmaz ya, duyguların yakıcılığıyla karşılaşırsa erimemesi işten bile değil, hem de ne erime, bir daha o bildiği kendilik haline dönememecesine… Duyguların içimize sızmasıyla demeyeceğim, içimizden sızmasıyla, gün yüzüne çıkabilecek bir çatlak bulabilmesiyle, eğilip bükülüyor, esniyoruz. Duygularımız fikirlerimizi esnetiyor, fikirler yaşayışımızı, bakış açımızı… Genişliyor, genişliyoruz…

İçe dönük insan demiştim. İçe dönüp düşünmesi, derinleşmesi için bir yaşanmışlığı olmalı illa. Yalnız okumalar, izlemeler, empati de çok şey hissettirebilir insana, çok şey yazdırabilir. Fakat daha içerden daha kendinden yazmak kendi içine bakabilmekle mümkünmüş gibi geliyor. İçinin ne yaptıracağını ise ancak yaşantılarla anlamak mümkün. İçe dönmeden dışa dönmek diyorum yani. Başkalarını tanımaya anlamaya çalışırken aslında kendini anlama yolculuğuna çıkmak. İnsan kendisini bir başkasında tanır, aslında bu yüzden onun varlığına ihtiyaç duyarmış. Öteki aracılığıyla kendini tanıma! Felsefe öyle diyor… Ne tuhaf, ötekinin varlığına kendimizi tanımak, anlamak için ihtiyaç duyuyor oluşumuz…

İnsanların olaylara verdiği tepkiler ya da bir tartışma anında size söylediği sözler kendilerini anlatırmış öyle değil mi? Sevgi de öyle. Sevilmek istediği gibi seviyor insan. Ne zor… (Ayrı bir yazının konusu bu, şimdi açmıyorum.) Bir başkasında kendini tanımak, kendine dönüp anlamaya çalışmak… Benim hayatımın bir dönemi oldukça içe dönük geçti. Günün hayhuyu koşturmacası bittiğinde –çoğunlukla gece saatlerinde- yalnızlığımla kavuşuyor, okuyor, izliyor, düşünüyor, düşlüyor, yazıyordum. Yaşanmışlığım az, hayallerim, isteklerim çoktu. Kendimden farklı olanı okumak, izlemek, anlamaya çalışmak fazlasıyla cezbediyordu beni. Coşku yaratan bir merak duygusuyla dolmuştum. Başkalarını öğrendikçe, farklı fikirlerle karşılaştıkça heyecanlanıyor ve hatta pek çok zaman öfkeleniyordum. İnsan kendisi gibi olmayanla, kendisi gibi bakmayanla karşılaşınca öfkeleniyor, öyle olmasın istiyor önce. Evet, okumak insanı törpülüyor. Her şeyi deneyimleyerek öğrenemeyiz ya. Zaten öyle olsa çok yakıcı hatta yıkıcı olmaz mıydı? Fakat asıl törpülenme yaşantılarla oluyor. O da olur, böyle de olur demek… Yani olanı olmayanı olgunlukla karşılamak yaşantılarla mümkün olabiliyor. Madem benden söz ettim, pek tabii benim de yaşantılarla kendimi yakinen tanıma şansım oldu. Zordu, yordu… Yaşam cüret etmekle yaşanıyor, içe bakmak cüret etmekle, yazmak değil belki ama paylaşmak da cüret etmekle…

Yazmak, anlatmak… Bir yanı beni duyun, görün, bir yanıysa hadi siz de içinize bakın çağrısı gibi. Derinler çoğu zaman karanlık, soğuk. Kalabalığımız artarsa oralardan çıkmak ışığımıza ulaşmak daha kolay olur belki. Ben de oradaydım diyen birini duymak, seni görüyorum diyen bir ele uzanmak… İçe dönük insanı başkalarına yaklaştıran büyülü bir alan… Yunus Emre tasavvufi bir yerden bakıyor ‘Bir ben var benden içeri’ derken. Kendisini var edenler, içinden taşan o cümlelere dönüşüyor. Cümle o kadar derin ki… Buyrun, kendi dünyanızda yankısını bulun, eğer düşünmek isterseniz!

Şule Zobar