Sabah ezanı okunurken gözlerini açtı. öksürmemeye gürültü yapmamaya çalışırken bir taraftan da baş ucuna koyduğu çoraplarını arada titreyen elleriyle… kulağı dış kapıdaydı… oğlu birazdan işe gitmek için evden çıkardı geç kalmaması gerekiyordu. oğlu kapıdan çıktıktan hemen sonra sessizce odadan çıkıp sokağa kavuşması lazımdı. yataktan çıktı, akşamdan başucuna koyduğu bir bardak suyu içti. ceplerini yokladı birkaç gün daha yetecek parası vardı. dizleri de ağrımasa ne iyi olacaktı. merdiven olan yerlerde çok zorlanıyordu. tuvalete köşedeki camide girerim diye düşündü, çayda çıkmıştır sıcacık. çizgili pijamasını çıkardı, yünlü içliğini üstüne yıllar önce aldığı kahverengi kumaş pantolonunu giydi. pantolonunu çıkardığında ütü izlerini denk getirir sandalyenin üzerine öyle asardı. kırışıkları düzelirdi sabaha kadar. ütü gibi olmasa da bir hafta on gün idare ediyordu. ütü için gelinine bir şey söylemek istemiyordu. ne zaman bir şey istese gözleriyle o kadar sert bakardı ki başını başka yere çevirmek zorunda kalırdı. oğlu yoksa bir şeyler mırıldanırdı duyulur duyulmaz. birkaç kez bunak ihtiyar dediğini duymuştu. hiç baba da dememişti. onların ailesinde adet değilmiş, elini de öpmemişti hiçbir bayram. gömleğini giydi üzerine kazağını da giydi, etrafı topladı, yatağını ilk günden buyana çok dikkat ederek düzeltirdi. rahmetli karısına ne çok iş bıraktığını düşündü sağlığında… o uyanmadan sobayı yakar çayı demler sofrayı hazırlardı. yatağını kendisinin topladığını hatırlamazdı. uyanmasın diye sessizce hallederdi tüm işini. kıyafetleri hep temiz ütülü olurdu. çoraplarını gece alır çamaşırların arasına atardı. kapıda dualarla yolcu eder, akşam yemeğine ne istediğini sorardı rahmetli. artık akşamları oğlu gelmeden eve girmez olmuştu. cami kahvesinde oturur oğlunun dönüşünü gözlerdi. oğlu eve girer girmez kahveden çıkar kapıyı çalardı. her zaman oğlu açardı kapıyı hiç gelininin açtığı olmamıştı. oğlu sitem eder bu soğukta neredesin sen baba derdi. o da her seferinde başka yalan bulurdu. ya eski bir arkadaşıyla sohbet uzamıştı, ya otobüsü kaçırmıştı Eminönü’nde gezerken, bazen de yorulmuş oturmuştu banklarda.

Yavaşça odanın kapısını kapadı. sessizce dış kapıya ulaşıp altları kauçuk bağcıksız ayakkabısını giydi. bağcıklı ayakkabı giymiyordu uzun süredir. bağlaması yoruyordu onu. birde yolda çözülünce eğilip bağlaması vardı. eskiden olsa ayağını yüksek bir yere koyar bağcığını bağlardı. on yıl kadar oldu artık adım atarken bile ayağını kaldırmakta zorlanıyordu. kapıyı sessizce açtı, dışarıya çıkıp kapıyı yavaşça çekti. fötr şapkasını başına geçirdi, oh dedi içinden bu gün de karşılaşmadık.

Cami kahvesine girdi içerideki sıcak ve çay kokusu yüzüne vurdu. kahveyi çalıştıran Reşit;” hoş geldin baba, günaydın, formundasın” diye seslendi. komik çocuktu bu Reşit. cami kahvesi erken kapanır, geceleri meyhanede garsonluk yapmaya giderdi. akşam meyhaneden aldığı mezeleri getirirdi bazen beraber yerlerdi öğle yemeğinde. iyi mezeyi bilirdi, kaliteli yerde çalışıyorsun Reşit evladım der onu mutlu ederdi. Reşit karısından ayrıldıktan sonra savrulanlardandı. o anlardı yaşadıklarını. bazen kızdırsa da severdi Reşit’i. ”bu sabah yakalanmamışsın, yüzünden belli” derken çayı önüne bıraktı. şekersiz içiyordu hem sağlık için hem de çay parası almayan Reşit’e zarar olmasın diye.

Televizyonda haberleri izledi kahve sakinleriyle. üç kuruş olan maaşına zam gelecekti ama ne fayda, tek başına bir evi olacak kadar değildi. oğlu için tek evini de satınca her şeyin iyi olacağını düşünüp oğlunun yanına yerleşmişti. hakkını yememek lazımdı, oğlunun hiç bir saygısızlığı olmadı, arada parası olup olmadığını sorardı. geç kalırsa merak eder, kızardı ”bu soğukta bu saatte işin ne sokakta baba” derdi. nasıl derdi ki oğlum senin karın beni bu evde istemiyor. onun yüzünden tartışsınlar istemez, olanı biteni kendine saklardı. çok dolunca da kahvede kimse yoksa Reşit’e anlatırdı. Reşit ”en sonunda oğluna ben anlatacağım, bu yaşta sabahın köründe buradasın, gece dönüyorsun, o kendini beğenmiş gelinine söz geçirsin, yeter” derdi ama sonra susardı.

O gün bacakları açılsın diye biraz yürümeyi düşünüyordu. soğuktu ama o kadar olsun artık diye geçirdi içinden. otobüse bindi Üsküdar duraklarında inecek Harem’e doğru yürüyecekti. Dönüşte de metroya binerdi. işe gidenler bittiği için otobüs boş gibiydi, en arka koltuğa geçti. burada oturmayı oldum olası sevmişti. Etrafı da otobüsün içini de her açıdan seyredebiliyordu. insanlar koşturup duruyordu, arabalar birbirine korna çalarak öfke içinde bir yerlere yetişmeye çalışıyordu… bugün her zamankinden daha yorgundu. fötr şapkasını kucağına aldı, başını cama yasladı, gözlerini kapadı, karısını düşündü. ne çabuk gittin beni yapayalnız bıraktın diye geçirdi içinden.

Otobüs son durağa geldiğinde herkes indi, o hala başı cama yaslanmış arka koltukta oturuyordu. şoför seslendi duyuramadı. gitti omuzunu tutup sertçe sarstı ”Amca geldik uyan” fötr şapka ellerinin arasından kayıp yere yuvarlandı kolları yavaşça yana düştü. Ahmet Hamdi Bey bir daha o eve hiç dönmedi.

Temel Terzi