Esra Kâhya, Benim Rüyalarım Hep Çıkar, İletişim Yayınları, 2023
Esra Kâhya’nın, “Kambur” adlı dosyası 2021 Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Ödülü’nü aldı. İletişim Yayınları tarafından 2023 yılında Benim Rüyalarım Hep Çıkar, 2025 yılında ikinci öykü kitabı Tepsideki Melek ve son olarak 2026 yılında “Kambur” adlı romanı yeniden düzenlenerek Bir İntihar Çok Ölüm adlı romanı yayımlandı. Esra Kâhya’nın, çeşitli yarışmalarda dereceleri, basılı ve dijital edebiyat mecralarında öyküleri mevcut.
Esra Kâhya, Benim Rüyalarım Hep Çıkar öykü kitabını Türk edebiyatımızın ödüllü yazarlarından Ethem Baran’a ithaf etmekle kalmamış, Mercan’ın Saçları öyküsünde Ethem Baran’ın, Döngel Dünya adlı kitabında bulunan “Babam Terzi Ben Çocuk” öyküsüne atıfta bulunarak hem vefa örneği göstermiş hem okuru metinler arası yolculuğa çıkarmıştır. “Bense elinde iğnesiyle kumaşın derinlerine dalmış bir terzinin şiirden başka çaresinin olmadığını düşünüyordum o zamanki aklımla. Makasın kumaşta ilerlerken çıkardığı kırt kırt sesini ne çok severdim. Usta yanlış kesecek, dönüşü olmayan bu yol onu kızdıracak ve bütün büyü bozulacak diye de içten içe kaygılanırdım. Sanki yanlışı ben yapacakmışım gibi dikkat kesilir, gözlerimi kırpmadan makasın peşinden giderdim.”
Öyküyü edebiyat tür ve teknikleri bakımından ele aldığımızda; 3. Tekil Öznel Tanrı Bakış Açısıyla yazılmış anlatıcı ön planda. Ev, yol, oda, eşik, merdiven kronotop öğeleri bulunmaktadır. Protagonist (Ana karakter) Mercan, antagonist (ikinci karakter) Büyük Hala. Üç kocakarı, üçüncü çalışında telefonun açılması, üçünün gelmesi, üçünün bir olup korkutması, üç gün boyunca, üç kere uzamak ve üç sene yaşlanmaktan bahsederek Leitmotiv tekniği kullanılmış. Anlatı öğeleri bakımından hikâye öğeleri (somut) karakter, mekân ve zaman. Söylem öğeleri bakımından (soyut) kurgu, üslup ve bakış açısını işlemiştir. “Kara makası yüzlerin üzerine bırakıp kalktım, dışarı baktım. Makas parladı karanlıkta. Eteğini memelerinin altına kadar çekmiş, ellerini de bacaklarının arasına sokmuş. Üç gün taşlıktaki kilerin kuru betonunda turşu kavanozlarına sırtımı verip de etrafımda eğleşen karafatmalarla konuşmak yetti arttı.” Öykünün bütünlüğünü sağlayan birçok işlevsel betimlemeler mevcut. Öykünün başında ve sonunda yer alan “Üçüncü çalışında açtım telefonu, Nesrin tabii. Kız adın batmasın nerdesin sen? Konuştunuz mu? Az dur hele. Yok be, kim olacak evde. Hakan ne dedi onu söyle, bırak evi köyü.” Tavşan deliği dediğimiz flashback tekniği kullanılmış. Mercan’ın annesinin yokluğundaki özlem ve yalnızlığı, Hakan’a duyduğu sevgi açısından ele aldığımızda bir arayış kurgusu olmasının yanı sıra aynı zamanda bir aşk kurgusudur. Kumaşlar, otlar, yünler, ipler, eski kumaşlardan, çoraplardan parça kesip dikmek, bebek yapımıyla Patchwork (Kırkyama) dediğimiz montaj tekniği de ayrıca kullanılmış. Öykü boyunca okurun Mercan’ın Saçları’na odaklanması bakımından karakterin yarattığı, psikolojik ve sosyolojik açıdan ele alındığında, Droste Effect (Droste etkisi, Sonsuza Düşüş) gözümüze çarpmaktadır. Esra Kâhya, Mercan karakterinin saçları üzerinden psikolojik bir defo üretmiş başkalarının defolarının göz ardı edilmemesi gerektiğine vurgu yapmıştır. Bir İntihar Çok Ölüm romanında Acibe karakterinin defosu ise kambur olması. Esra Kâhya’nın, karakterlerinin genelinde bir kadının dışsal dünyasından çok içsel dünyasını başarılı bir şekilde anlatımını görmekteyiz.
Bildiğimiz üzere mercan, denizde yaşayan omurgasız bir hayvan. Görüntü itibariyle beyni de andırıyor. Karakter olarak Mercan bizi düşündürüyor. Denizde yaşayan mercanın tür ve renkleri bakımından karakterimiz Mercan ile özdeşleştirdiğimizde yumuşak mercan ve kahverengi-sarı (anne özlemi çektiği anlar), boynuzsu mercan ve kırmızı, (Hakan’ın hayatındaki yeri ve travması), dikenli mercan ve yeşil (Kuyruğunu dik tutmaya ve baskın olmaya çalıştığı anlar), gerçek mercan ve mavi-mor, (Büyük Hala’nın vefatından sonra kahve içme özgürlüğünü yaşadığı anlar.) Karakterimiz Mercan, denizde yaşayan mercan gibi omurgasız değil. Çünkü kendine bir dert ve mesele edinmiş. Olmazları ve açmazları bir arada yaşarken, hayata tutunma biçimi umuda her zaman yelken açması yönünde. Denizde yaşayan mercan, kalp olmadan yaşayabilen bir canlı iken karakterimiz Mercan, anne hasreti çekiyor. Telefon çaldığında heyecanlanıp korkuyor. Saçları kesilip aşağılandığında ve hatta kafasına makasla vurulduğunda bile hilkat garibesi muamelesi görmekte. Saçı okşanması bir yana saçlarından olan kimsesiz bir kız çocuğu. İçine düştüğü durum göze batan çapak, ete batan kıymık gibi can alıcı ve can yakıcı.
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine baktığımızda Mercan’ın fiziksel, güvenlik, sevgi-ait olma, saygı ve kendini gerçekleştirme hususunda hayatında hiçbirinin yerinin olmadığını görüyoruz. Zülfü Livaneli’nin Kardeşimin Hikâyesi romanında geçen –Sevgili Koltuğu- gibi Mercan’ın sevilme arzusu ve sahiplenilmeye ihtiyacı olduğu acı gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Mercan’ı derinden yaralayan iki kaybından söz edecek olursak biri annesi diğeri saçları. Her ikisini de geri getirememesinden kaynaklı büyük bir boşluğun içinde görüyoruz. Aynı zamanda görmeyi en çok arzuladığı iki kişi var. Biri annesi diğeri pazarcı Hakan. “Biber içleri, fasulye çöpleri, yere dökülen tütünler, yapraklar, kedi bokları ayağıma, bacağıma, yapıştıkça yüzümdeki sırıtış yerini kaşıntıya, huysuzluğa bıraktı.” Mercan, içinde bulunduğu ortam ve kişilerin gölgesinde kirlenmekten ve onlara benzemekten korkuyor. Tıpkı Özdemir Asaf’ın, Jüri şiiri “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu. Birinciliği beyaza verdiler,” dizelerinde olduğu gibi.
Nesrin, yaban gülü, yabani gül anlamına gelmektedir. Nesrin, Mercan’ın hayatında varlığıyla ne derece olan biri? Bir telefon görüşmesinde bile Mercan’ın varlığını hiçe sayan, varlığını ispatlamaya çalışan, dominant olmayan ama her an yıkılmaya hazır bir domino taşı. Mercan’ın mutluluğunu istemeyen yabani ve yapay bir dost. Ne iyi gün ne kötü gün dostu. Hani hepimizin hayatında olsa da olur, olmasa da olur dediğimiz türden. Hakan’ın akraba olması nedeniyle Nesrin’in, Mercan’ı kıskandığını öyküyü okurken anlıyoruz “Eşikte kahve içerken. Nesrin içmedi, acı olmuş diye. Ben, “Git konuş,” deyince de afalladı, anladım ben. Ama sevindi de. “Bilmem ki,” dedi. “Münasip midir? Konuşalım hele bir. Ben seni ararım.”
Hakan, hükümdar, imparator ve kağan anlamlarına gelirken, Mercan’ın hayatındaki yeri bakımından hükümdarlığını ilân etmiş bir karakter. Mercan için “Saçları olsa alırdım onu,” derken bir kadını ve kadın kimliğini yok saydığını göz ardı edemeyiz. Bir nevi Alfred Adler’in, “Aşağılık Kompleksini” Mercan’a yaşatıyor. Oysa Mercan’ın bir koyun gibi saçları kırpılmasaydı belki de hiç düşünmeden Hakan için saçlarını süpürge edecekti. Bazen aşk diye bildiğimiz şeyin aslında aşk olmadığı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Gerçek hayatta da bu tür karakterler Mercan gibi kadınları inci mercan dişleriyle gülümserken etrafa saçacakları ışıktan mahrum bırakıp ömür boyu susmalarına neden olacaktır. Ben merkezli karakterler kendi hayatını istediği gibi yaşayabilen, başkasının neler yaşadığını önemsemeyen tiplerin en başında gelmektedir. “Sanmak ne fena bir hal imiş. Hele sevecek sanmak.” Mercan’ın, Hakan tarafından beğenilme arzusu ve onu görmek için pazara gitme çabasına baktığımızda ise Necati Tosuner’in, Bir Kıza Söylenmemiş Birkaç Söz adlı öyküsünde; “O gelince şenlikler içinde kalıyor yüreğim. Sevinçten duracakmış gibi oluyor, sonra başlıyor, hızlı hızlı vurmaya. Elden ayaktan kesiliyorum,” dizelerinden söz etmemek mümkün olmazdı.
Büyük Hala istediği hayatı yaşayamamış ve yaşamak isteyene de en büyük engel teşkil etmiş. Bir nevi Gregor Samsa’nın dönüşümünü yaşamış karakter olarak metin boyunca okuyoruz. Büyük Hala’dan söz ederken Hegel’in Efendi-Köle diyalektiğinden de bahsetmek gerekir. Cuma ortaya çıkınca Robinson Crusoe’nun varlığı da ortaya çıkıyor. Efendilik kölelik gerektiriyor. Mercan olmasaydı eğer Büyük Hala’nın da hiçbir hükmü de kalmayacaktı. Ne zaman ki bir kölenin varlığı oluşunca orada bir efendi de ortaya çıkıyor. Büyük Hala’nın ölümünden sonra Mercan kölelik zincirini kırıp efendiliğini yaşıyor.
KızHoca, Mercan’ın annesinin teyzesi. Hiç evlenmemiş bir kadın. Eski kumaş ve çorap parçalarından yaptığı bebeklerden ve iğneyi bez bebeğin kalbine batırılmasını istemesinden hurafeler ve büyüyle kafayı bozmuş bir kocakarı olduğunu anlıyoruz.
KızHoca’nın görmeyen gözleri, göz açtırmayan kör bir acı ve kör makastan yola çıkarak hatta Mercan’ın saçları kırpılırken olaya kayıtsız kalınması toplumun körleşme yaşadığının göstergesidir. Jose Saramago, Körlük romanında hiç kimse ya da nesnenin gerçekte kör olmadığından bahseder. Kişi körleşirken kendi körlüğünü görmüyor. Herkesin kör olduğu bir dünyada bazılarının da zamanla körleşeceği anlamına gelebiliyor. “Ellerime bakıp güldüm. Suda çok kalınca yaşlanıyordu ellerim, kocakarı oluyordum onlar gibi. Taşlıktayım. Elimde makas. Yağmur yağıyor. Dört kocakarı oturuyoruz taşlıkta.”
Robert Michael Ballantyne, Mercan Adası romanında Ralph Rover, Jack Martin ve Peter Gay üçlemesine baktığımızda öykünün merkezinde de Mercan, Nesrin ve Hakan karakterlerini görüyoruz. Romanda ada hayatını ele alırken öyküde kocakarı hurafelerin ışığında hayat hikâyelerini ele alıyor. Ayrıca her ikisi arasında üç bağı var. Öykü üç kocakarının içine oturmasıyla başlıyor. Telefon çaldığında üçüncüsünde açılıyor. Oturunca üçü de geliyor. Zıplayınca üç kere uzaması ve üç sene daha yaşlanmaya çalışması. (Gelen üç kişi, üç vakte kadar Mercan’ın hayatının değişeceği yönünde hiç güzel haber müjdelemiyor.) Büyük Hala, Nesrin ve Hakan esasında dizlere yatırılıp üç vurup bir sayılması gereken karakterler. Mercan’ın, taşlıktaki kilerin kuru betonunda karafatmalarla konuşması aslında kaderinin kötülüğüne işaret ederek içini döküp konuşacağı birilerinin olmamasına vurgu yapılmaktadır. Karafatma, “Kara” karanlığı temsil edilirken karafatma diye söz edilen Büyük Hala. Atalara, büyüklere cevap verilmemesi gerektiği terbiye edilmiş duygunun dışavurumu.
Mercan’ın, anne özlemi çektiğini görüyoruz. Ölünün arkasından karanfilin yakaya takılması, varlığının sürdürülmesi çabası ve karanfilin banyo tasına konulmasıyla annesinin elinden bir tas su içememenin verdiği huzursuzluk ve boşluğun neticesinde arkasından bir tas su dökme görevini alması. Öyküde baba faktörüne rastlamıyoruz. Öykünün can alıcı yeri ise “Annemden utanmadım nedense” sanki bu dizelerde anne yokluğuna sebep baba gibi. Baba ve babasının ailesinin annesine yaşattıklarına kısa özet gibi. Bu anlamda hem yetim hem öksüz olan Mercan karakterinin Büyük Hala gibi birinin elinde hayat mücadelesi vermesi hayatın olağan akışına ters düşse de günümüz toplumunda yabancı olmadığımız bir hikâye. Toplumumuzda süregelen bir söylem olan kız çocuğunun halaya benzemesi açısından bakıldığında Mercan’ın Büyük Hala’ya benzememesi içimizi son derece ferahlatıp insani duygularımıza meşale olup bizi umutlandırıyor. Büyük Hala’nın soydan gelen büyük olmasından ziyade Mercan’ın tavır ve davranışlarıyla sergilediği büyüklük. Yazarın, Mercan’ı hem yaş olarak hem yaşama biçiminde “küçültücü” davranışların merkezine oturtması aslında ne kadar büyük bir karakter yarattığının göstergesi. Derman İskender Över’in (Küçük İskender) şiirlerinde “Büyük harf” kullanmayıp küçük harflerle yazmasından kaynaklı “küçük” mahlasını alması gibi. Aslında biz okurların gözünde Büyük İskender olması.
William Faulkner, (A Rose For Emily) Emily İçin Bir Gül romanında Emily Grierson saçlarını kendisi kesiyor. Babası dâhil hayatında bulunan bütün erkeklere karşı koyma biçimi olarak saçlarını gözden çıkarıyor. Erkek gibi olabilme “Kısa saçın” söz geçirebilme biçimi. Nitekim Gülten Akın, “Kestim Kara Saçlarımı” adlı şiirinde bir saçtan kurtulmanın aydınlığı, deliliği ve rüzgârı getirdiğini vurgular. Emily, kapının önündeki betona kireç döküyor. Gelen kişi ölünün kokusunu almasın diye. Mercan ise annesinin terliklerini ayağına geçirip her sabah eşiğin dibinden çalı süpürgesi ve arapsabunuyla taşlığı köpürtmesiyle ölen annesinin kimliğini temize çıkarma çabasında. En temizinden geçmişi güncel kılması. Anne terliği artık başkalarının elinde güç göstergesinde. Mercan’ın saçlarını kocakarı kesiyor. Yani kendi isteği dışında dişiliği, kadınlığı ve görselliği elinden alınıyor. Bir erkeğe ayna olabilecek bütün yansıması yok ediliyor. Beğenme ve beğenilme arzusu kör makas gibi köreltiliyor. Mercan, Emily kadar şanslı değil. Emily Grierson’un hayatında eşcinsel de olsa Homer Barron var. Sözleri Hasan Durağ’a, müziği Anonim’e ait olan Bir Ay Doğar İlk Akşamdan Geceden türküsünde geçen “Baş yastığı kendisine eş değil,” sözleri tam anlamıyla Mercan’ın hayatındaki Hakan’a yazılmış bir türkü gibi. Kulağın pasını gidermek bir yana kulağa küpe olabilecek nitelikte bir kadının hayatında olmaması gereken sevgili.
“Kapkara, kocaman ve kör makas” kadın karakterlerin hikâyelerinin parlak olmaması. Geçmişleri de keza öyle. Makasın her zaman kadını simgelediğini düşünürüm. Nitekim bir şiirimde makası kadın gibi ele alıp yazmıştım. Kör makas, düzgün kesmeyen, işlevini yitirmiş olmasıyla toplumumuzda menopoz döneminde dişiliğini de kaybettiği düşünülen kadına yaftalanılan bir ön yargı. Hâlbuki kadınlık sadece doğurganlık meselesi değil. Makasın elektrik gittiğinde karanlıkta parlamasına vurgunun yapılması el ayak çekildiğinde kadının dişiliğini ispatlamak için geceye damga vuran ay parçası olma hâli. Makasın açılır kapanır olması ayrıca bir kadının bacaklarını açmasıyla özdeşleşiyor.
Öykünün temelinde Wendy Harmer’ın, İncili Peri ve Büyük Hala Garnet adlı çocuk kitabına da vurgu yapıldığı kanısındayım. Büyük Hala Garnet’ın, dükkânında yaşanan olaylar ile Büyük Hala dünyasında Mercan’ı görmek de mümkün.
Ebe Nine, Mercan’ın bir koşu Nurhayat’ı çağırmasını istediğinde Mercan, ne Nurhayat’ı ne başka birini çağırmıyor. Evden çıkıp uzaklaştığında karşısına çıkan hayat nurlu bir hayat değil. Alışılagelmişin dışında yüzleşme noktasında insana tokat gibi gelir. Evden çıktığı an soluğu aldığı yer bakkal. Aslında koşarak çocukluğuna gidiyor. Bakkaldan aldığı ilk ve tek şey gül lokumu. Gül lokumu ne sert ne çok yumuşak yapısıyla sert (dış dünya) yumuşaklık ise Mercan’ın yüreği. Onu dizlerine yatırıp “Gülüm, lokumum,” diyerek saçlarını okşayacak annesi yok. Ona âşık olup gül alıp mutlu edecek sevgilisi yok. “Evin arkasında yolun kenarında” olmayı seçmek evdeki anıları unutmak için görünür olmayı seçiyor. Bir ağacın gölgesine sinip oturuyor. Birinin göğsüne başını koymaya, kol kanat germesine hatta dişiliğini ön plana çıkarmasına ihtiyaç duyuyor. Leylâ Erbil’in yarattığı karakterinin “erkek ağaçlarla konuşmak” istemesi gibi.
Vüsat O. Bener’in Havva kitabına adını veren Havva öyküsünde evin bir kızı olmasına rağmen eve gelen besleme Havva’nın evin hanımı tarafından saçları kesiliyor. Bunun sebebi Havva yaşlarında olan evin kızının erkek çocuklar tarafından ilgi çekmesinin istenmemesi. Havva, evdeki halı üzerindeki kuş figürünü kesiyor. Halıyı kesip içindeki kuşu çıkarmak istemesinde anlatılmak istenen özgürlük vurgusu. Halı içinde yaşadığı ev, kendisini de kuş olarak görüyor.
Tülay Sustam
Kaynakça:
Esra Kâhya, Benim Rüyalarım Hep Çıkar, İletişim Yayınları, 2023, s.11
Ethem Baran, Döngel Dünya, Babam Terzi Ben Çocuk, İletişim Yayınları, 2019, s.51
Deniz mercanı hakkında bilgi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Mercanlar
Zülfü Livaneli, Kardeşimin Hikâyesi, Doğan Kitap, 2013
Özdemir Asaf, Bütün Eserleri, Yapı Kredi Yayınları, 2021, s.45
Necati Tosuner, Sisli Ve Sonrası, Bir Kıza Söylenmemiş Birkaç Söz, YKY, 1996
Jose Saramago, Körlük, Kırmızı Kedi Yayınları, 2008
Robert Michael Ballantyne, Mercan Adası, İletişim Yayınları, 2.baskı, 2025
William Faulkner, Döşeğimde Ölürken, İletişim Yayınları, 3.baskı, 2025
Wendy Harmer, İnci Peri ve Büyük Hala Garnet, Çakıltaşı Yayıncılık, 2011
Vüs’at O. Bener, Havva, Yapı Kredi Yayınları, 2018, s.24

Merhaba Sayın Alp,
Vakit ayırıp okumuş olmanız ve değerli düşünceleriniz için teşekkür ederim.
Saygılarımla,
Tülay SUSTAM
Tüm dünya edebiyatından eserlerin de referans gösterildiği çok derin, akademik bir tanıtım olmuş, kutluyorum👍👏