Ruhun Koku Kavanozu

Odanın köşesindeki eski çeyiz sandığı mimari bir imkânsızlıktı. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir ceviz gövdesi, tozlu bir kapak ve paslanmış bir kilit görünürdü. Oysa kapağı açıldığı an, odanın metrekarelerle ölçülen rasyonel gerçekliği sessizce parçalanır; yerini fizik kanunlarının işlemediği başka bir boyuta bırakırdı. Elias kapağı kaldırdığında yüzüne vuran şey tozdan ziyade, yüzyıllık bir rüzgârdı. Bu rüzgâr, kapalı kalmış yılların, yaşanmamış heveslerin ve unutulmaya yüz tutmuş sözlerin ağırlığını taşıyordu.

Sandığın içine baktığında, dibi olmayan karanlık bir boşluk yerine, ucu bucağı seçilemeyen devasa bir kütüphaneyle karşılaştı. Burası zamanın mimari bir yapıya büründüğü, anların raflara dizildiği sessiz bir mahzendi. Raflar boyunca dizilmiş binlerce cam kavanoz vardı. İçlerinde saklananlar, kitapların kelimelerle anlattığından çok daha derin bir suskunluğa sahipti. Elias, gerçekliğin eşiğinden tutup kendini o uçsuz bucaksız boşluğa bıraktı. Ayakları yere değdiğinde ürpermedi. Buraya yabancı olduğunu düşünmekten ziyade, garip bir şekilde geç kaldığını hissediyordu. Sanki bu sonsuz raflar, o daha doğmadan önce onun için hazırlanmış, ismini fısıldayan birer hafıza hücresi gibiydi.

Rafların arasında ilerledikçe birbirine karışan kokular havada asılı kalmış birer sis bulutu gibiydi. Hiçbiri keskin ya da baskın görünmüyordu. Hepsi yarım kalmış birer hikâye, hepsi eksik birer nota; tamamlanmayı bekleyen anlar gibiydiler. Elias, parmaklarını camların üzerinde gezdirdi. Bazı kavanozlar sıcaktı, sanki içindeki an henüz az önce yaşanmış gibi nabız gibi atıyordu. Bazıları ise buz gibiydi; çoktan vazgeçilmiş hayallerin soğukluğunu yansıtıyordu.

Elini titreyen bir cam kapağın üzerinde durdurdu. İçindeki bir ses durmasını söylese de merakı korkusunu dizginliyordu. Kavanozu araladığında yayılan koku, onu olduğu yerde sabitledi. Göğsünün ortasında, uzun süredir adı konmamış, düğümlenmiş bir duygu yavaşça çözülmeye başlamıştı. Bir adım geri çekildi. Bu yüzleşmenin ruhunu hafifleteceğini ummuştu; fakat içindeki o kadim ağırlık azalmıyor, yalnızca göğüs kafesinde yer değiştiriyordu. Nefesi düzensizleşti, yine de elini o raflardan çekmedi.

İlerledikçe bazı camların zamanın yüküyle çatladığını, bazılarının üzerindeki etiketlerin silinip isimlerin yok olduğunu fark etti. Dokunmadığı raflar bile ona yargılayan gözlerle bakıyor gibiydi. Çünkü burada saklananlar yalnızca bir ana ait değildi; o anın ardından gelen uzun, sancılı suskunluğu da içinde barındırıyordu. Zamanın kristalleşmiş hali, kırılgan ve bir o kadar da keskin duruyordu karşısında. Her bir kavanoz, sahibinin bir daha asla geri dönemeyeceği bir cenneti ya da kaçamadığı bir cehennemi temsil ediyordu.

Kütüphanenin gölgede kalmış, unutulmuş bir köşesinde daha sade duran bir cam kavanoz gördü. Eli bir süre havada asılı kaldı. Kapağı açarsa hayatının bir daha asla eskisi gibi olmayacağını biliyordu; lakin açmazsa bu boşluğun merakıyla hep eksik kalacağından da emindi. Kapağı çevirdi.

Önce taze kızarmış bir ekmek kokusu yayıldı odaya. Hemen ardından, eski bir yün cekete sinmiş tütün kokusu Elias’ın tüm duyularını esir aldı. Boğazı düğümlendi, dizleri sanki bir depremle sarsılır gibi titredi. Bu sadece bir hatıra sayılmazdı; yıllardır dokunmamayı, görmezden gelmeyi seçtiği bir zaman dilimiydi. Geri gelmeyeceği kesinleşmiş bir geçmiş, o camın içinde ilk günkü tazeliğiyle nefes alıyordu. Kokuyu içine çektiğinde, zamanın doğrusal akışı durdu; çocukluğu ve şimdiki anı aynı kavanozun içinde birbirine karıştı.

Camı yerine bıraktığında koku dağılmadı. Elias’ın tenine, ruhuna, kıyafetlerine sinmişti. Sandıktan çıkıp odasına geri döndüğünde acı bir gerçeği fark etti; onca zamandır bastırdığı o devasa ağırlık, bir duygudan ziyade, geri gelmeyecek bir zamana umutsuzca tutunma haliydi.

Oda bıraktığı gibiydi. Toz aynı yerde bekliyor, duvarlar aynı sessizliği yansıtıyordu. Elias kapağı usulca kapattı. Kilidi çevirmedi; o dünyaya giden yolun açık kalmasına izin verdi. Avuçlarını kokladı. Koku silinmemişti. Özlem de öyle. Zaman artık Elias için akıp giden bir nehir değil, avuçlarında taşıdığı o ölümsüz kokuydu.

NİLDEN İÇAĞASIOĞLU