Dostoyevski’nin bu kitabını uzun uzun seneler önce okumuştum. ‘Ölü Evinden Notlar’ bir cenaze evini anlatmıyordu elbet. Merhumun yaşadığı evde, ölüm vuku bulduktan sonraki 24 saat içinde yaşananlar ölü evinden notlar sayılıyorsa benim de diyeceklerim var.
Ölü evindeki ilk notlarımı 6 yaşında tutmaya başladım. Genç bir ölüydü, kadındı ve geriye ufak, tefek epey bir çocuk bırakmıştı. (Ölü evindeki havayı ağırlaştıran en önemli unsur ölünün yaşıdır. Genç ölümlerde evden çıkan bağırtılar güçlü olur. Hele ki ölen gencin annesi babası yaşıyorsa sesin şiddeti artıp, süresi uzar. Bu sese mutlaka bir öfke eşlik eder. Unutulmamalıdır ki her ölünün en az bir katili vardır. Katil zanlıları da muhtemelen evin diğer köşesinde bağırarak ağlıyor kendilerine katil diyenleri katil olarak suçluyordur. İster hastalık, ister kaza olsun hiç fark etmez ölen genci isteyerek ya da istemeyerek mutlaka biri öldürmüştür. Bazen suçlu bizzat ölünün kendisi de olabilir. ‘Bakmadı kendine’ kalıbı ölünün ölümü hak ettiğini anlatır.) Geride küçük çocuk bırakmak bir ölünün geride kalanlara yapabileceği en büyük kötülüktür. Çünkü ölü tam da ölmemiş geride büyük bir iz bırakmış olur ve herkes bilir ki ölünün çocuğu sağlarda ürperti yaratır. Ama zaten bahsettiğimiz evin en büyük konusu ölünün çocukları değil. Onlar bir köşede yemek yiyorlar bırakın yesinler…
Evde büyük telaş var. Yakın ve uzak akrabalar, komşular, arkadaşlar gözlerde yaşlar daha kurumamış mutfağın önünde bekleşiyorlar. Ocağın başına kim geçecek gerilimi başlamış belli ki. Blok blok margarinleri eritip unu kavuracak büyük ustalar birbirine diş gıcırdatıyor. Kutsal helvanın kavrulması herkese bırakılamaz. Ölüye yeterince yakın ve becerikli olmak ya da öyle nam salmak gerek. Neyse ki olay çok uzamıyor, herkesin kendi helvasını yapmasına izin vererek çözüyorlar bu işi. Herkesin ölüsü de helvası da kendine güzel. Mutfaktaki kaos helvayla bitmiyor elbet. Mutfak yangın yeri. Ölünün bin bir özenle sakladığı porselenlerini çıkarmışlar -rahmetli görse kurşuna dizerdi hepsini.- Kepçe aramak için, bütün tencereleri dağıtmışlar, kepçe önemli, aranır o lanet şey -hangi deliğe girdiyse artık- bir türlü de bulunmaz zamanında. Oysa ki ayran lazım. Çok acil ayran çırpmak gerek. Sene 85 yok öyle kutu ayranlar. Tencerede yapacaksın hop kepçeyle bardaklara. Ölü evinin yerli ve milli içeceği olan ayran hiçbir ortamda bu kadar itibar görmez. Helva ve ayran ikilisi varsa, o evde biri ölmeyi hak etmiştir. Yemek işi şimdiki gibi sistemli değil. İlk gün komşular besliyor evi, onlarda pişenlerden geliyor. Bazı komşuların yemeği yenilebilir gibi bazılarınınki tatsız tuzsuz. Zaten ölünün de hepsiyle ilgili bir yorumu vardı zamanında. Kimin yemeği yenir kiminki yenmez. Çocuklar yemeği yapan eli önceden soruyor. Ölü ölse de fikirleri hayatta.
Ölü evinin kokusu ağır… ev küçük, herkes sıkış tepiş, hava sıcak, ter, gözyaşı birbirine karışmış, bir de üstüne margarinin genzi yakan ağır kokusu… Margarin o zamanlar utanılacak bir yağ değil. Herkesin evinde bulunan, pilavın, yumurtanın baş eşlikçisi. Ne kokuyor, ne dokunuyor kimseye. Teyzelerin hastalıklarının en büyük sebebi kolesterol değil romatizma o zamanlar. Bu yaşlı kadınların asla çıkarmadıkları orlon yeleklerinin altında pişen memelerin yaydığı ağulu koku havayı hepten ağırlaştırıyor. Bakmayın ölüme çok yakın gibi durmalarına, daha çok helva yiyecekler. Geçmişte defalarca birilerini gömme törenine iştirak etmiş oldukları için ölüm ve sonrası hakkında en fazla söz söyleme hakkının da doğal sahipleri bu teyzeler. Öteki dünya, gerçek dünya diye adlandırdıkları ölüler alemiyle ilgili bilgilerini satır aralarında paylaşıyorlar. Akıllarından kendi cenazeleri geçiyor mu bilinmez. Her düğünün gelini, her cenazenin ölüsü olmak hepimizin hayali değil mi? Teyzeleri de bırakalım minderlerde helvalarını yesinler… Yeni gelenler var… Ellerinde Kuran’la komşular nihayet evdeler. Bir çeşit misyonerlik faaliyeti içerisinde olan bu komşular ölü için gerçek bir sevap işleyecek olmanın gururunu yaşamaktalar. Ölümü Allahın buyruğu olarak gördükleri için şu zamanda yapılacak şeyin boş yere ağlamak değil Yasin okumak olduğu konusunda net bir fikre sahipler. Ortamdaki en soğukkanlı kitle şüphesiz ki bu iğne oyalı bembeyaz uzun baş örtülüler. Komşular ikiye ayrılır: yemek getirenler ve Kuran okuyanlar olarak…
Ölü evi dediğin bir yemekhanedir eni sonu. Hayata kaldığımız yerden devam ediyoruz, seninle beraber ölmedik, akıştayızı anlatmanın en iyi yoludur yemek yemek. ‘Önce kadınlar ve çocuklar’ klişesi burada sökmez. Önce erkeklerin karnı doymalı. Yaşam pınarının sahibi olan cinsin doyması hayati öneme sahip. Belki de bunun farkında oldukları için pek ağladıkları görülmez. Ağlasalar da uzun sürmez, çabuk kesilirler. Ağızlarına tutuşturulan sigarayla onlara erkek oldukları hatırlatılır derhal. Bu kitle yemekten sonra kümeleşir ve mümkünse evin dışına taşarlar, evin ağır havası hayatta olduklarını unutturabilir. Bu büyük tehlikedir hayatı akamete uğratabilir. Derhal kaldıkları yerden devam etmeleri gerekir. Hafiften gülümsemeler, takılmalar başlar, ölümü hatırlatacak her şeyi evde bırakmışlardır ne de olsa.
Ve hava kararmaya başlar, yavaş yavaş bir hareketlenme görülür evde. İlk kalkanın arkasından biz de çıkalım seninle diyenlerin sesleri birbirine karışır. Kapıdan çıkan ferahlar ve hızlı adımlarla uzaklaşır o alacakaranlık kuyudan… Aile ve bir iki yakın akraba kalana kadar birer birer azalır kalabalık. Ölünün bıraktığı boşluğa yer açarlar giderek. Her şey de bundan sonra başlar zaten.
Yıldız Ovacık

Yas en zorudur meselelerin. Hakkını verememekten korkar kişi. Kaleminden dökülen sözcükler , insanın yüreğine akıyor ve kanatıyor. Yüreğinize, kaleminize sağlık🥰
Kepçe önemli…Her cümlesine bayıldım… müthiş gözlem yeteneğin ve kendine özgü dilin ile hüzünlü bir zaman dilimini harika anlatmışsın. Pişen memeler…Akıştayız😉
Çok anlamlı, derin bir bir anlatı. Kaleminize sağlık…Yüreğinize sağlık❤️
Güzel, gerçekçi bir öykü👍👏