Bebek’te, İstanbul Boğazı’na hâkim, ağaçlarla kaplanmış bir tepede müstakil bir ev. Tepedeki konumundan ötürü, şehirdeki türdeşlerinin büyük çoğunluğundan farklı şeyler duyumsuyor. Denizi görüyor örneğin. Üzerindeki gemilere aldırmadan, bin yıllardır yaptığı gibi, kendi yolunda akan denizi. Kış aylarında koca koca binalara çarpsa da yılmadan esmeye devam eden hırçın rüzgâr dört tarafından titretiyor evi. Ev, şehir merkezindeki evlerin aksine, tencere tava seslerine, aidat hırgürüne tanık olmuyor. Penceresinden içeri komşu dükkândan rahatsız edici mutfak kokuları girmiyor.

Ünlü hukuk profesörü Haldun Bey ailesiyle birlikte bu evde yaşıyor. Yaz aylarından birinde bir pazar günü sabah saatlerinde ailesiyle salonda kahvaltı ederken Haldun Bey’in telefonu çaldı.

“Haldun Bey ile mi görüşüyorum?”

“Evet, buyurun benim.”

“Merhaba, Haldun Bey. Ben AHD Haber Kanalından arıyorum. Biliyorsunuz, kanalımız ülkemizdeki az sayıdaki muhalif kanaldan birisi. Canlı yayında halkımız tarafından büyük beğeniyle izlenilen siyasi tartışma programları yapıyoruz. Önümüzdeki Çarşamba günü popüler sunucumuz Ömer İzletir tarafından sunulacak olan programımızda “Ülkemizde hukuk devletinin yokluğu” konusunu tartışacağız ve siyasi iktidarın son dönemdeki hukuk devletine uymayan uygulamalarını değerlendireceğiz. Sadece ülkemizde değil, dünya çapında da önde gelen anayasa hukuku alimlerinden biri olan sizi de programımıza davet etmek istiyoruz. Ne dersiniz?”

“Davetiniz için çok teşekkür ederim. Onur duydum. Ancak siyasi tartışma programlarına prensip olarak katılmıyorum. İyi çalışmalar dilerim.”

Telefonu kapatan Profesör Doktor Haldun Bey kahvaltı masasından kalkarak mutfağa yöneldi. Kahvaltı masasında eşi ve oğlu ona eşlik ediyordu. Mutfakta buzdolabından tabağına karpuz koyarken salona doğru seslendi,

“Nazlı’cım, Alper’cim, biliyorum sizi ikna edemedim ama kahvaltıda karpuz gerçekten çok iyi gidiyor. Size de biraz koyayım mı?”

Salondan ses çıkmadı. Haldun Bey gülümseyerek salona döndü.

“Cevaplanmayacak kadar gereksiz bir soru mu sordum? Karpuz istemediğinizi söyleyebilirdiniz.”

Karpuzdan bir parça ağzına attıktan sonra kahvaltı masasına geri oturdu ve eşiyle oğlunun son derece kızgın bir biçimde ona baktıklarını gördü.

“Yine mi aynı mesele?” dedi.

“Evet Haldun’cum, aynı mesele” dedi Nazlı Hanım. “Ben gerçekten neden televizyona çıkmadığını anlayamıyorum. Her gelen daveti reddediyorsun. Olan bitene nasıl sessiz kalabiliyorsun? Tam da senin uzmanlık alanını ilgilendiren bir konuda neden çıkıp iktidarı eleştirmiyorsun?”

“Annem haklı babacığım”, dedi Alper, “ben dün bütün gün yürüyüşe katıldım, derslerime girmedim. Arkadaşlarım da soruyor, baban profesör, Harvard Üniversitesinden doktorası var, neden iki çift laf etmiyor diye.”

“Yoksa siyasi olarak iktidara karşı değil misin artık?” diye sordu Nazlı Hanım sesini yükselterek ve hayret dolu gözlerle. Haldun Bey’in zihnine bir an “evet değilim, desem mi? Bana hoşgörü gösterip göstermeyeceğini test etsem mi? Bunca yıllık birlikteliğimizi bir kenara atar mı? O iktidarı destekleseydi ben ne yapardım? Her şey nasıl buna bağlı olabilir? Nazlı’nın bu sabah yaptığı sucuklu yumurtanın tadı değişir mi?” şeklinde sorular üşüştü ancak eşini test etmemeyi kararlaştırdı.

“Bunu bana nasıl sorabiliyorsun Nazlı?” dedi. “İktidara karşı olmazsam sizlerin yüzüne nasıl bakarım ben? Hocalarım, dostlarım ne düşünür? Paylaştığımız değerlere ihanet edebileceğimi nasıl düşünebiliyorsun?”

“O zaman neden televizyona çıkıp bu değerleri savunmuyorsun?”

Haldun Bey “Sanırım artık bir açıklama yapmam gerekiyor, kaç defadır soruyorlar. Kapansın artık bu konu. Pazar pazar da bana hukuk anlattırıyorlar ya… Hem de ben tam karpuzumu yerken.” diye düşündükten sonra “Çünkü ben aynı zamanda bir bilim insanıyım ve hukuk devleti diye bir şey yok da ondan!” dedi.

Eşi ve oğlu aynı anda, “Nasıl yani?” diye şaşırdılar.

“Bu kanal benden “Türkiye’de hukuk devleti yok” dememi bekliyor. Bakın, bana göre, hukuk devleti teorik bir kavram olarak bir gerçeği ifade etmiyor. Biliyorum muhalif kanallarda sürekli “ülkemizde hukuk devleti yok” deniliyor ve iktidarın uygulamalarına karşı muhalefetin geliştirdiği en önemli söylemlerden birisi iktidarın “hukuk devletinden uzaklaşmış” olması. Az önce davet edildiğim program da hukuk devleti diye bir şeyin var olduğunu varsayıyordu ve iktidarı hukuk devletine uymaması bakımından eleştirmemi bekliyordu benden. Oysaki teorik olarak durum çok daha komplike.”

“Ne gibi?”

“Hukuk devleti tezi, hukuk kurallarının açık ve anlaşılır olduklarını, sanki yorumlanmaya muhtaç değillermiş gibi otomatik olarak uygulandıklarını ileri sürüyor. Yani yasa neyi emrediyorsa o hukuktur diye kabul ediyor. Eğer yasanın ne dediği net olmasaydı, hukuk tarafından yönetilmezdik. Oysaki yasalar soyut bir dille yazıldıklarından zannedildiği gibi net değiller. Bu nedenle gerçekte hukuk değil, o yasaları yorumlayan hukuk uygulayıcıları (yani hakimler, savcılar, memurlar) tarafından yönetiliyoruz.”

“Olur mu canım öyle şey, hukuk kuralları hukuk uygulayıcılarını sınırlandırmıyor mu?” diye sordu Nazlı Hanım.

 “Hukuk kuralları yorumlanmaya muhtaçlar. Yani yasanın neyi emrettiği hukuk uygulayıcılarının onu nasıl yorumladıklarına bağlı. Ve bir sürü konuda hukuk uygulayıcıları arasında görüş birliği yok. Bir grup hukuk uygulayıcısı yasayı belirli bir şekilde yorumlarken, başka bir grup başka türlü yorumlayabiliyor. Sadece ülkemizde değil, tüm dünyada durum böyle.”

“Nasıl yorumlayacaklarını nasıl belirliyorlar?” diye sordu Alper.

 “İşte sıkıntı da buradan kaynaklanıyor… Hukuk birbiriyle çatışan değer ve çıkarları barındırıyor. Örneğin aynı anda hem bireysel özgürlükleri hem de toplum ahlakını korumaya çalışıyor. Bu değerlerin çatıştığı bir davada mesela, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, muhafazakar bir hakim toplum ahlakı lehine yorum yaparken, özgürlükçü bir hakim bireysel özgürlükler lehine yorum yapabiliyor. Yani farklı yorumlar farklı değer ve çıkarları korumaya yönelik. Ve hukuk camiasınca kabul edilen yorumlama ve akıl yürütme teknikleri aynı konuda farklı yorumlara izin veriyor. Öyle büyük sorunlarla ilgili olmasına da gerek yok. Kiraya veren ile kiracı arasındaki bir uyuşmazlıkta da bunlardan birinin ya da diğerinin lehine olacak şekilde yorum yapılabilir.”

“Bir örnek verebilir misin lütfen?”

 “Tabii, örneğin, yasa, kiracının kiraladığı evden kira sözleşmesinin süresi bitmeden önce ayrılabileceğine, teknik tabirle evi kiraya verene “geri verebileceğine” ilişkin bir madde içeriyor. Hukukçular da kiracının evi ne zaman geriye vermiş sayılacağı konusunda farklı görüşler ileri sürüyor mesela. Bir grup hukukçu, kiracının evden ayrıldıktan sonra evin anahtarlarını kiraya verene teslim etmesini geri verme olarak yorumlarken, bir başka grup kiracının anahtarları vermesinin şart olmadığını, evi yalnızca terk etmesinin evi kiraya verene geri verdiği anlamına geldiğini ifade ediyor.

Kısacası, hukuk devleti kavramı bir gerçeği yansıtmaktansa iktidarı eleştirmek için ideolojik bir slogan olarak kullanılan bir kavram. Siyasi bir araç yani, anlatabiliyor muyum?”

Nazlı Hanım ve Alper Haldun Bey’in söyledikleri üzerine sessizce düşündüler. Kafaları karışmıştı.

Bir süre sonra Alper, “Peki, hukuk devleti kavramını kullanmazsan olmaz mı? Yani iktidarı hukuki açıdan eleştirmenin başka bir yolu yok mu?”

“Var elbette, dedi Haldun Bey. “Hukuk devleti diye bir şeyin olmaması hukuken problemli olmayan yorum ve uygulamalar yoktur anlamına gelmiyor. Benim anlayışıma göre hukuk camiası tarafından meşru ve geçerli kabul edilmeyen akıl yürütme ve yorumlama tekniklerine dayanan uygulamalar hukuka aykırıdır. Örneğin, varsayalım bir kaymakam bir boşanma kararı vermiş olsun. Kaymakamın böyle bir karar vermesi hukuken savunulamaz ve böyle bir uygulama hukukçular içinde taraftar toplayamaz. Bildiğiniz gibi boşanma kararını hakim verir, kaymakamın böyle bir karar vermesi tartışmasız biçimde hukuka aykırı olur.”

Nazlı Hanım kaşları çatık bir şekilde, “E tamam işte, hukuk devleti kavramını kullanmadan eleştir sen de iktidarı.”

“Siyasi tartışma programları buna izin vermiyor Nazlı’cım”, dedi Haldun Bey, “ağzımdan “ülkemizde hukuk devleti yok” ifadesini cımbızla almaya çalışacaklar. Ben de kendimi tutamayıp aslında hukuk devleti kavramının bir gerçeği ifade etmediğini söyleyeceğim. Böyle yaparsam bu sefer “ünlü profesör Haldun Bey hukuk devleti diye bir şey zaten yoktur dedi” diyecekler. Bu da iktidarın işine yarayacak ve muhalefetin söylemini yıpratacak. Çünkü muhalefetin bu konudaki itirazlarının aslında dayanaksız olduğu söylenebilecek. İşte buna sebebiyet vermek istemiyorum”

Nazlı Hanım sesini yükselterek, “Hukuk devletinin gerçek olmadığını söyleme canım sen de! Bu kadar doğrucu olmak zorunda mısın? Hem, sen kendi dostlarına, hocalarına bu kadar bağlıysan ve muhalefete yakın hissediyorsan, neden sahip olduğun unvanı siyasi olarak kullanmıyorsun?” dedi.

“Beni tanımıyormuş gibi konuşuyorsun, doğruculuk bilim insanı olmanın en önemli yanlarından biri. Ben doğruları söylemekle mükellefim. Bu siyasi tartışma programları halkın anlayacağı dilde, slogansı, basitleştirilmiş ifadeler bekliyor katılımcılardan. Bir akademisyen olarak bunu yapamam. Hakikat siyasi tartışma programlarında açıklanamayacak kadar komplike. Ha, diyelim programda bana yeterince fırsat verdiler, ben de teorik görüşlerimi açıkladım. Böyle bir durumda da, dediğim gibi dostlarıma ihanet etmiş olurum. Teorik açıklamalarımla onların siyasi pozisyonunu zayıflatmak istemiyorum. Anladınız mı şimdi?”

Birden Haldun Bey’in aklına hukuk haricindeki uzmanlık alanlarında da uzmanlar arasında görüş birliği olmayabileceği geldi. İrkildi. Birkaç ay önce boynunun arka tarafında çıkan büyükçe bir bezeyi gösterdiği doktor endişe etmemesi gerektiğini söylemişti. Ya yanılıyorduysa doktor? En iyisi bezeyi başka bir doktora da göstermekti. Peki ya hangisine güvenecekti?

Bu sırada Nazlı Hanım kızgın bir ifadeyle “Peki, canım, hiçbir şey yapma, karpuz yemeye devam et!” dedi.

Haldun Bey kafasındaki düşünceleri dağıttıktan sonra gülümseyerek “Karpuz koyayım mı biraz sana da?” diye sordu.

Artun Mimar