Rıza’yı belediye binasının önünde tanıdım.
Boş bir boya kutusunun üzerine çıkmış, kendinden emin bir sesle belediye başkanlığına adaylığını ilan ediyordu. Dinleyen pek yoktu ama o zaten dinlenmek için konuşanlardan değildi. Otuzlarının başındaydı; bir elli boylarında, kıvırcık saçlı, uzun sakallı, gözleri dünyaya biraz kısık bakan bir adamdı. Üstüne ne bulduysa kat kat giymişti. Dış kıyafetinde boya lekeleriyle kahve izleri birbirine karışmıştı. Bazen kovboy şapkası takar, bazen sivri burunlu çizmeler giyerdi; sanki her gün başka bir hayata uyanıyordu.

Elinde çoğu zaman biri yanmış, diğeri yarı yanmış iki sigara olurdu. Nerede yaşadığını, kimsesi olup olmadığını kimse bilmezdi. Ama Rıza’nın kendince bildiği bir düzen vardı. Kendi evreninde, yolunda giden bir hayat.

Birini gördüğünde mutlaka aynı soruyla selamlardı:

“Abi naber ya? Sigaran yanıyor mu?”

Bu soru sandığımızdan genişti. Kimi zaman “Hayat sana iyi davranıyor mu?” demekti, kimi zaman “Eve gidince seni bekleyen biri var mı?” Çok nadiren de gerçekten sigara istemek anlamına gelirdi. Rıza, kelimeleri yerinden oynatmayı severdi; her cümlesinin içinde başka bir cümle saklardı.

Bir süre sonra onu banka önünde gördüm. Elindeki madeni paraları cebinde şıngırdatıyor, kendi kendine söyleniyordu. Neden kızgın olduğunu sorunca, büyük bir ciddiyetle anlattı:

“Ablacığım, az önce bankaya girdim. Birkaç milyon bozuk para çekecektim. Güvenlik almadı içeri. “Burası benim babamın bankası,” dedim, galiba beni tanımadı. Ben onu işten atardım ama ekmeğiyle oynamak istemedim.”

Rıza’nın adalet duygusu kendinceydi; tuhaf ama tutarlı, sert ama merhametli.

Bir başka gün, meyve tezgâhının arkasında rastladım ona. Satıcı kısa bir süreliğine tezgâhı ona emanet etmişti. Döndüğünde öfkeliydi:

“Yokluğumda muzun yarısını dağıtmış!”

Rıza başını öne eğmişti.

“Ben satmadım ki, istediler verdim. Bak, cebimde para yok.”

Cömertliği hesapsızdı. Sahip olduklarını değil, sahip olabileceğini dağıtırdı.

Yanımda müzmin bekâr arkadaşım Neslihan varken yanımıza geldiği bir akşamüstü, gözleri gülerek baktı:

“Oo, bakıyorum sigaranız yanıyor. İşler yolunda!”

Aradan çok geçmeden Neslihan’a evlenme teklif etti. Uçak kiralamaktan, muhtarın evinde kalmaktan, sobayı yakmaktan söz etti. Gelinlik lafı açılınca birden ciddileşti:

“Gelinlik olmadan düğüne alırlar mı insanı?”

Neslihan gülüp geçti. Sonradan anladık ki, hayatta bir daha kimse ona evlenmeyi bu kadar ciddiyetle teklif etmedi.

Rıza’nın romantizmi aceleciydi ama sahiciydi; hayalleri büyük, planları birkaç saatlikti.

Sonra çay bahçelerinde masaları dolaştı, esnafla oturdu. İstenmediğini hissettiği anda sessizce çekildi. Kimseyi rahatsız etmedi, kimseden bir şey talep etmedi. Hayatla arasında görünmez bir anlaşma vardı sanki; o kimseye fazla yük olmaz, hayat da onu tamamen dışlamazdı.

Derken Rıza kayboldu.

Aradan yıllar geçti.

Bir gün parkta bir bankta otururken gördüm onu. İlk anda tanıyamadım. Üstü başı tertemizdi. Ayağındaki yeni boyanmış ayakkabılara bakıyor, kendi kendine gülümsüyordu. Elinde bir poşet vardı. Yanına oturdum.

“Rıza, ne haber ya? Sigaran yanıyor mu?”

Bana baktı, gülümsedi. Kafasını salladı.

“Sigarayı bıraktım. Acelem var. Yoğurt aldım. Bizimki mantı yaptı. Bekler şimdi. Akşama yemeğe gel.”

Arkasından baktım.

Rıza’nın sigarası,
hayatın tam ortasında,
gecikmeli de olsa
nihayet yanmıştı.

Özgül Ovacık