Nükhet Eren
Sabah çok erkendi. Saat altıya yaklaşırken ev henüz bütünüyle açılmamıştı. Dışarıdaki ışık, geceyle gündüz arasında kalmış o belirsiz saatti, eşyaların sınırları seçiliyor ama henüz gün başlamış sayılmıyordu. Uyanınca doğrudan kitabı elime aldım. Epeydir yanımda duran, kalınlığıyla da kendini hissettiren Avunamayanlar. Daha başlarındaydım. Sayfaların içinde ilerledikçe romanın hemen olayı anlatmadığını, bir yerden ötekine giderken zemini hafifçe kaydırdığını yine fark ettim. Kazuo Ishiguro bunu sık sık yapıyor. Okuru sarsmadan, yüksek ses çıkarmadan, neredeyse doğal olarak akan konuşmanın içinden geçirerek mekânı değiştiriyor. Binilen asansörde birkaç dakikada bitmesi gereken karşılaşma uzuyor, biri ötekine hayatının ayrıntılarını anlatıyor, otelin koridorları konuşmaların içinden kuruluyor. Anlatıcı sokakta yürürken başkasının zihnine giriyor, yalnız geçiş hissedilmiyor, sanki zaten baştan beri oradaymış gibi.
Romanın içindeki çocuk, Boris, beni erken yakaladı. Bir çocuğun varlığı bazen bütün romanın ağırlığını başka yere taşır. Kimin kimi koruduğu, kimin kime ait olduğu, söylenmeyen o sorumluluk duygusu, daha ilk sayfalarda kendini belli eder. Bunu severim. Çünkü roman yalnızca büyük olaylarla değil, çocuk karakterin sessiz varlığıyla da yön değiştirebilir. Yine de kitabın sezilen yükü vardı, sürekli ertelenen bir şeyin yükü. Taşıyıcının geleceği söyleniyor, hazırlanmakta olduğu anlatılıyor, alt kattaki yukarıdakini tarif ediyor: şimdi saçını tarıyordur, birazdan iner, böyle gelmez. Sanki sahne kuruluyor ama perde açılmıyor. Bunun sinemaya yakınlaşan yanı olduğunu düşündüm. Ishiguro’nun birçok romanının sinemaya aktarılabilmesinin nedeni burada olabilir. Dil geriye çekiliyor, hareket görünür oluyor.
Sonra kitabı bıraktım. Mutfakta çay suyu kaynıyordu. Geceden haşladığım armutlar aklıma geldi. Tarçın kokusu hâlâ mutfağın her yerinde kalmış gibiydi. Elma kompostosunun üstüne ne koysam diye düşünürken, nar tanelerini buzluğa koyup koyamayacağımı sormuş olduğumu hatırladım. Günlük hayat bazen hiç küçümsenmeyecek kadar yoğun oluyor. Hangi meyve nasıl haşlanacak, hangi baharat ne zaman girecek, hazırlanan tabağın üstüne ceviz serpmek bile bir karar. Eskiden bunları yalnızca iş sayardım, şimdi her şey bir ritim oluşturuyor. O sırada fonda Purgatorio vardı. On beşinci kantoyu ikinci kez dinledim. Aynı kanto ikinci kez duyulunca ses değişiyor. İlkinde olaylar geliyor, ikincisinde seslerin ağırlığı kalıyor. Özellikle kısa konuşmalar. Cezasını çeken ruhun beş on dizede bütün hayatını açması.
Gün içinde konuşmalarımız başka yerlere gitti. Önce yapay zekâdan söz ettik. Claude ile ChatGPT arasında sınır meselesi açıldı. Birinin daha erken durduğu, ötekinin daha açıklayıcı ilerlediği söylendi. Ben bunu doğrudan teknik ayrım gibi değil, ahlâk sorusu gibi düşündüm. İnsan ilk kez kendi yaptığı zekâya durmayı öğretmeye çalışıyor olabilir miydi? Sonra bunu Dante’ye bağladım. Ulysses sınırı aşmıştı, bilmek istemekten vazgeçmediği için. Şimdi makineler için sınır konuşuluyordu. Günümüzde aklın sınırından yapay zekânın sınırına geldiğimizi söyledim. Bu cümleyi söylerken fark etmeden günün ekseni kurulmuştu.
Ardından sevgiye geldik. Araf’ta Vergilius Dante’ye sevgiyi anlatıyor, on yedinci kantoda. Doğal sevgi her zaman hatasız, diye başlıyor. Tanrı sevgisi. Asıl sorun akli sevgide, ruhsal sevgide ki sapabiliyor, hata yapabiliyor. İki türlü sapma var: yanlış hedefe yönelmek ya da yanlış ölçüyle sevmek. Birincisinden kibir, kıskançlık, öfke çıkıyor. İkincisi yani yetersiz sevmek tembelliğe, aşırı sevmek açgözlülüğe, oburluğa, şehvete taşıyor. Bugün de aynı şey. Bilgiyi aşırı sevmek, hızı, görünür olmayı, kontrolü. Sosyal medyanın yarattığı sayı duygusu tam da burada duruyor. Yazım yayımlandı bugün, paylaşmadım. Doksan kişi görmüş. Doksan sayısı küçük görünüyor, zaman artık sayıya başka gözle bakıyor. İnsanların birbirini önce takipçi sayısıyla ölçtüğü bir dönemde, yazının kimde kaldığını ölçmek mümkün değil. Üstelik artık yalnız insanlar konuşmuyormuş. Bot hesap denilen bir şey varmış. Bot hesap lafı sürekli önüme geliyor ama ne olduğunu doğrusu tam bilmiyordum. Sonunda öğrendim. Bazı cümlelerin ardında önceden kurulmuş yazılım, algoritma olabiliyormuş. Ansızın etrafımızda Dante’nin adsız ruhları mı dolaşıyor diye düşündüm. Ses var, iz var, ama etten kemikten değiller. Vücut ağırlıkları yok, yerçekiminde değiller.
Sabah altıda açılan kitap, mutfakta kaynayan su, gazete yazısının paylaşılmaması, Komedya’dan kantolar, çocuk karakter, yapay zekâ tartışması. Gün böyle doluyor. Sonra akşam olunca, bütün bunların bir metne dönüşüp dönüşmediğini düşünüyorsun. Belki çoktan dönüşmüştür.

Tam da günden, yaşamı sorgulayan bir gün, sağlıcakla daim olsun👍👏
Gün güzel, Ishiguro’yla uyanılan Dante’nin sevgi kavramıyla devam eden güne dair kıymetli hocamın yazısını okumak ayrı güzel. Teşekkürler.
Dopdolu bir gun.
Ne guzel bir gun