Solgun kış güneşi, toz bulutlarını keskin ışık huzmelerine dönüştürerek stüdyonun arka odasına saplar. Işık, asırlık ahşap zemindeki her çatlağı, her toz zerresini suçüstü yakalanmış birer tanık gibi açığa çıkarır. Yüksek tavanlı, ahşap zemini tozlu bu eski bir fotoğraf atölyesinde çalışırım. Ben Alaz. Yirmi yedi yaşındayım ve burası benim krallığım: Restorasyon Atölyesi. Zamanın yüzlerde bıraktığı yalanları kazıyıp, altındaki asıl ifadeyi bulmakla mükellefim.

Masamın üzerinde duran, 1940’lara ait devasa boyuttaki gri tonlu aile fotoğrafı iki gündür tek uğraşımdır. Kâğıdın lifleri gevşemiş, kimyasalların sızmasıyla oluşan kahverengi oksidasyon lekeleri yüzleri maskelemiş. Fotoğrafta beş kişi var: ciddi bir baba, dantelli elbisesiyle zarif bir anne, iki küçük kız çocuğu ve en sağda, grubun geri kalanından bir uçurum kadar uzak duran o erkek figürü. Adamın yüzü, tam göz hizasında biriken yoğun bir lekeyle örtülmüş; sanki kader, tam da orada bir sırrı saklamak istemişti.

O gün ilk seansı bitirdim. Hasarlı tabakayı titizlikle temizledim, kâğıdı sabitledim. Ancak ertesi sabah atölyeye girdiğimde, rasyonel zihnimi felç eden o görüntüyle karşılaştım. Erkek figürünün duruşu değişmişti. Dün kolları iki yanındayken, bugün sol eli ceketin iç cebine doğru milimetrik bir kavisle kaymıştı. Ceketin katlanma çizgisi, kumaşın ışıktaki gölgesi bile farklıydı. Gözlerimi kıstım, büyüteçli gözlüğümü taktım; bu bir yanılsama olamazdı. Fotoğraf, donmuş bir andan ibaret değildi; kendi içinde sessiz, derinden bir akışı vardı.

Akşam atölyeden çıkmadım. Karanlıkta, masanın karşısındaki sandalyeye oturdum. Sessizliği yalnızca uzaktan geçen bir trenin raylardaki uykulu iniltisi bozuyordu. Gözlerim fotoğraftan ayrılmıyordu. Gece yarısını geçtiğinde, sensör ışığının yarattığı loşluk fotoğrafı tek bir spot gibi aydınlatıyordu.

Bir an, sandalye inleyerek gıcırdadı. Sırtımı dikleştirdim. Figür hareket etti. Bu kez anlık bir değişim değil, yavaş ve zincirleme bir kaymaydı. Baş çok hafif sola döndü; sağ omuz, sanki görünmez bir kederin ağırlığını taşıyormuşçasına çöktü. Ve dün cebine attığı sol eli, ceketin içinden bir şey çıkarıyormuşçasına duraksadı. Kalp atışlarım kulaklarımda yankılanırken, büyüteç camının yansımasında kendi yüzümle göz göze geldim. Korku, bir restoratörün neşteri kadar keskinleşmişti.

Titreyen ellerimle fotoğrafı çerçevesinden ayırdım. Kalın karton desteğini çevirdim. Arka yüz tamamen boştu; hiçbir yırtık, hiçbir müdahale izi yoktu. Sadece sol alt köşede, kurşun kalemle çizilmiş, bir vasiyet kadar cılız o şekli gördüm: Bir anahtar deliği.

Atölyeyi baştan sona taradım. Yıllardır görmezden geldiğim, paslı menteşeli eski ecza dolabını zorlayarak açtım. İçerideki koku; eski kimyasallar, toz ve uzun sürmüş bir bekleyişti. En arkada, duvara sinmiş küçük bir kırmızı kadife kese buldum. Parmaklarımda buz kesen bu keseyi açtığımda içinden, fotoğraftaki çizime birebir benzeyen pirinç bir anahtar düştü. Üzerinde tek bir harf kazılıydı: “Z”.

Anahtarı alıp masaya döndüm. Merceği o lekeye, adamın yüzüne odakladım. Çözücü maddeyle lekeyi kaldırdığım an, gerçek bir tokat gibi çarptı yüzüme.

O, bir yabancı değildi.

Yıllardır ismini anmadığım, yüzünü unuttuğumu sandığım babamın, tam da benim yaşlarımdaki haliydi bu. Omuzlarının o bildiğim yenik düşüşü, ceketinin yakasındaki o çocukluğumdan kalma düzensizlik… Sanki zamansız bir boşluktan bana bakıyor ve onlarca yılın sessizliğini tek bir taleple bozuyordu: “Beni gör.”

Anahtarı fotoğrafa yaklaştırdığımda pirincin soğukluğu kâğıda değil, doğrudan ruhumdaki bir çatlağa değdi. Ucunu fotoğrafın kenarına dokundurduğum an ince, kristalize bir çıtırtı duyuldu. Oda birden, bir kış mezarlığı kadar soğudu.

Masadaki lambanın titrek ışığında yere düşen gölgeyi fark ettiğimde nefesim kesildi. Gölge bana ait değildi; benim duruşuma uymayan, ceketi omuzlarından dökülen ve yıllar önce kaybettiğim bir adamın kamburunu taşıyan o yabancı gölge, tam arkamda öylece duruyordu.

NİLDEN İÇAĞASIOĞLU