Ev soğuk ve karanlıktı. Aldığı uyku hapı işe yaramamış, gecenin ortasında gözlerini açmıştı, etrafına bakındı; odada yalnızca pencereden süzülen soluk ışıklar vardı. Kalktı, mutfağa gitti ve bir bardak su içti. Sersem gibiydi ve başı dönüyordu. Birden kalbi sıkıştı. Gerçek, yeniden aklına düştü. Arda’yla her şey bitmiş, boşanmışlardı. İlk aşkıydı ve birbirlerini çok sevmişlerdi. Ailelerinin bu evliliğe karşı çıkmasına rağmen evlenmişlerdi.  

Son zamanlarda her gece kabus görüyordu. Kabuslarında hep farklı evlerde, bir merdiven ya da bir kapı arıyordu. Bu gece de tanımadığı bir evdeydi, yangın merdivenlerinden kaçmaya çalışıyor ama merdivenin sonu gelmiyordu. Uyumak onun için bir kaçış olmaktan çıkmıştı. Bir haftadır yatağından çıkmamak için kendine çeşitli sebepler bulmuştu. Hayatın tüm renklerini kaybetmiş gibiydi, ne dostlarını aramak, ne de eskisi gibi giyinip süslenmek istiyordu. Sadece bir boşluk vardı içinde, nerede değilse orada daha mutlu olacakmış gibi hissediyordu. Bir kırılma yaşanmıştı, bir dönüm noktası. Oysa bugüne kadar istediği gibi yaşadığını sanmıştı hep. Sevdiği adamla evlenmiş, dünyanın birçok ülkesine gitmiş, güzel yemekler yemiş, dostlar edinmişti. Sağlıklıydı da. Yine de anlamlandıramıyordu olup biteni.

Aynada kendisine baktı. Gözlerinin içerisinde, kendi hikayesi olmayan bir hikaye vardı. Bambaşka bir ülkenin yetim çocuğu gibi bakıyordu ona. Bu sabah uyandığında kalbi, bir adım daha ötesine gidemeyecek kadar ağırdı. Uzun bir yoldan gelmiş gibi yorgundu. “Tersine dönen saatler olsaydı keşke” diye içinden geçirdi. Yarınları beklerken, yarınlar çoktan olmuştu, bir şeylere geç kalmıştı. Oysa küçükken her şey mümkündü.

Çocukken aynanın ardında başka bir dünya olduğuna inanırdı. O zamanlar hayalini kurduğu dünyanın tam da içindeydi. Bugünse tekrar o aynanın ardındaki dünyaya daldı.

İşte karşısındaydı o küçük kız, hep oradaydı ama onu yıllarca ihmal etmişti. Varlığını unutmuştu. Kendi halinde, kendini oyalayabilen, dizlerini sürekli kanatan küçük bir kız. O zamanlar tek bir hayali vardı, büyümek. Büyükler gibi giyinmek, istediği zaman dışarı çıkmak, yalnızca sevdiği yemekleri yemek, okula öğrenci olarak değil öğretmen olarak gitmek, tek başına yaşamak istiyordu. Bir de bir kedisi olmalıydı. Çoğu zaman gölgesiyle oynar, bulutlardan şekiller çıkarır, ayna karşısında kendini izler, hayaller kurardı.

Bebeklerini sıra sıra dizer, her birine bir ad takar, öğretmencilik oynardı. Resimli sözlüğünü açar, öğrencilerinden birine bir sözcük sorar. Bilemediğinde onu azarlar, ama yine de her birini çok severdi. Hayallerinde, ilerde kocaman bir kütüphanesi olacaktı. Tüm duvarı kaplayan bir kütüphane. Öylesine sıkılıyordu ki, kendine türlü türlü oyunlar uydurup, hikayeler yaratırdı. Kardeşi yoktu ki onunla oynasın. Tüm oyunları gerçek olsun isterdi. Sık sık parkta bisiklet sürmeye kaçar, annesi onu eve çağırdığında kalbi kırılırdı. Mutlu olmasına mutlu bir çocuktu ama çocukluğunun tadını çıkarmak yerine büyümek için acele ediyordu.  

Gözleri dalgınlaştı, sonra kendine geldi. Ne ara  geçmişti bunca yıl, hiç anlamamıştı. Şimdi çocukken istediği her şeye sahipti ama bir şeyler eksikti. Çocukluğu yıllar içinde kaybolmuştu. Nasıl olduysa bugün o küçük kız aklına düşmüştü. Ne aradığını bilmeden, yıllarca onu aramıştı. Şimdi onu yeniden hatırlamış, onunla kısa bir zaman geçirmişti. Biraz olsun kendine geldi. Ona vermiş olduğu tüm sözleri yerine getirmişti, bunun huzuruyla doluydu, uzun zamandır bu kadar iyi hissetmemişti kendisini. Bir hastanın iyileşmesi gibi kalktı yatağından, giyindi, en sevdiği parfümü sıktı, makyaj yaptı, süslenip evden çıktı. Çocukluğunun gökyüzünün altında gülümsedi. Gece gündüz hikayeler uydurduğu günleri özlemişti.

Tülay Derici