Bu akşam artık son, bu akşam artık son, bu akşam artık son…
Bir yandan bu sözleri yüksek sesle tekrarlıyor bir yandan da yokuş yukarı, içi tepeleme yiyecek dolu, üç tekerlekli emektarını iteliyordu.
Aynı yolu aynı saatlerde kaç yıldır geçiyordu hatırlamıyordu bile. Geliş vakti her akşam aynıydı da dönüş zamanı değişirdi hep.
Her zamanki yerine geldi: Batakhanelere giden yol ile turistlerin fink attığı caddenin kesişme noktasına. Burayı memleketlisi bir akrabasından devralmıştı. Sokaktaki her köşe bildiğin dükkân gibi işlem görüyor, alınıyor-satılıyor-kiralanıyor-devrediliyordu.
İstanbul’da tutunabilmesi için amcası on ikisindeki Gül Bebek dediği tek kız kardeşini takasa vermişti. Annesiyle sessiz kalmışlar, itiraz edememişler, kız kardeşi boynunu büküp gözünde yaşlarla kaderine razı olmuştu. Başka türlü evlilik olduğunu, bir pilav tezgâhına takas edildiğini bilmeden otuz dokuz yaşındaki adamın koynuna girmişti süt kokulu kardeşi. Bundan dolayıdır ki ekmek teknesi bu tezgâh her daim içinin sızısı olmuştu.
Kardeşini verdikleri yetmemiş, bir de mahallenin kabadayıları ile uğraşmak zorunda kalmıştı. Baya baya hır çıkmıştı buraya tamamen yerleşene kadar amma velakin aşiretinin ona kol kanat germesi, el vermesiyle mafya bozuntusu tipler arkası olmayan garibanların üzerine çullanmaya gitmişlerdi de rahat nefes almıştı.
Arabasındaki pilavın tamamı bitip de yorgun argın, az biraz mutlu eve dönerken, fren niyetine kullandığı taşları her zaman aynı ağacın, gündüzcülere korunak olan asırlık çınar ağacının altına koyardı. 1 Mayıs, 29 Ekim gibi bayramlarda, maç olduğunda, kutlama kokusu aldığında gölgesine sığındığı ağacın altına koyduğu büyük taşları alıp tekerlerin önüne yerleştirirdi.
İşte çok şükür ki bir gece mesaisi daha başlıyordu. Hamarat adını verdiği emektarının alt kısmındaki sürgülü kapağı çekip kuytuda yer alan ispirto ocağını açtı. Ezbere hareketlerle en kısığa getirdi. Plastik tabak, kaşık-çatal ve kolonyalı mendiller ile para kutusunu camekânın üstüne dizdi. Su ve ayranların olduğu buzluğu yere indirdi. Tezgâhın arkasına iple bağladığı taburesini çözdü. Yorulunca oturmak üzere ağacın altına yerleştirdi.
Nohutlu pilav yığınına, anasıyla birlikte bütün gün haşlayıp didikleyip bir köşeye yığdığı tavuk parçalarına baktı. Artık servise hazırdı. Müdavimlerinden “erkenciler” dedikleri daha yerine yerleşip bismillah demeden karşıdan ona doğru yaklaşıyorlardı.
“Siftah bu gece bunlardan, kazancımız bol olsun!” diye mırıldandı yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirip onlara el ederken.
Ne sipariş edeceklerini ezbere bildiğinden tabakları hazırlamaya koyuldu. “Birazdan yoğunluk başlar.” dedi kendi kendine. Cumartesi gecesi olduğundan nohutlarını da tavuklarını da bol tuttuğu pilavını hafta içi yaptığının iki katı hazırlamışlardı anasıyla beraber.
Yanındakilerle konuşmasından sadece adını öğrenebildiği, kimin nesi kimin fesi olduğunu bilmediği Kayıhan Bey de gelirdi bu gece. Düşünmesi bile yetmiş, kalbi pır pır atmaya başlamıştı. “Onun gelişi sabah üçü bulur, o zamana pilav bitmese bari!” diye iç geçirdi caddedeki kalabalığa bakarak.
Hiç unutmuyordu onunla ilk karşılaştıkları anı. Cumhuriyet Bayramı kutlamaları var diye o gün erken hazırlanmış, hava kararmadan yerine yerleşmişti. Anasıyla her zamankinden fazla yorulmuşlardı. Normal günlerdeki kazancı anca evi döndürüyordu da bayramdı seyrandı yoğun günlerde kazandıklarını kız kardeşi için biriktiriyordu.
Ağzı var dili yok “gardaşı”ndan hiç şikâyet duymasa da, sekiz oğlandan sonra dünyaya gelen biricik Gül kardeşinin, koca evinde itilip kakıldığını, dayak yediğini anasının gizli saklı ağlamalarından hissediyor, sağdan soldan kulağına da geliyor ama bir şey yapamıyordu işte. Hayırsız eniştesi oğlan doğuramadı diyerek Gül’ün üzerine on ikisinde süt kuzusu kuma almıştı da ses çıkarttırmamıştı aile büyüğü diye geçinen o zebani amcası.
Ah şu garibanlık yok muydu? Ah bu parasızlığın gözü kör olsundu!
Kafasının içi hallaç pamuğu gibi oradan oraya sekerken zihni Kayıhan Beyle ilk karşılaştığı güne atladı yine…
Nedense o gün, havanın boğuculuğundan mı içinin sıkıntısından mı bilinmez, pilav tezgâhı o kadar ağırlaşmıştı ki yokuş yukarı iterken çok zorlanmıştı. Yokuşun en dik yerine geldiğinde bir an elinden kayar gibi olmuştu. Üzerinde ne olduğunu okuyamadığı yazılar olan cafcaflı bir otomobile yaslanmış, parlak mavi gömleğinin yakası göbeğine kadar açık, elinde tespih orta boylu esmer adam, gözlerinin yeşil olduğunu sonradan fark edecekti, atılıp pilav arabasını ucundan tutmuştu. Tutarken eli elinin üzerine geldiğinde bir an yıldırım çarpmışa döndüğünü hissettiğini bugün gibi hatırlıyordu.
Bildiği tüm kelimeleri unutmuş, kalbi pancar motoru gibi pır pır atarken cılız bir sesle “Sağol gardaş!” diyebilmişti.
Tüm itirazlarına rağmen Kayıhan Bey düzlüğe kadar yardım etmişti. Buram buram tütün ve alkol kokusu gelmişti burnuna. Başka kokular da karışmış ama ne olduğunu ayırt edememişti. Parfüm müydü kolonya mıydı yoksa kadın kokusu mu sinmişti üzerine bilemedi. Bilmek de istemedi.
Sonraki günlerde hep aynı yerde otomobiline yaslanıp dikilirken gördü. O sokakta her tür batakhane olduğunu biliyordu. Ucuzu pahalısı, genci yaşlısı, yerlisi yabancısı, karısı kızı hatta tüyü bitmemiş oğlanları ile doluydu içleri.
Batakhanelerden çıkanlar soluğu tezgahında aldıklarından pilavlarını yerken kaba saba argo dolu konuşmalarını ister istemez duyardı. Arada parlak renkli her yerlerini ortaya seren kıyafetleri ile bol makyajlı kadınlar da olurdu yanlarında. Belki o batakhanelerden birinin sahibiydi, belki patronlardan birinin koruması veya şoförüydü Kayıhan Bey. Her gece birilerini araba ile getirip götürdüğünü görürdü çünkü.
Kayıhan Bey her defasında farklı birilerini peşine takıp kaç kere gelmişti pilav yemeye hatırlamıyordu. Eli ayağı birbirine dolanır, parayı alır verirken sanki yanlışlık olmuş gibi parmağına dokunurdu. İşte o temasla birlikte saç diplerine kadar ateş basar, neyi nereye koyacağını, ne yapacağını şaşırırdı. Kayıhan Beyin umurunda olmadığını biliyordu. Siparişi hazırlanırken yanındakilerle konuşur gülüşür, yüzüne bakmazdı bile. Ah o gülüş var ya o gülüş! O gülüşe dünyaları değişmezdi.
Günden güne tek odağı Kayıhan Beyi düşünmek oldu. Şarkılarda türkülerde duyduğu aşk buydu demek. Geceleri uyuyamaz hale geldi, yemeden içmeden kesildi, iğne ipliğe döndü. Müşterilere para üstlerini eksik vermeye başladı. Üstüne üstlük dalgınlığından yararlanıp siparişi alıp ödemeden gidenler günden güne artıyordu.
Anası eve gelen paranın azalmasından oğlunda ters giden bir şeyler olduğunu fark etti. Alıp karşısına konuştu.
Yetiştiremiyorlardı, geçinemiyorlardı. Ona neler oluyordu? Kendine gelmezse kardeşini o kocanın elinden kurtarıp buraya nasıl getirebilecekti?
Bunun üzerine günlerce düşündü taşındı, boşa koydu dolmadı doluya koydu almadı. Sonunda bu bölgeden uzaklaşmaya karar verdi. Kendine yeni yer bakındı, akrabalara haber saldı. Sonunda yeni gelen memleketlisi biriyle tezgâh yerlerini değiştirmeye karar verdiler.
Son gecesiydi.
Yarın stadın alt köşesine gidecekti.
“Müşterisi burası gibi değil ama hem orada yokuş az, benim için daha iyi olacak” dedi kendi kendine.
Uzaktan gördü O’nu, el etti…
Veda niyetine kaldırdığı eli, O’nun gülüşünü görünce yüreğinde “merhaba” ya döndü.
Yok, yüreği razı değildi! Bütün ömrü boyunca üzerinde taşıdığı adının ağırlığına bir kez daha boyun eğecek, kaderine razı olacaktı. Memleketlisinden aldığı hava parasını iade ederdi nasılsa.
Ne olacaksa olsundu be!
Sevgi Alatlı

Tebrik ederim, emeğinize sağlık 💕