“Sustuklarımızın içimizde büyümek gibi ciddi ve tehlikeli bir huyu vardır.”

İnsan, doğası gereği bir yankı arayışındadır. Sesinin bir başka kalpte tınlamasını, düşüncesinin bir başka zihinde karşılık bulmasını ister. Ancak bu masum iletişim arzusu, çoğu zaman kaybetme korkusuyla karşı karşıya gelir. Karşımızdakinin, yanımızdakinin ya da en yakınımızdakinin bize yönelttiği en basit saygısızlığı bile içimize atıp yutkunuruz. Sonra o kişiyi zihnimizin mahkemelerinde aklamaya başlarız. “Aslında öyle demek istemedi,” ya da “Zor bir gün geçiriyordu.” deriz ve kendimizi avuturuz. Oysa gerçek bambaşkadır: O hatayı dile getirdiğimizde karşımızdaki insanın hayatımızdan çekip gitmesinden, bizi yalnızlığın ortasında bırakmasından korkarız.

Peki, bir hata dile geldiğinde giden kişi gerçekten bizim hayatımızda var mıydı? Yoksa biz sadece onun zihnimizde yarattığımız gölgesine mi tutunuyorduk?

Bu korku, bireyin kendine özgü o biricik ruh imzasını silikleştirir. Arkadaş ortamlarında ait hissetmek, o grubun bir parçası olmak için en aykırı düşüncelerimizi bile dilimizin ucunda boğarız. “Eğer bunu söylersem dışlanır mıyım?” sorusu tepemizde sallanır durur. Yalnızlığa mahkum edilme endişesi, bizi sürü psikolojisinin güvenli ama kişiliksiz limanlarına hapseder. Kendi sesimize o kadar yabancılaşırız ki bir süre sonra gruptan ayrı ne düşündüğümüzü biz bile hatırlayamaz hale geliriz. Bazı ilişkilerde odada tek ses vardır. Diğeri ise alkışlamak, onaylamak, yansıtmak ve dinlemek için oradadır. O odada insan kim olduğunu zamanla unutur.

İkili duygusal ilişkilerde ise bu düğüm daha da derinleşir. Açık iletişimden kaçışımızın ardında yatan o boşluk; bir bağımlılık mı, alışkanlık mı, yoksa “ya bir daha kimseyi bulamazsam” paniği mi? Kendimizi bir başkasının varlığıyla tanımlamaya alıştığımızda, o kişinin yaptığı her kırıcı davranışı halının altına süpürmek bir hayatta kalma stratejisine dönüşür. Oysa halının altı zamanla enkaz dolar ve biz o enkazın üzerinde yürürken dengemizi korumaya çalışırız. Söylenmeyen her söz orada birikir, sessizce büyür.

Meselenin köküne, yani aile içine baktığımızda ise o tanıdık duvarlarla karşılaşırız. “Aman sus, baban duymasın” ile başlayan sessizlik eğitimi, “elalem ne der” ile bir toplumsal sözleşmeye dönüşür. İtiraz ettiğimizde karşımıza çıkan tehditler, ekonomik yetersizliklerin pranga gibi hatırlatılması, “tek başına hayatta kalamazsın” telkinleri ruhumuzu daha çocukken budamaya başlar. Sıcak bir yatak ve önümüze konan bir kap yemek, sesimizin takas edildiği birer araca dönüşür. Bu durumda sormadan edemeyiz: Ben gerçekten kimim? Başkalarının bana biçtiği o sessiz ve uyumlu karakteri oynamak zorunda kalan bu yabancı kim?

Baba ocağından çıkıp gerçek hayata karışmaya başladığımızda da durum pek farklı değil. İş dünyasında ya da sosyal hayatın herhangi bir alanında düşüncelerimizi dile getirdiğimizde, üzerimize yapıştırılan yeni etiketlerle tanışıyoruz. O etiketlerin ağırlığı altında ya susmak zorunda kalıyor ya da susturuluyoruz. Böylece o çocukluktaki ‘sessizlik eğitimi’, yetişkinlikte bir ‘hayatta kalma provasına’ dönüşüyor.

Oysa sustuklarımızın içimizde büyümek gibi ciddi bir huyu vardır. Dile gelmeyen her kırgınlık, ifade edilmeyen her öfke içimizde büyür, tıpkı bir ahtapot gibi. O ahtapotun kolları önce sesimizi sarar, sonra bedenimizi sıkar, en nihayetinde ruhumuzu nefessiz bırakır. Uykularımızı ele geçiren, işimize odaklanmamızı engelleyen, içimizi kemiren o huzursuzluğun kaynağı hep aynı yere çıkar: kendi gerçeğimize ihanet etmek.

Kalp kırıldığında, o kırıklık ses olup dışarı dökülmelidir. Dile gelen bir kalp, bedenini de ruhunu da o ağır yükten kurtarır. Sustukça içini saran ahtapottan insan ancak böyle kurtulabilir.

Nilden İçağasıoğlu