Onlarca yıl süren savaşlar, kıyımlar, göçler ve daha nice vahşetin sonunda dünyadaki birçok ulus ağır kayıplar, kuraklık ve yıkım yaşadı. İnsanlık yok olmanın eşiğinden döndü. Herkes o yıllarda Rusya ve Amerika arasında bir savaş beklerken: Çin ve Japonya daha sonra Rusya Almanlarla harbe girdi. Kimse ne olduğunu anlamadan nükleer silahlar, uzun menzilli füzeler gökyüzünü ince bir kalem gibi çizmeye başladı. Yeni kıtada ise Amerika ve Brezilya ile müttefiki Meksika yıkıma benzin dökmekten geri kalmadı. Kim haklıydı hiçbir zaman bilemeyeceğiz kaybeden ise tüm insanlık oldu. Büyük savaş dünyanın en ücra halklarına kadar ulaşmış, büyük kentleri, uyduları ve akla gelebilecek bütün teknolojiyi yok etmiş veya kullanılamaz hale getirmişti. Zaten dünyanın geri kalanından bihaberdik. Ben bunları nereden mi biliyorum? Tabii ben daha doğmamıştım bunlar olurken, büyükannem Eleni anlatırdı. Anlatırken gözlerinden yaşlar ırmak olur akardı. “Nurlar içinde uyusun.” Ölenin arkasından hep öyle söylerdi. Kırım Türküydü kendisi: Kuzeyde bir yerlerdeymiş. Uzun sarı sırma saçları, masmavi gözleri vardı. İnce beline ve narin kollarına tezat güçlü bir kadındı.
Yorgun gözleri sanki hiç uyku görmemiş gibiydi. Çok az gülerdi, kahkaha attığını bir kez duymuştum. İçinde kayıplarının hüznü ve geleceğe dair umudu aynı anda döner dururdu. Büyük Savaş başladığında henüz küçük bir genç kızmış. Anne ve babasını kaybedince diğer akrabalarıyla birlikte Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmışlar. Türkiye kucak açmıştı açmasına ama onun da savaşa girmesi uzun sürmemişti. Bir savaştan kaçıp başka bir savaşın kucağına düşmüştü fakat “benim savaşım Ahmedimin koynunda bitti.” deyip dedeme takılır o yaşına rağmen halen cilve yapardı. İşte o güldüğü anlar hep dedemin yanında olduğu zamanlardı. Dedem Ahmet ise uzun boyu, kavruk teni, koyu kahverengi gözleri, kirli sakalı, burma bıyıkları ile tam bir Anadoluluydu: dağları omzunda taşır bir büyükanneme boynunu bükerdi. Neler yaşadılar, ne anılar, ne yaralar saklı kalplerinde bilemeyeceğim.
Benim savaşım da Alper’in kollarında bitti yahut yeni başlıyor. Ben kim miyim? Ben Maria. Eleni’nin Torgayı, Alper’in Ayzıtı…
Büyük savaşın üzerinden elli altı yıl geçti. Takvimlerimiz ve yıllarımız da insanlık tarihiyle birlikte sıfırlandı. Ortada ne savaşmaya devam edecek bir halk ne sulh yapacak bir ülke ne de yaşamaya uygun bir toprak parçası kaldı. Ailemi büyük salgında kaybettikten sonra dedemin Anadolu’nun kuzeyinde kimsenin bilmediği köyüne göç ettik. Neden Anadolu dediklerini kimse hatırlamıyor. Burası hem korunaklıydı hem de arkasında Karadeniz, önünde bozkır, dağları engebeli, dik yamaçlı, kimsenin bilmediği bir yerdi. Ahmet “kuş uçmaz kervan geçmez yer” derdi. Halbuki kuşlar uçuyordu ama kervan neydi bilmiyorum. Bazen söyledikleri şeyler mantıksız geliyor. Tuhaf bir dilleri var ikisinin de. Sanki her şey çok normalmiş gibi düşündüğüm şeylere bak. Sahi normal neydi? “Normal nedir? Normal bir illüzyondur. Örümcek için normal olan, sinek için kaostur!” derdi Eleni. Ah Elenim… Baharın o ılıklığıyla ağacın gölgesinde uzanırken Alper’in sesiyle irkildim.
“Hadi Ayzıt! Seni bekliyoruz.” “Tamam geliyorum. Bir rahat yok…”
“Yanıma gel kır çiçeğim rahatlık benim yanımda” deyip sırıttı.”
Yanaklarımın kızardığını hissediyordum. Şu kuru dağlarda çiçeği geçtim yeşil bir ot bile yoktu. Mantar günleri geçmeden toplayabildiğimizi toplayıp stok yapmamız gerekiyordu. Her geçen gün yiyecek bulmamız zorlaşmaya başladı. Çok uzaklara yürüyüşler yapmak zorunda kalıyorduk. Köyde birkaç yaşlı, bizimle birlikte iki aile daha vardı. Üç tarafı sarp kayalarla hilal gibi sarılmış, biri her gün yiyecek aramaya gittiğimiz, diğeri kayaların arasında kaybolan, izleri artık silinmiş iki keçi yolu ile gidilebilen köyümüzde günler akıp gidiyordu.
Mutluydum fakat Eleni’nin hikayelerini anlattığı yerleri merak ediyordum. Yine böyle günlerden birinde Alper:
“Ayzıt, seninle bir şey konuşmak istiyorum.” “Söyle canım.”
“Birkaç kişiyle eski yolu kullanıp yiyecek aramaya çıkacağız. Bu yıl çok fazla yiyecek olmayacak, hem başka köyler veya yaşayanlar var mı? Dışarıda durum ne öğrenir belki takas edecek bir şeyler bulup köye getiririz. Sabah keşif için çıkacağız. Hem yeri gelmişken Ahmet’in bıraktığı şişeyi açma vakti geldi. Hatırlarsan köyden çıkarsak açmamızı söylemişti. Senin de her gece meraktan eline alıp durduğunu biliyorum. Belki içinde işimize yarar bir şeyler yazıyordur.”
Eleni’nin sözleri kulağında yankılandı “Maria kızım. Bu şişeyi sadece köyden çıkarsanız açın. O zamana kadar sakın kimseye bahsetmeyin. Maalesef size bırakabileceğim tek miras bu… Keşke daha güzel şeyler bırakabilseydim.”
“Maria, yavrum daldın yine…”
“Ee, tamam ama bir şartla, ben de geleceğim.”
“Tamam Ayzıt’ım, güzel toygarım sana itiraz edemeyeceğimi biliyorsun.”
Alper sadece endişeliyken bana “toygarım” derdi. Endişelendiği şey köyün dışındakiler miydi? Açlık mıydı? Yoksa bilmediğim başka bir şey mi vardı? Bal rengi gözleriyle bana şefkatle bakarken, yay gibi gerilen dudaklarıyla bana tebessüm edişi o kadar hoş geliyor ki… Sakallarının arasındaki kızıllıklar yer yer sarıya bazı yerde beyaza dönüyor. Köydeki en genç ama en becerikli erkek: Kuş tuzaklarını yapmayı o akıl etmişti. Mantar nasıl bulunur, hangi otun kökü yenir hepsini bilirdi. Ne çok şey bilirdi…
“Yavru kuşum daldın yine…” “Ta tamam al canım”
“Hayır! Sen aç bakalım.”
Alper’in sesi net ve ciddiydi. İlk defa böyle direktif veriyordu. Şişenin içindekini merak ettiyse kendisi alıp açabilirdi. Hayret bir şey… Şişeyi açmamla kesif bir koku yayıldı etrafa. Eleni’nin ve Ahmet’in kokusu karışıp odaya yayılmıştı. İkisi birden dizlerine yatırmış, saçlarımı okşarken “güzel toygarım” diye seviyorlardı. Alper’in öksürük sesiyle şişedeki kağıdı çıkarıp
kapağını kapattım. İlginç olan ise iki kağıt vardı içinde… Biri Ahmet’in titrek el yazısıyla yazılmış bir mektup, diğeri ise haritaya benziyordu.
“Ne yazmış okusana.”
“Sevgili Maria,
Seni ne kadar çok sevdiğimizi, bizim için ne kadar kıymetli olduğunu söylememize gerek yok diye düşündük. Sen bizim Kırım’dan sürgün edilmiş toygarımız, güzellik tanrıçası Ayzıtımızsın. Seninle daha çok vakit geçirmek, hafızamızda kalan türkülerimizi okumak (biliyorum karga gibi sesim var.), hikayeler anlatmak isterdik fakat ne hafızamızda türküler ne de güzel hikayelerimiz kaldı. Eski dünyada yaşıyor olsaydık senin öğretmen (Böyle bir meslek vardı. Çocuklara okuma yazma öğreten, onları hayata hazırlayan insanlar) olmanı isterdik. Eleni doktorlukta ısrar ediyor fakat bu konuda benim haklı olduğumu sen de biliyorsun. Hatırlıyorsan eğer Alper’in kafası yarıldığında, alnından aşağı süzülen kanı görünce düşüp bayılmıştın. Eleni seni utandırmamamı söylüyor ama kendime engel olamayacağım küçüğüm. Esas söylememiz gereken şey mektubun içinde göreceğin diğer kağıt. Bu kağıda eski dünyada harita deriz. Alper, ona anlattıklarımı hatırlasın. Haritayla birlikte komutanın yanına uğrayıp -eğer halen yaşıyorsa- ondan pusulayı alsın. Yardımı olacaktır. O topal herife söyleyin kıçını kaldırsın. Eleni burayı söylemeyin diye tembihledi fakat siz ne yapacağınızı bilirsiniz. Harita eski keçiyolunun yakınındaki boz kayanın oradan başlıyor. Sizi sahile çıkaracak iki günlük yol ve sonunda bulmanız gereken bir ev olacak. Ben sizi bırakıp bu yolculuğa çıkmaya korktuğum için bu iş size kaldı ve bu satırları okuyorsanız muhtemelen köyde işler yolunda gitmedi. Umarım ikiniz de iyisinizdir. Yolunuza ne çıkarsa çıksın birlikte her şeyi aşabilirsiniz. Size güveniyor ve sizi çok seviyoruz.”
Gözlerimden yaşlar süzülürken, Alper de bilinmezliğin kapısını açacak anahtarı inceliyordu. Heyecanla “Ben hemen komutana gidiyorum. Çantaları hazırla geliyorum hemen” deyip fırladı evden. Komutan, Türk ordusunda eski bir askerdi. Önceden adının bu olduğunu düşünüyordum. Pek konuşkan biri değil. Kaya gibi sert fakat disiplinli, güven veren bir çehresi var. Savaştan kalan sakatlığından dolayı biraz aksayarak yürüyor. Anıların, seslerin ve eski bir yadigarın yanında öylece kaldım. Şişenin içinden Eleni’nin kaybolduğunu söylediği: iki kanadın arasında parlayan sarı kehribar yüzüğü avucumun içine düştü. Ah! Eleni…
Alper hemencecik gelmişti. Gözleri fal taşı, elleri kıpkırmızıydı.
”Komutan… Komutan ölmüş!” diyebildi sadece… Alper pusulayı yanındaki notla birlikte bulmuştu. “Alper’e” yazıyordu sadece. Kafamın içinde nedenler, niyeler birbirinin peşinden koşarken yine Alper’in “Kendini öldürmüş.” sözleri kulağımı tırmaladı. Peki neden? Neden? Sabaha kadar uyku girmedi gözüme. Alper’in yumuşak sesiyle âna döndüm.
“Sanırım Büyük savaşta sebep olduğu şeylerden dolayı uzun zamandır vicdan azabı çekiyordu. İntihar etmesinin başka bir açıklaması yok.”
“Ne yapmış olabilir ki?”
“Bilmiyorum. Kötü şeyler olduğuna eminim. Başka bir açıklaması yok. Savaş kolay bir şey değil. Herkes Ahmet gibi değil… Hadi hazırlan. Diğerleri gelmekten vazgeçti.”
“Neden?”
“Bilmiyorum. Bu yolculuğa birlikte çıkacağız. Ahmet’e ve Eleni’ye güvenip yolumuzu bulacağız. Ben de olanlara anlam veremiyorum. Şaşkınım fakat artık burada kalamayız.”
“Tamam” diyebildim sadece… Sabah şafak sökerken eski keçiyolunun oradaki boz kayayı arkamıza alıp yürümeye başladık. Kah yorulduk, kah yuvarlandık, düştük yokuş aşağı: bazen üşüdük, sarıldık birbirimize ama birlikteydik, her şeye rağmen… İçimde olanları kavrayamamanın verdiği bir boşluk ve o boşluğu bulmak istediğimiz şeylerin hayaliyle doldurmaya çalışan Alper. Dışarısı dediğimiz yıkıntılar, siyah dağlar, zehirli nehirler, kuru göllerden başka bir şey değilmiş. ”İnsan kendine bunu nasıl yapabilir?” diye uzaktaki yıkılmış şehirleri görünce köyden çıktığımızda pişman olmaya başladım.
Yolun sonu… Hiçbir şey yok, hem de hiç… Yine kayıp mı olmuştuk? Boşuna mı çıkmıştık köyden? Peki ya bu harita neyin nesiydi? “Allah kahretsin!” dedi Alper. “Kahretmesin!” diye düzeltirken gözüme bir kuş ilişti. Cıvıldayarak kayanın üstüne kondu. Ne kadar güzeldi. Gri ve kahverengi tüylerinin ortasında, göğsünün ucunda sarı bir benek vardı. Neydi bu? “Torgay! Torgay! Alper Torgay bu” Ahmet ne demişti? Mektubun arkasında bir cümle vardı. “Yönünü torgaya dön yuvanı bulacaksın.” Alper’i unutup taşların üstüne tırmanmaya başladım. Ne yaptığımın hiç farkında değilim. Tırmandıkça tırmandım, dengemi kaybeder gibi olduğumda güçlü iki kolu belimde hissettim. Burada bir yerde olmalıydı. “Torgay!
Neredesin?” etrafıma bakındım, derken tepede gördüm. Son bir adım daha atıp zirveye çıktığımda küçük dilimi yutacaktım az daha… Küçük bir ovanın kenarında bir ev, kayalarda torgaylar, rüzgârda salınan otlar: daha önce hiç görmediğim değişik hayvanlar… Ahmet’in çocukken yaşadığını anlattığı çiftlik evine ne kadar çok benziyordu. Yoksa burası…
“Evet” diyerek beni destekledi Alper. “Burası Ahmet’in evi, herhalde yok olduğunu düşündüğü için hiç gelmedi buraya” diye ekledi. Birlikte Eve doğru yürürken, rüzgarın saçlarımın arasından tenimde gezinerek bize “hoş geldiniz” demesi o kadar güzeldi ki, keşke Eleni ve Ahmet de burada olsaydı. Artık dayanamayıp koşmaya başladım. O kadar hızlı koşuyordum ki bir an Alper uzakta kaldı. Çatısının yarısı çökmüş, etrafını renkli çiçeklerin bayram cümbüş sardığı, önünde ufak bir dere akan bu ev artık bizimdi. Gökyüzüne bakıp öpücük yolladım. Ah keşke burada olsalardı. “Keşke” dedi Alper, sıkıca sarıldı bana…
Yasin Dağdelen
Torgay: Tatarca kaya serçesi.
Ayzıt: Türk mitolojisinde güzellik tanrıçası

Harika🧿💕tebrik ederim.💐
Çok güzel bir öykü olmuş eline sağlık .
Çok güzel bir solukta okudum.
Kaleminize sağlık. Okuru bol olsun 🌸
Sevgili Yasin kalemine sağlık çok yaratıcı güzel bir öykü olmuş. 🌺