Tünel; Ayrıntı Yayınları, Ernesto Sabato, İspanyolcadan çeviren Pınar Suruş, Basıldığı tarih; 2000, Birinci basım.

Arjantinli yazar Ernesto Sabato’nun 1948’de kaleme aldığı “Tünel” zamansız bir modern klasik roman örneğidir. Eser ilk bakışta bir yalnızlık romanı gibi görünse de aslında gerçekliğin kapalı bir zihinde çarpıtılmasının hikayesidir. Felsefi açıdan metnin Sartre ve Camus’nün savunduğu varoluşçuluk akımının temelinde yer alan yalnızlık, yabancılaşma ve kaygı gibi kavramlara dikkat çektiğini görüyoruz. Ancak Sabato’nun üslubu Sartre ve Camus’ye oranla daha klostrofobik, daha içe dönük, neredeyse kaçış yolu olmayan tek bir bilinç içinde kilitli kalıyor.

Bilimden Edebiyata Ernesto Sabato’nun Yolculuğu

Ernesto Sabato 1911’de Arjantin’de doğdu. Asıl eğitimini fizik ve matematik dalında yaptı. Bu alanda doktora düzeyine kadar çalıştıktan sonra 30’lu yaşların ortalarına doğru kendini yaratıcı faaliyetlere adadı. Yaşamının ilerleyen yıllarında tamamen yazma ve resim sanatı üzerinde yoğunlaştı.

“Tünel” yazıldıktan sonra Buenos Aires’teki editörlerin çoğu tarafından reddedildi. En sonunda Arjantinli bir editör tarafından kurulmuş Fransa merkezli bir dergide kabul gördü ve yayınlandı. 

Hikâye yayınlandığı sırada özellikle Albert Camus tarafından desteklendi. Camus romanın Fransızca ’ya çevrilip basılması konusunda çok ısrar etti. Eser yayınlandığı yıllarda Thomas Mann ve Graham Greene gibi edebiyatın önemli isimleri arasında da çok beğenildi. “Tünel” daha sonra ondan fazla dile çevrildi ve dünya çapında ün kazandı. 

Algı, Zihinde Kurulan Dünya

Roman, Latin Amerika edebiyatının en ünlü, en vurucu açılış cümlesiyle başlıyor:

María Iribarne’yi öldüren ressam Juan Pablo Castel olduğumu söylemek yeterli olmalı…” Böylece daha ilk satırda Juan Pablo isimli katilin kendi hikayesini bize hücresinden anlattığını anlıyoruz. “Tünel” Castel’in zihnindeki dönüşümü son derece ustalıklı bir yaklaşımla bize yansıtan, derin bir psikolojik eser. 

Kitabın kurgusuna geçmeden önce düşünce, muhakeme ve karar verme sistemimizin nasıl çalıştığına çok genel olarak değinelim. Nöroloji alanında yapılan bilimsel çalışmalara göre algı, “zihne gelen sinyallerden çıkarımlar yaparak, aktif bir inşa süreci çalıştırılması” şeklinde tanımlanır. Yaşadığımız ortamda, bize ulaşan sinyalin sadece bir kısmını alırız. Söz konusu anlık görüntü tekrar tekrar alınamaz. Algısal verilerle beyinde oluşan görüntü, sonradan kişinin zihninde düzenlenir.

Bu bilginin ışığında romana dönecek olursak, “Tünel” bize Juan Pablo Castel’in kendi bakış açısı üzerinden oluşturduğu algı ile anlatılıyor. Castel’in zihninde gerçeklik pek akıcı değil, anlatıcı gerçekliği tümüyle kaçırmıyor ama okur olarak doğru çıkarımlar yapabilmek için inançları, diğer insanlara dair algıları ve içinde bulunduğumuz durumun nasıl olduğunu, nerede olduğumuzu bilmek istiyoruz. Ne yazık ki Juan Pablo Castel’in tercih ettiği hayat tarzı onun gerçeklikle bağlantısını sınırlıyor, örneğin o bir ressam olmasına rağmen sanat sergilerine gitmiyor. Diğer sanatçıların eserlerini görmüyor, merak etmiyor, sadece kendi eserlerinin bulunduğu sergilere gidiyor. Sanatı evrensel bir iletişim aracı olarak kullanmaktan çok kendini yansıtabileceği bir duvar gibi kullanıyor.

Juan Pablo genel olarak toplumun geri kalanından izole yaşıyor ama hepimiz gibi o da Dünyayı, etrafında olup bitenleri, başına gelenleri anlamlandırmak istiyor. Dış dünya ile kurduğu zayıf bağlantı nedeniyle karşılaştığı her durum hakkında çok fazla düşünüyor, oysa gerçeğin doğru muhakeme edilebilmesi için bireyin çok düşünmeye değil farklı bakış açılarına ihtiyacı vardır. 

Juan Pablo’nun aşırı düşünmesi ile derin yalnızlığı birbirini güçlendiriyor. Ne kadar çok düşünürse o kadar yalnızlaşıyor, ne kadar yalnızlaşırsa o kadar çok düşünüyor. Bu kısır döngünün sonucunda da karşılaştığı her olaya sadece kendi bakış açısıyla çözüm üretmek zorunda kalıyor. Dış dünyadan veri alamadığı için zihnindeki boşlukları kendi obsesyonları ile tamamlıyor.

Fakat ilginç olan şu ki, bu kadar çok düşünürken kendi içinde sistematik bir mantık kuruyor. Biz de okur olarak olayları onunla takip ettiğimiz için kurguladıklarını anlamlı buluyoruz.  Juan Castel’in zihni içinde düşünürken, takıntılarını da göz önüne aldığımızda, yaptığı çıkarımları mantıklı gibi görüyoruz. Oysaki karakterin olaylara ve diğer insanlara sürekli uzaktan bakması, gerçeği kendi düşünce yükü ile boğmasına yol açıyor.  Böylece Castel’in ruh hali, gerçekliği domine ederken, gerçeklik de onu domine ediyor. En sonunda varılan noktada Juan Pablo ile birlikte tek çıkış yolunun yalnızlık olduğuyla yüzleşiyoruz.

Juan Pablo Castel Karakter Analizi

Kurgunun başlangıcında Castel bir kadına aşık oluyor. Derin bir aşka düşüyor ve birkaç ay boyunca ona ulaşamıyor. Onunla iletişim kuramıyor. Çünkü kadının nerede yaşadığını, kim olduğunu bilmiyor; onunla sadece tek bir yerde, anlatıcının kişisel resim sergisinde tanışmış. Daha sonra tesadüf eseri kadınla tekrar karşılaşıyor ve onu tanımaya başlıyor. Bu dönemde onunla ilgili idealist imgeler geliştiriyor ve Maria hakkında çeşitli “gel-git”ler yaşıyor. Kadını hem seviyor hem nefret ediyor.   Bireyin bu kadar yoğun biçimde uç noktalarda gidip gelmesi psikanalistler tarafından “Paranoid şizoid “karakter yapısı olarak tanımlanabilir.

Ernesto Sabato ve Tünel Uslubu

Roman kurgusu ve yazarın üslubu, anlatıya ayrı bir gerilim katıyor. Eserde klasik anlamda bir “güvenilmez anlatıcı” ile karşılaşıyoruz. Yazar tüm hikâye bittikten sonra olayları baştan bizim için yazmaya başlıyor. Bize anlattığı geçmiş, işlenen cinayet de dahil olmak üzere tüm bilgileri içeriyor.

Sabato okuru, kurguda yer alan motivasyon analizi, zamanda geri dönüşler veya karakter incelemeleriyle uğraştırmak yerine anlatılanları doğrudan kabul etmeye zorluyor. Yazar karakterin zihinsel dönüşümünü anlatmak için Juan Pablo’nun geçmişine dair bazı sahneleri çok minimal ve incelikli bir şekilde gösteriyor. Romanda, Castel, Maria’ya aşk ile ilgili sorular sormak istiyor. Ama cevapları doğrudan değil dolaylı yoldan almaya çalışıyor.  Düşünürken hiç beklemediği bir anda annesini ve annesinin olayları öğrenmek için başvurduğu yöntemleri hatırlıyor. Hatırladıklarını bize şu alıntıyla veriyor:

“… Annem elma yiyip yemediğimizi hiç sormazdı, çünkü böyle sorarsa yediğimizi inkar ederdik. O da “Kaç elma yedin?” Diye sorardı. İki tane desen, zaten yediğini itiraf etmiş olursun, yani zekice bir hareket. Meyveyi yiyip yemediğimiz sorusunu, sanki bir gerçekmiş gibi sunarak cevabını öğrenmek isterdi…” Bu sayede, annesinin çocuklarıyla yakın bir duygusal iletişim kurmadığını, onlardan itiraf almak için zeki bir dedektif veya sorgucu rolü oynadığını görüyoruz. Böyle bir ortamda yetişen Juan zaman içinde boğucu ve analitik düşünce alışkanlıkları geliştiriyor.  

Rüyalarından bahsederken şu ifadeyi kullanıyor. “Sonuçta geriye sadece tek bir tünel kalmıştı; karanlık ve ıssız bir maden tüneli, çocukluğumu ve gençliğimi geçirdiğim tünel…”  Burada tünel bireyin aşılmaz yalnızlığının, iletişimsizliğinin ve kendi zihnine hapsolmanın en temel metaforu olarak karşımıza çıkıyor.

Sabato tünel imgesi ile insanların birbirine paralel yollarda yürüdüğünü ama asla gerçek anlamda temas kuramadığını anlatıyor. Castel, María ile tanıştığında tünellerinin birleştiğini sanır; ancak sonunda her birinin hiçbir zaman kesişmeyecek paralel tünellerde, cam duvarlar ardında olduğunu anlar. Bu durum, Castel’in bir başkasını “olduğu gibi” görmesi yerine, onu kendi zihninde yeniden inşa etmesinin yarattığı dramın yaşanmasına yol açar.

 Tünel, yüzeyde bir cinayet romanı gibi görünse de aslında insanın derin yalnızlığında anlaşılma arzusunun trajik bir hikâyesidir. Castel’in asıl sorunu tek başına María’yı öldürmesi değil; onu anlamak yerine, kendi zihninde yeniden yaratmasıdır.

Kaynak