Ursula K. Le Guin, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, Metis Yayınları, Hazırlayanlar: Deniz Erksan, Bülent Somay, Müge Gürsoy Sökmen, Çevirmenler: Müge Gürsoy Sökmen, Bülent Somay, Meltem Ahıska, Deniz Erksan, Nurdan Gürbilek, Seda Tural

“Sen kadınsın.” dediler, “Belki insan bile sayılmayabilirsin, en azından defolu olduğun kesin. Şimdi sessiz sessiz otur da biz Kahraman Erkeğin Yükselişi Öyküsünü yazmaya devam edelim.”

Ursula K. Le Guin’in sinir bozucu bir sadelik ve basitlikle ortaya koyduğu bu sözlerine, Metis Yayınlarından çıkan ve yazarın denemelerinden oluşan Kadınlar, Rüyalar ve Ejderhalar seçkisinde rastladım. Toplumsal cinsiyetten Jung’un gölge metaforuna, kurmacanın küçümsenen doğasından sözde uygarlık hikâyesine kadar birçok masada okuruyla sohbet eden yazar, yazmak eylemini kendi bakış açısından samimiyetle anlatıyor.

Peki “Çuval Kuramı ve Kurgu” adlı bölümde, yazarın bahsettiği bu kahraman erkek hikâyesi nedir? Yazanların “uygarlık” diye adlandırdığı ve hepimizin de farkına varmadan onayladığımız, hiç değilse bir parçası olduğumuz bu öyküyü tanımlarken, Le Guin’in işaret ettiği şey basit ama aynı zamanda rahatsız edici: İçinde yaşadığımız dünya, kendini “insanlık” diye adlandırsa da aslında belirli bir anlatının ürünü; kahraman erkek hikâyesinin. Bu hikâye, insan olmayı şiddetle özdeşleştirir. Vurmak, fethetmek, öldürmek, sahip olmak… Bu eylemler “insanlığın kanıtı” olarak sunulur ve Kabil’in Habil’i öldürdüğü zamanlardan, şehirlere bombaların yağdığı zamanlara kadar insanlık tarihini bu eylemler oluşturur: “Bazen hikâyenin sonu yaklaşmış gibi görünüyor.” diyor Le Guin. Bugün dünyada olup bitenlere, savaşlara ve ölümlere baktığımızda bu sözlerine katılmamak zor. Yazarın “öldüren hikâye” dediği şeyden daha kötü olan şeyse, bu anlatının, neyin değerli olup neyin olmadığına karar vermesi. Mesele hangi öykülerin anlatılmaya değer bulunduğu ve hangilerinin bastırıldığı. Mesela “yabani yulaf toplayan” Havva’nın ve kızlarının hikâyesi. Satır aralarında onlara rastlamak mümkün mü? (Belki bir suç söz konusu olduğunda ve bir günah keçisi gerektiğinde.) Le Guin’e göre, insanlık tarihi anlatısının dışında kalanlar, özellikle kadınlar ya eksik sayılır ya da hiç sayılmaz. Kadının “defolu insan” olarak konumlandırılması tam da bu yüzden rastlantı değildir; çünkü o, öldüren hikâyenin merkezinde değildir. Bir kadının kendini savunması, çocuklarını büyütmesi, şiddete direnmesi; bunlar destanlara girmez. Oysa tam da burada, yani görünmeyen gündelik direnişlerde, başka bir insanlık ihtimali doğar: Yaşatan hikâye. Dilden dile aktarılmak için yeterince havalı değildir, ama hikâyelerin anlatılmaya devam etmesi için birilerinin yaşatan hikâyeleri yazması gerekmektedir. Çünkü “Bazılarımız, başka bir hikâye anlatmaya başlarsak belki eskisi bittiğinde insanlar buna devam edebilir de, anlatılacak hikâyeler hepten bitmez.”

“Her şeyi hikâye değiştiriyor.” diyor yazar, ona göre yazmak, yalnızca bir estetik eylem değil; etik ve politik bir tercih. Ayrıca anlatının tek başına bir anlam ifade etmediğini de vurguluyor. Le Guin’e göre yazar tek başına yeterli değildir ve yazı, okurla birlikte yaşayan bir şeydir. Okunmayan metin yalnızca “kâğıt üzerine düşmüş küçük kara işaretlerdir.” Hikâyeyi hayata geçiren, onu yeniden kuran okurdur. Bu, aynı zamanda sorumluluğun da paylaşıldığı anlamına gelir. “Mesele şu ki, hepimiz öldüren hikâyenin bizi de içermesine göz yumduk, dolayısıyla onunla birlikte biz de bitebiliriz.” Bu nedenle okur, hangi hikâyeyi yaşatacağını seçmelidir. Peki bu seçimimizde ne kadar özgürüz? Ya da bu seçimin gerçekten bizim seçimimiz olduğuna emin miyiz? Bu soruya yazarın verdiği cevap olumsuz: Le Guin’e göre hikâyemizi yazanlar çoğu zaman “özellikle beyaz ve erkek” olan ayrıcalıklı kişiler. Kendi deneyimlerini evrensel sanıyor ve bizi de bu anlatının tek gerçek olduğuna inandırmakta oldukça mahirler. Böylece önümüze sahte bir ikilem konuyor: Ya uyum sağlamak ya da dışlanmak. Oysa Le Guin’in sunduğu üçüncü bir yol var ve en zoru olsa da belki de hikâyemizi sürdürmenin tek yolu bu: Hikâyeyi altüst etmek.

Ezgi Yavuz