Şişli’deki Ermeni Mezarlığı o gün kadınlarla doluydu. Hepsi şıktı. Siyah döpiyesleri, rimelleri akmış gözlerini saklayan koyu renkli marka gözlükleri, başlarını örten ipek eşarplarıyla ve en önemlisi aynı elden çıkma topuklu ayakkabılarıyla göz kamaştırıyorlardı. Tabut kocaman rugan bir ayakkabı şeklindeydi. Açık kapağın yanına gidip ellerindeki beyaz mendillerle nazikçe burunlarını silen kadınlar, rahibin buhurdanlığından çıkan dumandan kaçmak için hızlıca yerlerine dönüyorlardı. Avadis Usta bütün bu kadınların ayaklarını tanırdı. Hangisinin ayağı taraklı, hangisinde topuk dikeni var, hangisi nasırlı veya düztaban. Maral’ın problemi biraz daha farklıydı. Her iki ayağında da altışar parmağı vardı. İlk adım ayakkabısını bile Avadis Usta yapmıştı. Yani kaba bir hesapla kırk yıldır ayağına başka elden çıkma bir ayakkabı değmemişti. Adamcağız kaç kez kolay bir operasyonla bu fazlalıklardan kurtulabileceğini söylemiş, Amerikan Hastanesinde iyi bir cerrahın adını da vermişti.
Kocası evlendikleri gece görmüştü karısının ayaklarını. Sorun etmemişti. Ne de olsa dost başa bakardı, ayağa değil. Her sene dört ayakkabı yaptırırdı Maral. Avadis Usta ölçü alır, bir hafta sonra da teslim ederdi. Paragöz biri de değildi. Tek istediği ödemelerin nakit yapılmasıydı.
Bir gece Maral’ın telefonu acı acı titremişti. Dolunay Cenaze Hizmetleri Avadis Usta’nın cenaze töreni bilgilerini göndermişti. Dükkanında, ayakkabıların arasında veda etmişti neredeyse bir asırlık hayatına. Maral çok üzüldü. Sapasağlamdı adamcağız son gördüğünde. Aslında tam da yeni bir ayakkabı siparişi vermeyi düşünüyordu. Ağladı. O kadar çok ağladı ki, kocası internetten sorunlu ayaklar için sipariş alan ustalar buldu. Hiçbirine bakmadı. Maral’ın neye ağladığını anlamak zordu. Avadis Usta’nın öldüğüne mi, siparişi on gün önce vermiş olsa iyi olacağına mı yoksa o tuhaf ayaklarını başka birine göstermek zorunda kalacağına mı?
Nerede kalmıştık, cenaze töreninden bahsediyorduk.
Kadınlar ikramları yemek ve biraz da dedikodu yapmak için mezarlığın arka tarafındaki taziye salonuna geçtiler. Bir elin parmağını geçmeyen erkekler ise kilisenin adamlarıyla birlikte Avadis Usta’nın rugan tabutunu yüklendi. İçlerinden biri ustanın en sevdiği sigarasını aldı yanına. En son toprak atıldığında, yakıp üstüne dikecekti. Organizasyon şirketi plastik tabaklar içine nohutlu pilav ve anuşabur hazırlamıştı. Adamcağızın çocuğu olmadığı için, daha önce hiç görmedikleri yeğenleri ilgileniyordu bütün işlerle. Müşteriler, merakla bundan sonra siparişlerin ne olacağını sordular kendilerini yeğen olarak tanıtan iki kadına. Kahve servisi yapılırken bu iki kadın çantalarından çıkardıkları kartları dağıttılar.
“İtalyan Ayakkabı Ustası Enrico ile Ayaklarınız Dert Görmesin,” yazıyordu. Güya Enrico’yu da Avadis Usta yetiştirmişti. Nişantaşı’nda bir pasajda dükkânı vardı. Bundan sonra siparişleri o alacaktı. Maral ve diğer kadınlar pek sevindiler. Hatta hazır Şişli’deyken bir an önce Nişantaşı’na gidip sipariş vermeyi düşünenler bile oldu. Maral da kocasını ikna edebilirse giderdi aslında ama yanlarında para yoktu. Avadis Usta gibi sadece nakit parayla çalışıyor olabilirdi. Rezil olmak istemezdi İtalyan Ustaya. Hem Avadis Ustanın ruhunun bedenden ayrılmasını bekleyecek kadar sabredebilirdi. Üç gün sonra, omzuna kocasının paralarıyla dolu marka çantasını taktı. Ayağına da en sevdiği ayakkabılarından birini giydi. Kocası gelmek istemiyordu. Ama Maral o kadar yalvardı ki, istemeye istemeye arkasından yürüdü. Tuttuğu takımın maçı vardı. Akşam muhakkak evde olmaları gerekiyordu. Yani siparişi verip Nişantaşı turu atmayacağını şimdiden karısının kafasına sokmuştu. Kartın üstünde yazan adrese gittiler. Genç bir delikanlı vardı. Enrico Usta’nın oğlu olduğunu, ustanın beş dakikaya geleceğini söyledi. Maral raflarda dizili ayakkabıları elledi, kokladı. Hepsinin altında isim yazılıydı. Bazılarını tanıyordu bu kadınların. Enrico Usta kapıdan girdiğinde keskin bir parfüm kokusu da doldu dükkâna. Yakışıklı bir adamdı. Maral’ın elini öptü hafifçe dizlerini kırıp eğilerek. Kocasının elini sıktı. Hemen kahve getirmesini istedi oğlundan. Beklerken Maral’ın ayakkabısını çıkarıp nazikçe defolu ayaklarını incelemeye başladı.
“Hım, hımmm,” diye sesler çıkarıyordu.
Şimdi gözünüzün önüne getirin. Maral çıplak ayaklarıyla, Enrico Usta diz çökmüş, koca olacak adam da elinde telefon akşamki maçın kadrosu belli oldu mu diye bakıyor. İşte tam o sırada dükkâna giren bir adam kaşla göz arasında içi para tomarlarıyla dolu çantayı kapıp kaçmaz mı? Maral çıplak ayaklarını İtalyan’ın elinden kurtarıp da hırsızın peşinden koşana kadar kimse yerinden kıpırdamadı. Kapıdan çıkamadan da yere düştü zaten. Hırsız çoktan ortadan kaybolmuştu. İki koca adam, bostan korkuluğu gibi kalakaldı. “ Hırsız var,” diye bile bağıramadılar. Tam o sırada elinde kahve fincanları ve yanında çifte kavrulmuş lokumlarla içeri giren delikanlı küçük su bardaklarındaki buzlu sularla Maral’ı ayıltmaya çalıştı. Koca, tepsideki kahvelerden birini aldı. Önce lokumu ağzına attı, sonra kahveyi içti.
“Polis çağırmayı düşünüyor musunuz? Ne de olsa sizin dükkanınızda oldu olay. Sorumluluk sizin,” dedi.
En azından bu lafı edebilmişti. Maral hırsızın peşinden koşmasını tercih ederdi aslında. Enrico Usta saygıdeğer müşterilerinin böyle bir olay yaşamalarından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi. Maral hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Hemen bir taksi çağırıp onları eve göndermeyi teklif etti. Geri kalanıyla ilgilenirlerdi. Akşama kalmaz bulurlardı hırsızı. Kamera vardı hanın her yerinde. Eve döndüler. Ama taksiye binmediler. Maral’ın moralini biraz olsun düzeltmek için Yekta’da bir kadeh bir şey içmeyi teklif etti kocası. Maça daha vardı nasıl olsa. Olayın üzerinden siz deyin iki gün, ben diyeyim üç gün geçmemişti ki, Nişantaşı Karakolundan aradılar. Çanta bulundu sanıp sevindiler önce. Olayın aslı bambaşkaydı aslında. Hani şu iki yeğen vardı ya, cenaze töreninde Enrico Usta’nın kartlarını dağıtan? İşte ne onlar yeğendi ne de o yakışıklı İtalyan ayakkabı ustası. Öyle bir şebeke kurmuşlardı ki, Avadis Usta ölür ölmez de planı uygulamaya başlamışlardı. Ayaklarıyla tıpış tıpış gelmişti müşteriler. Çok da kolay olmuştu. Kilisedeki bütün o kadınlar dünyanın parasını kaptırmıştı. Maral bütün sinirini kocasından çıkarmıştı. Güya insan sarrafıydı kocası. Kafasını telefondan kaldırsa belki de anlardı ne mal olduklarını.
Adamcağız ise karısının problemine kökten çare bulmanın peşindeydi ne zamandır. Bir küçücük fazladan parmak sebep olmuştu her şeye. Avadis Usta’nın tavsiye ettiği doktorla konuşmuş, hatta bir kez kahve bile içmişlerdi.
Maral’ı ikna etmek, deveye hendek atlatmaktan zordu. Yine de uğraşmaya değerdi.
Ekin Toprak Ertuğral
#çoköykü, EKİN TOPRAK ERTUĞRAL
POLİDAK
