Her insanın gereksinim duyduğu duygu farklıdır. Bizi birbirimizden ayıran da belki tam olarak budur zaten. İhtiyacımız olanı bazen kendimizden bile saklıyor oluşumuz… Açığa çıktığı anda “Elalem ne der?” diye düşünmeye başladığımız o an, dile gelmeyenler içimizde bir çığ gibi büyümeye devam eder. Belki de asıl korkumuz, başkalarının bizi bitmek bilmeyen bir iştahla yargılamasıdır.
Bazen insanın içinden sadece yavaşlamak gelir. Hiçbir şey yapmadan durup olanı biteni izlemek… Ama dünya hep bir telaş içindedir. İnsanlar oradan oraya koştururken, kendini onlarla bir tutmak zorunda hissetmek, o hızın içine sıkışmaya çalışmak ne kadar yorucudur. Hele de bahsettiğimiz kişiler yanındakilere sürekli “Hadi hadi…” diye söylenip duruyorsa… İnsanın elini ayağını birbirine dolamaya yeter bu aceleci tavırlar. Neden bazı insanların onlar kadar acelesi olmadığını, belki de sadece “an”da kalmak istediklerini hiç düşünmezler? Her yaşam düğümü, bu dış baskılar yüzünden biraz daha arapsaçına dönmez mi?
Dünya artık yalnızca hızlı olmayı ödüllendiriyor sanki. Çabuk karar verenleri, hızlı konuşanları, duygularını bile bekletmeden yaşayanları… Durup düşünen, emin olmaya çalışan ya da sadece hissettiklerini anlamlandırmak isteyen insanlar ise sürekli geride kalıyormuş gibi hissettiriliyor. Oysa insan bazı duyguları hemen anlayamaz. Bazı hislerin adı günler, aylar hatta yıllar sonra konur.
Yaşamak istediği duyguları karşısındakine anlatmak için neden bir savaşçı gibi cesaret toplaması gerekir insanın? Reddedilmek ya da başarısız olmak korkusu neden bir gölge gibi her adımımızda belirir? Boğazımızdaki o düğümün, avuç içlerimizin terlemesinin hesabını kime vereceğiz?
Söylenmesi gerekenleri kim, hangi görünmez kural kitabına göre belirliyor? Mesela birinden hoşlanıyorsun… Hemen sesler yükseliyor:
“Aman sus sus sus, kimseler duymasın.” “Ya kulağına giderse?” “Ya belli edersen?” “İnsanlar ya da o kişi ne der sonra?”
Bazen de bulunduğun ortamda o kişi hakkında iyi ya da kötü yorumlar yapıldığında, ister istemez kedi gibi kabarmaya başlar insan. İçindeki savunma güdüsü aniden ortaya çıkar ama kimse anlamasın diye de suratını maskelemeye, ifadesiz bir duvar örmeye çalışır kendine.
Kimin kime gönlünü kaptırması gerektiğine neden hep başkaları karar verme hakkını kendinde görür? Birbirlerine akıl verirken; “Bak, o sana layık bir adam değil. Sen daha iyisini hak ediyorsun.” Ya da “Bence sen onu bırak. Hem o sana göre değil, onun yanındaki kızları gördün mü?” gibi cümleler havada uçuşur.
Kime göre doğru, kime göre yanlış bu soruların cevapları?
Bu bir sabır sınavı değildir de nedir? İnsan neden kalbi deli gibi çarptığında da, canı fena halde yandığında da susmayı tercih eder? “Söylersem belki de bir daha benimle konuşmaz.” “Ya hayatımdan tamamen çıkıp giderse ben ne yaparım?” düşünceleri karanlıkta bir farenin peyniri kemirmesi gibi zihni durmadan kemirir.
Bazı duyguların altında, insanın kendi içinde eksik bıraktığı şeyler de vardır. Dışarıdan bakıldığında “abartılı bağlılık” gibi görünen bazı hislerin altında, yıllardır adı konulamayan bir ihtiyaç yatıyor olabilir.
İnsan bazen aşk sandığı şeyin içinde yıllardır eksikliğini hissettiği şefkati arıyordur. Bu yüzden kendisine uzanan ilk dala sorgusuz sualsiz tutunmaya çalışır. O dalın bir gün büyüyüp çiçek açacağına inanır. Biraz Polyanna’dır insan; kuruyacağını bile bile umut etmeyi bırakmaz. Oysa bazı dallar hiçbir zaman çiçek açmaz, sadece kısa bir süre tutunacak yer olur.
İnsan çoğu zaman kendi duygusunun adını koymakta bile zorlanır. Bazı hisler hemen anlaşılmaz; zaman ister, sessizlik ister, insanın kendine dürüstçe bakabileceği bir alan ister. Hoşlantıyla şefkat ihtiyacı, bağlılıkla yalnız kalma korkusu, sevgiyle alışkanlık bazen birbirine karışır. Tam da bu yüzden dışarıdan gelen keskin cümleler daha ağır gelir. Çünkü insan kendi içinde bile emin olmaya çalışırken, başkalarının bu kadar kolay hüküm vermesi, var olan karmaşayı biraz daha büyütür.
Kafasında binbir türlü senaryo yazıp oynatırken hayat o gri boşlukta akıp gitmiyor mu? Karşıdan tek bir adım gelsin diye neden on adım atacak şekilde, bir asker gibi “hazır ol”da bekler ki insan? Hele de beklediği her neyse bir türlü gelmiyorsa… Neden kalbinden söküp atmaz o bekleyişi?
En önemlisi de; neden insanlar kendilerinde başkaları adına karar verme ve bunu acımasızca uygulama hakkını bulurlar?
Oysa insanın gerçekten ne hissettiğini, neye ihtiyaç duyduğunu ya da neden susmayı seçtiğini çoğu zaman kendisi bile tam olarak anlayamazken, başkalarının bu kadar kesin konuşabilmesi ne garip…
Belki de insanı en çok yoran şey; hissettiklerinden çok, o hisleri sürekli açıklamak zorunda bırakılmasıdır.
Nilden İçağasıoğlu

Kalemine sağlık, okuru bol olsun
Kalemine sağlık. Okuru çok olsun.