1 Ankara
Arabanın kapısını ittiğimde elim ayların tozunu üzerine aldı, kedi ve martı dolmuştu parmaklarıma. İstanbul arabalarının tozu dumanı, kirli ünvanı.
İkinci toz kümesi trenin valiz dolabına giremeden kapak altında öbeklenmişti. İki koltuk arası minik çöp kutuları şimdilik sakindi. Bostancı’ya bile varmamıştık ki Vicks kokuları ve öksürükler içeriyi doldurunca pandemi zamanının zorunlusunu aradım, çantanın neresine koymuştum. Hem de en bilinen rengini, uçuk turkuaz.
İlk “yanlış yere oturmuşsunuz” geldi. Uçakta rastlamıştım geçen yıl. İşte QR kod, dijital bilet, tek tuşla cebinizde bile yapsanız nafile, şaşırıyor insan.
Vagon 2’deki kafeteryaya çay içmeye gittim. Bardaklara büyük termoslardan dolduruluyor. Çay küçük karton, kahve büyük karton. Küçük bitti dediler, Büyükte olacak çay, büyük onun üç katı fiyatı, büyüğe küçük çay miktarı konulamıyor. Tek belirleyici karton büyüklüğü. Bitcoin değil bikarton.
Yerime dönüp sırt çantamı açılır kapanır tepsiye koyunca önünde alta doğru üç minik leke gördüm. Neyse ki tırnaklayınca çıktı.
İzmit’te binen yolcunun kokusu bir başkaydı. Uçuk turkuaz maskemi taktım. Yanımdaki kadın yarım saate yakın dua okudu. Dudakları hareket ediyordu, her nefeste ağzından koku bana ulaşıyordu.
Annemle yengem geldi aklıma. On beş yıl kadar önce bir uçak yolculuğunda ellerindeki zikirmatiklerle bütün uçuş boyunca dua etmişlerdi. Tık tık sesleri hâlâ kulağımda. Kim bilir, belki onların kanatlarıyla uçtuk.
Çayı yüksek sandalyelerde, istasyonun dar tezgâhında içmiştim. Ankara resmi daire işlemi kahve vakti vermezdi. Bilecik’e yaklaşırken kahve için arkadaki masalara geçtim. Dizüstü derli toplu adamın karşı çaprazına yerleştim.
Ayakta bekleyenler artınca görevli masayı boşaltın diye uyardı. Yan tarafta yayılmış adama döndü. “Kahve alıyorum,” dedi adam. “Bostancı’dan beri buradasınız.” Haklıydı. İki buçuk saat olmuştu. “İşim çok.” Kahvesini alıp yeniden oturdu.
Karşımdaki laptopunu topladı, ayrıldı. Ben de son yudumu içip kalkmaya hazırlanıyordum ki uzun boylu, sesi kendinden önce gelen biri içeri girdi. “Buradan sorumlu kim?” Altıncı vagondaki yolcudan şikâyetçiydi. Yanındaki kişi sürekli iş görüşmesi yapıyormuş, mesaj yazarken tık tık duyuluyormuş. Uyardığında “Çalışıyorum” cevabını almış. “Memleket bitmiş artık,” diye ekledi. Memleket bitmişti. Çözümü altıncı vagondaydı. Görevli oraya doğru gitti.
Yerime döndüğümde miyavlama duydum. Birinin telefondan kedi videosu açtığını sandım. Meğer Bilecik’te karşı komşum değişmiş, yanında siyah beyaz taşıma kutusuyla bir kedi gelmişti.
Sarıya çalan yeşil gözlerini kafesin ardından gördüm. Arada bir miyavlıyordu. Sesi bana iyi geldi. Sustu birazdan. Tozu, çaresizliği bize bırakıp.
Yine de portakal güneşiyle dönüyorum.
Nükhet Eren
2 Aynı Sofra
Bir günün nasıl geçtiğini akşam olunca hatırlamaya çalıştığımda, olayların sırasını değil, aralarında kalan boşlukları anımsıyorum.
Sabah araştırma merkezindeydik. İsa’nın bedenini okuyordum. İnsanların yüzyıllardır üzerine düşündüğü sorular. Dirilişten sonra beden aynı beden mi kalacaktı? Işıkla mı dolacaktı? Acıyı, ağırlığı ve yorgunluğu geride mi bırakacaktı? Okumalar sırasında not aldım. Şimdi neyin altını çizdiğimi tam hatırlamıyorum. Bazen düşüncelerin kendisi değil, onları düşündüğümüz odalar akılda kalıyor.
Dönüş yolunda korudan geçerken bir hayvan gördük. Sırtı dikenliydi. Köstebek olmadığını biliyordum ama doğru adını bir türlü bulamadım. Yol boyunca düşündüm. Hayvanı gözümün önüne getirebiliyordum. Karanlıkta yürüyüşünü, sırtındaki dikenleri, hatta bahçelerde bıraktığı izleri bile. Adı bir türlü gelmiyordu.
Arada sırada bu oluyor, isimler insanı terk ediyor. Bilginin kendisi yerinde duruyor da ona açılan kapı kapanıyor gibi.
Sonunda telefondan baktık. Kirpi. Adını duyunca rahatladım. Sanki yol boyunca bizimle yürüyen görünmez bir yolcu yerine geçmişti.
Biraz ileride komşumuza rastladık. Futbol analizcisi. Konu iki gün önce oynanan Arsenal ile PSG arasındaki maça geldi. Birkaç dakika önce kirpinin adını hatırlamaya çalışan ben, şimdi maç analizi dinliyordum. Hayat bazen konu başlıkları arasında hiçbir geçiş yapmıyor.
Eve döndüğümüzde mutfak beni bekliyordu. Patates doğradım, havuç doğradım, tavuğu mikrodalgada çözdüm. Mikrodalgalarla hiçbir zaman anlaşamadım. Bir tarafı kış, bir tarafı yaz bırakıyorlar. Tavuğun altı çözülmüş, üstü hâlâ buz gibiydi. Sonunda parçalayarak kurtardım.

Sarımsak, zencefil, soya sosu. Arada patatesler yandı. Çok değil, ama yandılar. Yemeğin kötü olacağını düşündüm. Sonra düşünmemeye karar verdim. Yaş almanın küçük faydalarından ilki de bu olmalı. Her kusurun felaket olmadığını öğreniyorsun.
Can başta yemek istemedi. Asya usulü şeyleri sevmem, dedi. Sonra yedi. Bir daha da bir şey söylemedi. Yemeğin iyi olduğuna dair en güvenilir yorum, sessizlikmiş.
Tam lokmamı ağzıma almıştım ki sol tarafta sert bir şey hissettim. Dişim kırıldı sandım. Belli bir yaşa gelince felaketleri öncelik sırasına koyuyoruz da bir lokmanın içinden vida çıkabileceğini düşünmüyoruz. Dolgu çıkmıştır diyoruz.
Lokmayı çıkardım. İçinde küçücük vida vardı. Bir süre masanın üstünde durdu. Biz de ona baktık. Hayatın bazı anlarında herkes aynı nesneye bakıyor ve farklı şeyler görüyor. Ben dişimi düşünüyordum. Can yemeği. Vida ise muhtemelen hiçbir şey düşünmüyordu.
Sonra suçlu bulundu. On yıldır kullandığımız karabiber değirmeni. Bir eşyanın ömrünün sonuna geldiğini bazen ancak böyle anlıyoruz. Bir parçası kopup önümüze düşüyor.
Gece ilerledi. Yoğurt için süt bekliyordu. Parmağın dayanacağı sıcaklığa gelmesini bekledim. Yıllardır aynı hareket. Her seferinde sütün sıcaklığıyla elim arasındaki kısa görüşme.
Dışarıda gece büyüyordu. Yarın saat on birden dörde kadar ders var. Masanın üzerinde Dante duruyor.
Sabah İsa’nın bedenini yazmış, akşam bir karabiber değirmeninin bedeninden kopan vidayı bulmuş, dönüş yolunda kirpinin adını hatırlamaya çalışmıştım. Bir günün içine bunların hepsi nasıl sığıyor bilmiyorum.
Kim bilir, hayat dediğimiz şey tam da budur. Büyük düşüncelerle küçük ayrıntıların aynı sofraya oturması.
Nükhet Eren

Minik ayrıntılar, kocaman yaşam, ellerinize sağlık
Ankara tren yolculugunu cook fazla yaptim. Annebaba oradaydi. Orada okumustum. Epeyi bir zaman gecirdim guzel Ankara’da. Her gidis gelisim sessizce ve dış gorsellere kapali gecti. Bunca gorsel sizin dikkatiniz benim ise dikkatsizligim sanirim. Guzel Ankara