Otobüsten indiğinde suratına çarpan serinlik uykusunu açmak yerine sigara isteğini artırdı. Terminalin yüksek balkonlarını bin bir güçlükle ayakta tutan kolonlardan birine yaslandı ve bir sigara yaktı ilk dumanı içine çeker çekmez bir tokmak zınk diye indi beynine. Gözbebekleri büyüdü, terminalin ışıkları parladı.
Daha uyanmamıştır.[i]
Vücudunu dikleştirip sırtındaki çantanın kollarını düzeltti. Önünde boylu boyunca uzanan gökdelenlere baktı. Baktıkça uzadı Ankara. Ankara uzadıkça bulutlar gevşedi, gevşedi, sonunda güneş kendinden bir parça gösterince Ankara’dayım, dedi. Düşüncesini bekletmeden telefonunu çıkardı:
Günaydın Rona 😊 Ankara’dayım.[ii]
Mesajın arkasına da şipşak bir fotoğraf ekleyecekti ama ilk dumanla parlayan gözleri bütün ağırlığını bırakmış yepyeni bir göze gebe gibi doldurmuştu altını. Bundan hoşlanmadı. Tam kamerayı kapatacaktı ki arkasında, kolonun üzerinde ufacık bir yazı gördü:
Giden neyi bırakır geride…[iii]
Sigarasını yanındaki çöp kovasına söndürüp attı. Gelen yolcu peronu yavaş yavaş boşalıyor. İnsanlar şehrin içlerine[iv] kıvrılacak araçlara doğru ilerliyordu. Attığı mesajı kontrol etti, hâlâ uyanmamıştı.[v] Giriş kapısına doğru içinde garip bir hoşluk, burnunda asılı yağmur kokusu ilerledi.
AŞTİ kimsenin frekans tutturamadığı, aradığını el yordamıyla bulduğu minyatür bir Ankara’dır. Girişteki güvenlik kontrolünde sırasını beklerken gülümsedi Adar. Cümleyi çok net duymuştu ve abartılı tınısı o kadar gerçek gelmişti ki söyleyeni tebrik edebilmek adına gülümsemesiyle onayladı.
Metro girişine ulaştığında terminalin neden bu kadar makyajlandığını düşündü. Önceki hâli her ne kadar yıkılmak üzere olan bir duvar yığını da olsa mekân gitmek ya da dönmek yazgısının geçiş güzergahıydı.[vi] Metroya binmeden telefonunu yeniden kontrol etti. Mesaj iletilmiş fakat okunmamıştı.[vii]
Metrolarda en sevdiği şey vagon sonuna yerleşip bütün vagonu izlemekti. Yine öyle yaptı. İnsanların yüzleri yolun perdesiyle örtülmüş, gözleri iyice çukurlarına kaçmış. Kimse henüz nereden gelip nereye gittiğini bilmiyor gibi[viii] bekliyordu.
Karnına bir sancı oturdu. Önceki hoşluk yerini bilinmez bir tedirginliğe bırakmış, izlediği yüzler de bunu iyice tetiklemişti. Ağırlığını sağ ayağından sol ayağına verip silkindi, cebinden kulaklığını çıkarıp taktı. Takar takmaz tiz bir gitar sesi doldurdu kulaklarını. Şarkının girişini biliyor ama ismini hatırlayamıyordu ki şarkı onu çağırdı:
Hey you![ix]
Rona’nın neden bu kadar hayranlıkla tekrar tekrar dinlediğini bilmediği o buna anlam veremedikçe Adar’ın gözlerini devirdiği Pink Floyd şarkısı…[x]
Hatırlamanın verdiği şevkle başa sardı şarkıyı ve gitar tıngırdarken kapattı gözlerini.
Çimleri yalayıp geçen rüzgâr kabanının eteğini havalandırıyor. Ritmik adımlarla Rona’ya doğru yürüyorum. Rona üzerinde oturduğu poşetin kenarını parmağına dolayıp dolayıp çözüyor. Ürperiyorum. Önü açık kabanımın içinden giren rüzgâr sırtımı yalayıp geçiyor, yukarıdaki güneş etkisini kaybetmek üzere eğiliyor. Ağaçların yaprakları titriyor. Dallarda simsiyah parlayan kargalar çevreyi süzüyor, insanların önlerindeki atıştırmalıkları her an kapıp kaçmaya hazır bekliyor. Rüzgâra rağmen çimlerin üzerinde bu kadar çok insanın olması şaşırtıyor beni. Yanından geçtiğim bir ağacın gövdesine dokunuyorum. Elimde kekre bir tat kalıyor, Rona’ya iyice yaklaşıyorum.
Omzuna çarpıp geçen bir sarsıntıyla açıyor gözünü.
Can you feel me?
Anadolu durağını görüyor, bir an nerede olduğunu anlayamıyor. Anadolu neresi diye düşünüyor ama çizelgede Maltepe durağını görünce rahatlıyor. Telefonu titriyor. “1 Yeni Mesaj” göreceğini düşünerek kilit tuşuna basıyor. Bunun yerine bir banka bildirimi ile karşılaşınca şarkıyı kapatıp kulaklığıyla telefonunu cebine koyuyor.
Yürüyen merdivenlerden çıkarken günün her saatinde buranın ne hale büründüğünü bildiğini düşünüyor. Sabaha karşı yığılıp kalan, süpürgelerin ritmik vuruşuyla mesaiye başlayan, gün içinde kimsenin durup bakmadığı ve hep bir işi halletmek için o binadan diğerine o otobüsten başkasına koşan herkesin mekânı: Kızılay. Yüksel’e çıktığında tekrar bakıyor telefona. Cevap yok.
Kulaklıklarını takıyor tekrar. Rota oluşturuldu, diyor kendi kendine. Konur’a girerken kafasında bütün yolu yürüyüp hedefe ulaşıyor. Bir an aklından Rona’yı aramak geçiyor ama hemen vazgeçiyor.
Sitting naked by the phone.
Sokak henüz uyanmış, kamyonlar barlara mal veriyor, Adar araçların arasından ağır aksak geçip caddeye çıkıyor, cadde sakin, karşıya geçiyor.
Camdan geçen yüzleri izliyorsun; yarı uyur, yarı uyanık. Masaya yaklaşan çocuğa gözlerinle bir tane daha deyip çocuğu yarı yoldan döndürüyorsun. Rona boz bulanık oturuyor karşında. Sigara dumanından mı yoksa çakır keyif olduğundan mı anlayamadan Rona’nın yüzünü seçmeye çalışıyorsun. Sol elinin orta parmağı ile uğraşıyor, dikkatlice ojenin altını oyuyor. Yüzünde korkutucu bir sakinlik.[xi] Yeni siparişini fark etmiyor Rona. Görse kızar. Senin de ağzın ancak içmeye yarıyor, iki çift lafa gelince çıt yok, diye söylenir. Aşağıdan yüzler geçiyor.[xii] Son metroya, son otobüse yetişmek için hızlı hızlı yürüyor.
Rona![xiii]
Kafasını kaldırıp bakıyor. Gözleri kısılmış, donuk yüzü mimiksiz. N’aber, deyip göz kırpıyorsun. Çağrıyı alıyor hemen. Konuşacaksın. Senin mesain başlıyor, yeterince süslendin. Şöyle boylu boyunca denize yaslanmış bir şehir gördüm rüyamda. Vermiş belini denize, uzanmış dağlara doğru. İnsanlar kat kat merdivenler dayamış sırtına, bütün yükünü vermişler üzerine…
Sokağın sonuna gelirken boğazına bir şey düğümleniyor. Öksürüyorsun, dizlerin titriyor. Rüyanın ağırlığı eklemlerini zorluyor, köşedeki duvarın dibine zor atıyorsun kendini. Çömelip bir sigara yakıyorsun.[xiv]
Kaç kere yürüdün bu sokakları kaç kere, kimlerle, hangi saatlerde… sayısız görüntü gelip geçiyor gözümün önünden.
Sigarasını atıp doğruluyor.
Her ne kadar bazı şeyler yerinde dursa da en başta ben buradaki Adar değilim galiba.
Mesajı baştan sona tekrar okuyup bir anda siliyor hepsini. Hâlbuki Rona alışkın bu fevri çıkışlarına, durup dururken yüksekten konuşmalarına…
Olgunlar’a dönüp Karanfil’e iniyor. Sakin saatler. Henüz sokağın gürültüsü başlamamış.
Waiting for someone to call out
On dakikaya çıkmalı. Dersi bitiyor çünkü, dersi bitti mi durmaz binada. Döner yüzünü Karanfil’e yürür, Kızılay’ın içlerine ve birazdan geçer önümden. Hazırlanmalıyım. Gözlüğünü çıkarır dersten sonra. Uzağı göremez ama görmesi gerektiği kadarını gördüğünü iddia eder, gözlerini kaybolana dek kısar. Karşıdan gören kanlısıyla karşılaşmış gibi irkilir. Öyle kısar gözlerini. Ve geçiyor işte. Çantamı sırtıma vurup düşüyorum peşine. Hep böyle hızlı yürür, hep bir yere yetişir. Adımlarımı büyütüyorum ve tam caddeye ulaştığında yetişiyorum. Pardon diyorum pardon Selanik Caddesi’ne nasıl gidebilirim. Yüreği ağzında dönüyor arkasını. Tam el kol hareketleriyle bir şey anlatacakken fark ediyor beni…
Şehrin çehresi değişiyor köşeyi dönünce. Tunus Caddesi bir anda sınıf atlamışsın ya da asla buraya ait olamazmışsın gibi hissettiriyor insana. Yol geniş, mekânlar büyük. Binaların bahçeleri yemyeşil… Hedef caddenin sonunda. İnsanlar, araçlar birikmeye başlıyor cadde üzerinde. Yürüyüşü hızlanıyor Adar’ın, yetişmeye çalışıyor.[xv] Çantasının fermuar uçları birbirine çıt çıt çarptıkça adımları da bu ritme uyum sağlayarak iyice hızlanıyor. Onun hızına uymayan insanları birer birer geçerken neredeyse dans ediyor.
Çitlerin önünde kollarımız birbirimizin beline dolanmış suyu izliyoruz konuşmadan. Kuşlar diyorum, nasıl da yakışıyor bu parka. Kuğu diye düzeltiyor Rona. Bunlar kuş değil, kuğu. Gülüyorum.
Getting lonely getting old
Park bomboş, henüz çocuklar uyanmamış, diyor kendi kendine. Kuğuların önünden geçip onlardan en uzaktaki banka oturuyor. Bir sigara yakıp telefonunu açıyor. Mesaj kutusuna girdiğinde alt alta üç tane “Bu mesaj silindi.” Yazısını görüyor. Gözü Rona’nın profil fotoğrafına kayıyor.
Fotoğraf kaybolmuş.
Çağatay Uslu
[i] Zamanı ölçmenin başka başka yolları varken hep bir gözün açılmasını bekler insan.
[ii] Konuşmanın yerini yazı aldığından beri tutumlu davranışlarımız.
[iii] Bilmiyorum ama döndüm.
[iv] Şehrin ağlarına tutunabilmek nefes almanın ön koşuludur.
[v] Sabahın kör saatleri bir fotoğraf karesine kitler Ankara’yı. Kimse durmaz hâlbuki atılan her bakış dondurur zamanı, göz kırpma mesafesidir Ankara’da hareket.
[vi] Yazgının önüne geçilebilir mi? Dönmek en baştan yazılı mıdır?
[vii] Bilmemekle umut arasında bir ilişki olmalı.
[viii] Ben biliyordum. Aklım, fikrim, zihnim yol boyu buna çalıştı.
[ix] Evet, ben!
[x] Bütün yol boyunca dinledik, n’olur değiştir artık!
[xi] Sükunetin boyunu aşan bir tarafı var, susan sen olmalısın. O değil.
[xii] Yüzler gelip geçici mi artık, bakılanla görülen eşleşmiyor.
[xiii] Adını söylememden hoşlanmazsın ama hâlâ çok güzel adın senin.
[xiv] Gitmek bir tercih mi emin değilim ama dönmek öyle. Dönerken bıraktıklarının bıraktığın yerde kalmayacağını göze almalısın.
[xv] Neye? Cevabını bilmediğim sorulardan ürkerim.

Evet, Ankara, Ankara güzel Ankara’nın fonunda çarpıcı bir anlatım, ben de sevdim.
Asil Şenol Topçu
Bu aralar burada Ankara baş kahraman. Sevdim