TÜRK EDEBİYATI-ÖYKÜ

DÜĞÜN

Bir sevinç sözcüğünün ardına gizlenmiş bir cariyenin sessiz hüznü

YAZAR: Samipaşazade Sezai

ESER: Küçük Şeyler

ÖYKÜ: Düğün

TÜR: Öykü

19. yüzyıl için Osmanlı’nın en uzun yüzyılı demişti ünlü tarihçimiz. Aydınlar, askerler, sanatçılar adım adım sürüklenen çöküşün nedenlerini sorgulayarak çare bulma arayışında, gelişen ve değişen dünyaya yetişmek için yoğun bir çaba içindedirler. Edebiyat da doğal olarak bunların gerisinde kalamayacaktır.

Giritli Aziz Efendi’nin Muhayyelat’ı ile Emin Nihat Efendi’nin Müsameretname’sini, Ahmet Mithat Efendi’nin Kıssadan Hisse’si ve Letaif-i Rivayat’ı takip edecek; ilk modern tarzda kısa hikâyenin başlangıcı sayılan öyküler ise Samipaşazade Sezai ile gelecektir.

Sezai’nin Küçük Şeyler adıyla yayımlanan öykü kitabı, günlük yaşamın sıradan, dikkat çekmeyen, silik tiplerini yazıya taşır. Dönemin dünyasından kesitlerle beraber, toplumdaki küçük, ezilmiş, mutsuz insanların yaşama biçimlerini ve iç dünyalarını gerçekçi olarak yansıtır. Bu sayımızda Küçük Şeyler’deki öykülerden, cariye Dilsitan’ın hüzünlü hikâyesinin anlatıldığı Düğün öyküsüne yer verdik.

DÜĞÜN

Samipaşazade Sezai

– Hele şükür yetiştirene!.. Bugün düğün dernek … Çok da uzadı kardeş … Bir sene, tam bir sene nikah sürdü. Bizim Behçet Bey sabırlıdır.

– Gelin hanımın ismi ne?

– Sitare Hanım.

– Güzel mi?

– Neresi güzel ben de bilmem. Renk desen yok, kaş desen düşük, boy desen meydan süpürgesi… -Böyledir de niçin bu kadar ayıla bayıla aldı?

– (Başparmağıyla para sayar gibi işaret ederek) Bu var bu! Şimdi güzelliği kim arıyor?

– (Kapıya kadar gidip etrafı merakla dinledikten sonra) Öteki nasıl?

– (Sesini yavaşlatarak) Fena. Pek fena … (Tavrını değiştirerek) Alem düğünle meşgul! Nene lazım oraları sorarsın. Herkesin tasası sana mı düşmüş!

– Yook! Bir erkek için hastalanan, bir herife varmak için para verenlere acırım da onun için, yoksa…

Bu konuşma, uzun boyunlarının yarısını birer beyaz boyunbağıyla örtmüş, başlarındaki küçücük hotozlarına¹ birer mor sümbül takmış, uzun mavi hırkalı, pembe entarili iki soygun² arasında geçiyordu. İkisi de içinde bulundukları düğün evine gelmek üzere olan misafirleri karşılamak için sofaya çıktılar.

Sultanahmet Meydanı’nın arka taraflarında olan bu büyük, bu eski ev, o sabah pencerelerini bahar güneşinin ışınlarına, kapılarını muhabbete karşı açmıştı. Birçok seneden beri ilk defa tamir görerek dış kısmı kırmızı bir aşı boyasına boyandığı ve içindeki odalar, duvarlar bütün sıvandığı halde, düzgün³ sürmüş bir kocakarı gibi yine kaplamalarındaki çatlaklar, buruşuklar, duvarlarındaki eğrilikler, çukurlar tamamen kapatılamamış ve bununla beraber üzerinden geçen senelerin tahribi altında kalarak bükülmeye başlamıştı. Sofalarına genç kızların uzun etekleri dokunacağı, kış rüzgarlarının iniltisinden başka bir ses işitmeyen ıssız duvarlarına gençlerin kahkahaları aksedeceği ve bahçeye bakan bir köşesi de bu gece gençlerin kavuşacağı gelin odası olacağından ortasında bulunduğu meydanda kanatlarını açarak ihtiyarlara mahsus bir neşe ve gururla gelin ve damadı bekliyor gibi duruyordu. Şimdi, yarım saate kadar, çok zamandan beri hayatın neticesi olan bir hüzün bulutunun acı istilasına bırakılarak terk edilmiş odalarının kapılarını sevgiyi ve gelecek günleri okşayan güzel eller açacak. Tabiatın en yüksek manası olan güzel yüzler, her biri bir tarafa atılmış yastıklarına dayanacak. Rengi solmuş döşemelerinin üzerine rengarenk atlas elbiseler birer güzellik örtüsü olacak…

Bulunduğu o yüksek mevkiden, etrafındaki küçük evlere doğru alçalırcasına biraz eğilerek, yarım saate kadar her tarafa aksedecek tatlı ve gönül okşayıcı saz ve sözleri dinlemelerine müsaade ediyor gibi görünüyordu. Hatta her gün kapısını kıracak gibi vuran, merdivenlerinden yıkacak gibi çıkan mahalle bekçisi Kürt Haso bile o gün başına kırmızı yemenisini sarmış, ayağına yeni aldığı yün poturunu, arkasına yine yünden, yeni saltasını⁴ giymiş, büyük bir hürmet ve nezaketle sokak kapısının önünde, küçük hasır iskemlesinin üstünde, genelde yaptığının aksine, gelen geçene gülümser bakışlar atarak gelin arabalarını bekliyordu. Biraz sonra seyirciler kapılardan hücum etmeye başlayıp evin her tarafını istila ettiler. Zavallı bekçi de kırmızı pabuçlu büyük ayaklarıyla sevincinden, telaşından çekinerek, üzerinden geçtiği birkaç sokak köpeğinin feryat ve figanı arasında harem dairesine⁵ doğru koşarak bütün mahallede şöhret ve iftiharının sebebi olan yüksek sesiyle gelişi müjdeleyince evin içinde bir heyecan oluştu ve herkes kapılara doğru koşmaya başladı. Bütün mahalleye hareketli bir sınır çeken arabalar, evin avlusuna girdikten beş dakika sonraydı ki gelin ve damat, nihayetsiz derecede çeşitli ve rengarenk kıyafetleriyle merdivenlerden gelin odasına kadar olan yerleri, sofaları birkaç sıra halinde işgal eden davetlilerle seyircilerin, bu iki gencin muhabbet ve galibiyet şanını alkışlayan, “Maşallah … Kırk bir kere maşallah!” sesleri arasından geçiyorlardı. Merdivenlerden gelin hanımı sürükler gibi çıkaran bu genç ve güzel damat bey kadınlarda en çok beğeni uyandıran uzun boyu, kemikli geniş omuzları, özellikle düzgün ve yirmi beş yaşına göre biraz çokça ve uçları maşayla yukarı doğru kaldırılmış olan siyah bıyıklarıyla takdir topluyorduysa da galiba yaptığı evliliğin menfaat hesaplarıyla biraz fazlaca meşguliyetinden olmalı, dalgın bir tavırla merdivenlerden önüne bakarak çıkıyordu. Yalnız ara sıra başını kaldırarak kadınlar hakkında aşağılamayla kin ve garaz karışımı duygular besleyen kalbinin hıyanetini ifade eden gözleriyle, etrafındaki tesettürlü kadınları yukardan bakan gözlerle eziyordu. O dakikada memnun ve bahtiyar olmaktan çok hiddetli ve kavga arar gibi görünüyordu. Güveniniz bana, bu tür kişiliklerde, her türlü üzüntü, hatta sevgi bile bir kin ve düşmanlıktır. Kolundaki uzun boylu, endamına büyük bir kusur olacak biçimde dar ve uçları yukarıya doğru kalkık omuzlu gelin hanımın giydiği elbise, Türklerin güzel sanatlarından sayılacak kadar güzel o iki etekli hoş elbisesinin alafrangayla birleşimiyle mor atlastan gayet uzun etekli ve korsajından başlayarak ta eteklerine kadar bütün kumaş, gündüzün doğudan batıya akseden ilk ışıklarını andıran uzun yollu sırmalarla işlenmişti. Genç kızlarda evliliğin başlıca maksatlarından biri olan gelinlik elbisesinin ve etrafındaki alkışların verdiği bir gurur ve mutluluk içinde, gençliğin ve güzelliğin dayanağı saydığı kocasına yaslanarak, nefsinde her türlü üzüntü ve dargınlığın uzun ve şiddetli olduğunu gösterir biçimde biraz derin ve biraz birbirine yakın ve bir saniyede her tarafa çevirdiği, o anda ise neşe ve sevincinden yarı sarhoş olan parlak siyah gözleriyle tebessüm ediyordu. Yüzüne taktığı al tülden duvağı esmer çehresine ihanet ediyorsa da, güldüğü zaman bütün çehresi ve özellikle parlak dişlerini gösteren güzel ağzı gayet yumuşak ve narin, latif ve manidar bir görünüm kazanıyordu. Kalabalığın en çok toplandığı yerden uzakça bir köşedeki minderin üzerinde ayakta duran iki yaşlı kadın fevkalade sevinçlerin yol açtığı bir hayret içinde, ağızları biraz açılmış, koltuğu⁶ seyrediyorlardı. Kısa saçlarını toplayan küçük hotozlarının etrafına elmaslı iğneler, kulaklarına uzun Flemenk küpeler takmış, bütün çehreleri bir tebessüm halinde olduğu için mutlulukla parlıyordu. Bu iki kadın sevinç ve memnuniyetleriyle, o kadar izdiham arasında öne çıkarak herkesin dikkatini çekiyorlardı.

Bu iki hanım gelin ve damadın annesiydi. Bir tanesi bizde erkek evladı olan annelere mahsus gururla, diğeri bir anne şefkati ve hassasiyetiyle, oğlunun kuvvet ve galibiyeti sayesinde toplum hayatına katılmasını, biricik kızının gerçek dünyaya attığı ilk adımlarıyla rehberi olan kocasını mutlu ve masum bir halde takip edişini izliyordu. İkisi de geçen ömürlerinin kol kola vererek dönüşünü yahut mazi sahasından istikbalin geçişini bir takım belli belirsiz hislerle seyrediyorlardı.

Behçet Bey gelin hanımı köşesine oturtarak, orada her cinsten meydana gelen kalabalığın meraklı ve yargılayıcı bakışlarına karşı yerleştirip teşhir ettikten sonra kalabalığın arasından bin zorlukla selamlığa⁷ çıkmıştı.

Sitare Hanım, ta akşama kadar yüzlerce gözün meraklı tetkiklerine ve yargılayıcı bakışlarına terk edildiğinden, güzelliklerine pek de güvenleri olmayan ve yüzlerindeki kusurların kendileri de farkında olan kadınlara mahsus bir sinir azabı içinde kalmıştı. Yüzündeki tebessüm, rengiyle beraber uçup gitmiş ve bu şiddetli ıstırabın etkisiyle yüzü ağlar gibi bir hal almıştı. Karşısında kalbiyle aynı ahenkte çarpan saat çaldıkça ıstırabı artıyor, şiddetleniyordu.

Zira üzerine çevrilmiş, ayağından başlayıp başında duran, yüzünün en küçük çizgilerine, en gizli kusurlarına ayrı ayrı isabet eden bakışlarda kusur ve eksiklik arama, haset gibi birtakım manalar hissediyordu.

– Gelin güzel mi?

 – Güzellik ona kalmış! Görmüyor musunuz ne kadar esmer. Kaşları da ne kadar düşük. Yalnız gözlerini beğendim.

– Gözleri sizin gözlerinize ne kadar benziyor!

Diğer tarafta:

– Gelin güzel değil ama elbisesine bayıldım. Mor atlas üzerine sırma işleme ne kadar yaraşıyor.

– Bundan daha güzel gelinlik elbise olmaz. Fakat “Belim ince görünsün” diye korsesini ne kadar sıkmış! Baksanıza, rahat nefes alamıyor!

– Kardeş! Kendi belin gibi arıyorsan onu hiç kimsede bulamazsın.

Diğer köşede:

– Darısı başına.

– Gelin Hanım niçin böyle ağlar gibi duruyor? Sanki … Ne kadar sevinse değer. Bence damat gelinden daha güzel.

-Niçin? Bence zavallı gelin hanım da güzel. Damadın bir odalığı⁸ varmış doğru mu?

-Benim de kulağıma öyle bir şey çalındı. Çıkarmış mı, satmış mı, öyle bir şeyler diyorlardı ama bilmem.

– Ben, hastalanmış, yatağa düşmüş diye işittim. Gelin duymasın diye bütün ev halkı pek telaş ediyormuş.

Her köşede, her tarafta konuşmalar, şakalaşmalar, çekiştirmeler hız kazanmıştı. Bundan ötürü sesler birbirine karışarak yavaş yavaş yükselmeye, sofalarda, odalarda gidip gelenlerin ve süratle aşağı inip çıkanların ayak patırtılarına bir anlamda ritim tutan çalgı sesleri de eklenince bütün evde bir galeyan hüküm sürmeye başladı.

Adetlerimizin değiştiği bir çağda bulunmamız sebebiyle alışılagelenin aksine davetlilerin geceye alıkonulacağına dair sabahtan beri dolaşan bir rivayet akşamüzeri kesinlik kazandığından evin her tarafında birer birer mumlar, avizeler, lambalar yakıldı.

Genç yüzlerdeki en saklı çizgileri, en görünmez lekeleri, en gizli kusurları göstermeye, en parlak renkleri bozmaya çalışmaya alışkın güneşin o coşkun, o kıskanç, o kusur arayan ışığı sönüp de avizelerin hafif ışıkları güzel yüzlerde hasretle titreşmeye, siyah saçlarda aşıkane şakalaşmaya, en güzel renkleri seçmede şüphe götürmeyen zevklerini abartmaya meyilli Doğuluların o rengarenk atlas elbiselerinin üzerinde dalgalanmaya başlamasıyla düğün büsbütün bir başka letafet ve tazelik kazandı. Saat gece yarısına yaklaşıp da en seçkin hanende ve sazendelerden oluşan çalgı takımı sanatkâr bir şevke, neşeler tatlı bir parıltıya, bütün düğün serbest bir tavra döküldüğü zamandı ki al canfesten bir etekli entari giymiş, kırmızı kurdeleyle bağladığı saçlarını arkasına dökmüş bir cariye merdivenlerden inerek alt katta, evin boş bir köşesine doğru gidiyordu. Yalnız, giderken ara sıra durarak bir aslanın önünden kaçan ceylan gibi korku ve heyecanından, dökülmüş saçlarının içindeki başını çevirerek o güzel siyah gözleriyle arkasına bakıyordu. Sonunda bir oda olan uzunca bir yola girdi. Çarpıntısını bastırmaya çalışır bir tavırla elini kalbinin üzerine koyarak etrafını dinledi. Düğünün gürültüsü buraya uzaktan uzağa aksediyordu. Arkasını duvara dayayarak tavana yakın bir tepe penceresinden o güzel kızı gözetlemek için gizli gizli giren ayın ışığına karşı asabi bir halde bulunan vücudunu ısıtıyordu. Azıcık sonra, eski konaklarda hala mevcut olan bu uzunca yolun sonundaki odanın kilitli kapısını yavaş yavaş vurdu. Cevap yok. Evvelkinden daha hızlıca vurdu. Yine ses yok. Biraz bekledikten sonra daha hızlıca vurunca içeriden titrek bir ses, “Kimdir o?” diye sordu. “Hanım Nene benim! Kapıyı açar mısın?” deyince ihtiyar bir kadın seccadesinden kalkarak elindeki tespihi, başındaki örtüsüyle oda kapısını yavaşça açtı. Kapısı açılan bu oda, zenginliğin sefalete terk edip unuttuğu bir köşe olduğu için, pek muntazam olmayan bahçeye bakan küçük pencerelerinin önüne kayıtsızlıkla atılmış uzun bir minderin uçları rutubetten çürümüş ve yine o rutubetin tesiriyle duvarlarındaki sıvalarda büyük siyah lekeler oluşmuştu. Odaya girince sağ tarafında bir yatak, yatağın içinde, yastığın üzerine perişan halde dökülmüş sarı saçların arasında ölüm rengi olan donukluğu, hayatı birkaç saniye yolundan alıkoyacak kadar müthiş, etkileyici, gencecik bir yüz görünüyordu. Bir başka aleme çevrilmiş gibi maviliği üst kapaklarının içinde kaybolarak, yalnız beyazları görünen gözleri, engin ufuklarda batan iki yıldız gibi hüzünler, sevdalar içinde sönüyordu. Yanaklarının renginde olan dudaklarının aralığından dişleri, şakaklarındaki ve boynundaki gayet ince derisinden mavi damarları seçiliyordu. Ölümün getirdiği bazı haller bütün uyumunu bozarak yüzünde dehşetli bir tezat meydana getirdiği ve hayatın akışının sekteye uğradığı yerlerde de toprağın renk ve tesiri göründüğü gibi, ağır bir koku, gündüzün hararetiyle toplanıp gecenin serinliğiyle yayılmaya başlayan rutubete karışarak odanın içinde hafifçe buharlaşıyordu. Zira parçalar bozulmaya başlamıştı.

***

Ölüm yatağında yatan on sekiz yaşındaki bu genç kız, bundan üç dört sene önce sırma saçları, pembe teni, mavi gözleriyle bahar gibi taze, kuşlar gibi şendi. Dünya olaylarına karşı kapıları kapanmış ve etrafından geçen asrın etkisine mâni olmak üzere büyük duvarlar çekilmiş bir evde büyüdüğü için hayat gerçeklerinin hiçbirine vakıf değildi. Çiçekleri sever, kelebeklerin arkasından koşar, bahçeye bakan odasının penceresini açarak sabahları şarkı söyler, merdivenlerin ikişer basamağını birden atlayarak aşağıya inerdi. Evde küçükten beri nazlı büyüdüğü için çocukluğun sonuyla gençliğin başlangıcı arasında, iki taraftan esen rüzgâr ortasında kalmış kırlangıçlar gibi masum heveslerine uyarak hafifliği ve süratiyle konağın her odasına, bahçenin her tarafına ve her köşesine girer, çıkar, yürür, koşardı. Sağlıklı çocukların o yaşlarına mahsus olarak hayat, kuvvet ve parlaklığıyla hüküm sürüyordu. Gül rengindeki dudaklarını nerdeyse her zaman aydınlatarak bazen o pembe nuru gözlerinin maviliğine kadar yayılan tebessümü, en küçük bir şeyle uzun süren kahkahalara dönüşürdü.

Bununla beraber pek büyük kabahatleri vardı. Yaşına göre çok güzel, bulunduğu mevkie göre çok nazik, özellikle insan hayatının ne demek olduğunu ve bugün kendisine müsaade edilen serbestliğin, gösterilen cömert iyiliğin esassız bir eğlence, geçici bir heves olduğu için yarın zalimce bir şiddet ve aşağılamaya dönüşeceğini bilmiyordu. Çiçekleri çok sever, kelebeklerin arkasına çok düşer, hele o tehlikeli tebessüm dudaklarını öpmeyi hiç terk etmezdi. Gayet erken kalktığı bir sabah bahçede koşup dururken haşin, kuvvetli iki kol omuzlarından tutarak birisi kendisini öpmüştü. Birdenbire içine düştüğü bu kapandan kurtulmaya çalıştığı sırada korku ve hayretle başını çevirdi: Behçet Bey! O kollardan daha haşin, daha kuvvetli bir ses, buyurgan bir şekilde, “Rahat dur! Seviyorum seni” demişti. O sırada esen bir rüzgâr, omuzlarına dökülen altın saçlarını kulaklarına doğru dağıtarak bu tehlikeli, bu öldürücü sözü işitmesine mani olmak istiyordu. Fakat maksadına ulaşmak için her engeli ayakları altında çiğneyen tabiat yanı başında. Bu genç beyin şiddet ve kuvveti Dilsitan’ı tabiatın emrine boyun eğdirmişti. Alaka mı etmişti? Hayır! Aşağılayıcı bir kuvvet ve buyurgan bir şiddet içeren bu ses, kendisine şimdiye kadar işittiği güzel seslerden, kuşların nağmelerinden daha yumuşak ve hafif gelerek hissettiği büyük bir eksikliğin giderileceğini, muhtaç olduğu bir şefkat ve himayenin varlığını vaat ve temin ettiğinden yanı başında merhametli bir koruyucu, bir birader mi yahut güzel bir bey mi bulunduğuna kalbince kesin karar veremiyordu. Aradan ancak iki üç gün geçti. Dilsitan artık genç bir kız, habersiz bir çocuk, kimsesiz bir halayık değil, Behçet Bey’in odalığıydı. O dakikada genç zihni, ruhunun gıdası olan gençlik hayalleri kurarak mesut bir hali, güvenli bir geleceği, ateşli bir sevdayı küçücük ayaklarının altında buluyordu. Eğer Dilsitan’ın insan davranışlarına ve hayat gerçeklerine dair biraz bilgisi olsaydı, hayat yolunda birdenbire karşısına çıkarak yolunu kesenin, her türlü güzelliği ve yüceliğiyle muhabbet değil, her türlü şiddet ve hakaretiyle şehvet olduğunu anlardı. Evet! Bu bey acizlere karşı şiddetli ve dehşet vericiydi. Şiddeti o derecelerdeydi ki akşamları geldiği zaman bütün ev, eşyasıyla beraber titrerdi. Konağın gayet büyük, gayet eski üst kat sofasında dehşetle dolaştığı zaman, büyük ahşap evlerde daima görüldüğü gibi, etrafındaki odalar sallanır, odalardaki kanepeler titrer, bazen en küçük bir hiddetle veyahut evin dışında büyük bir acizlik ve bayağılıkla peşine düştüğü bir emel ve arzusunu elde edemeyişinden gelen üzüntüyle sandalyeleri şuraya buraya atarak kırardı.

Dilsitan daha iki haftalık hayatı olan bu muhabbete, bu yeni başlayan ilişkiye karşı ezildiğini ve kalbindeki gençlik gururuna, güzelliğine olan güvenine, kadınlık haysiyetine dair birtakım bağların koptuğunu hissediyordu. Mesela Behçet Bey Dilsitan’a bağırıp da işittiremediği zaman, “Seni çağırıyorum! Kulağın sağır mı? Eşek!” der ve bazen geç geldiği geceler oda kapısının önünde ıstırabından takatsiz kalarak uyur bulduğu Dilsitan’ı ayağının ucuyla iterek uyandırırdı. Bir keresinde, iyi temizlemediğini göstermek için Dilsitan’ın kulağından tutarak giysilerinin yanına götürdü. Dilsitan bu zalimce davranışın şaka mı ciddi mi olduğunu anlamak için Behçet Bey’in gözlerinin içine baktı. O katil bakışlı gözlerinin bebeğini daha büyük, daha siyah gördü. Uçurumdan derin, matemden hazin bulduğu bu büyük siyah gözler o dakikada Dilsitan’ın bütün insanlığını ta temelinden titretti.

Ah kadınlar! Anlaşılmaz bir muamma … Bazen vahşet ve şiddeti zayıf okşayışlara, küçük iyiliklere tercih ederler.

Bir uçurumun içine düşerken etrafında rastladığı kişileri, tutunabileceği her şeyi kucaklayanlar gibi, bütün cemiyet içinde imdadına yetişecek kimsesi, sığınacak hiçbir yeri olmayan Dilsitan da kadınlık ve insanlık haysiyetinin alçaldığını gördükçe Behçet Bey’e büsbütün sarılarak sevmeye başlamıştı.

Sevmeye başlamıştı. En acı gerçeklere karşı yine genç zihinleri terk etmeyen o gençlik hayalleri işe girişmişti: Behçet Bey’i bu kadar hiddetli ve şiddetli hale getiren belki muhabbetti.

Kıskançlık!.. En sakin mizaçları bile coşturan o aşk felaketi! Belki kendisinin hırpalanmasına, ezilmesine sebep buydu. Bak, büyük bir muhabbetle dişisinin yanında duran vahşi aslan, güzel, yırtıcı, yüce değil midir? Burası doğru. Zira bu alçak, Dilsitan’a kadın değil dişi muamelesi ediyordu.

Bu şiddetlere, bu aşağılamalara sevdalı bir boyun eğişle sabır ve tahammül edişi altı ayı geçiyordu ki beyinin tavırlarında, evin halinde, herkesin davranışında bir hazırlık, bir değişiklik görmeye başlamıştı. Evin bazı yerlerinde hasırlar değişiyor, duvarlar sıvanıyor, ev halkı sürekli Behçet Bey’in kararlaştırılmış nikah töreninden bahsedip duruyordu. Dilsitan o geceler sabaha kadar hiç uyumuyordu.

Bak! Kalbi muhabbet konusundaki düşüncelerinde haklı değil miydi? Behçet Bey’i bu kadar aşağılayıcı, öfkeli bir hale getiren kendi ilham ettiği sevdanın kuvvet ve şiddeti olduğu şimdi ispatlanmış olmadı mı? Şimdiye kadar odalığıydı, bundan sonra karısı! Aşağılama ve küçük görmeyle başlayan muhabbet, bugün kendisini en yüksek bir aşk kürsüsüne çıkartıyor.

Bu nikah! Aşk ve muhabbet … O küçük, o mahzun, o sevdalı kalbi bu başarısı, bu galibiyeti için kendi kendine bir bayram yaşıyordu.

Dilsitan birtakım tatlı hayallerin şefkatli kucağında, uykusuz ve bitkin olarak geçirdiği bu gecelerden birinin sabahında arkadaşlarının toplandığı odaya girmişti. Bir büyük daire oluşturarak orada toplanan kızlar, nikah törenine yetiştirmek için dikiş dikiyorlar ve bazen hepsi birden söze başlayarak her şeyden, her türlü haberleşme düzeninden yoksun konuştukları gibi, ara sıra birbirlerine iplik makaralarını atarak şakalaşıyorlardı:

-Aman kardeş. Ne tembelsin! Hala bir çarşafın kenarını bastıramamışsın.

– Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur.

– Kız, göster bakayım dikişini!  Aaa … Hep ters dikmişsin. Şimdi hepsini sök. Yeniden başla da o zaman gözünü açmayı öğren.

– Maşallah Cevrifelek Kalfa sana! Bu kadar iğne ardını iki günde bitirdi.

– Beyimin mürüvvet günü çalışmayacağım da ne gün çalışacağım. Bunun iki katı olsa yine dikerim. (Odanın bir köşesinde, sağ elinin üstünü tutarak içini çeke çeke ağlayan bir kıza hitaben) Kız ne ağlıyorsun? Dayak yemekle kıyamet mi kopar? Efendin değil mi? O seni terbiye için döver.

– (Ağlayarak) Evet efendim. Yastık yüzünü yanlış teyelledik diye insanın eline bu kadar iğne batırılır mı? Baksana, elim nasıl şişti.

Gerçekten de batırılan iğne biraz fazlaca girdiğinden elinin üzerinde bir iltihap meydana getirmişti. Şu kadar var ki, küçücük elinin üzerinden çıkan kan damlalarını gözyaşları temizliyordu.

– Dilsitan Kalfa! Sen niçin nikahlık elbiseni dikmiyorsun? Nikaha topu topu bir hafta kaldı. Sonra yetiştiremezsin!

– (Dilsitan mahcup bir tavırla) Bana nikah için şimdiye kadar kimse bir şey söylemedi. Bir iki gündür yalnız sizlerden işittim.

O aralık odanın içinde bulunan kızların hepsi birden gülüşmeye başlamışlardı. Odanın bir tarafında başını eğerek dikişiyle meşgul olup şimdiye kadar hiçbir söz söylemeyen geniş ve atik yanakları, çıkık alnı, küçük ve çekik gözleriyle Tatar cinsine mensup olduğunu gösteren bir halayık başını kaldırarak intikam alırcasına ve Cengizpesendane⁹ bir bakışla Dilsitan’a bakıyordu.

– Dilsitan Kalfa, sen bizim gelin hanımı görmedin mi? Ben hanımla beraber komşunun düğününde gördüm. Ne güzel, ne güzel! Behçet Bey yaşmaklı görmüş, hep böyle bayılıyormuş.

-…..

– Pek de zenginmiş. Onun ismi neydi kuzum?

– Setri Hanım. Bu söz üzerine bütün halayıklar dikişlerini bırakarak kahkahalarla gülmeye başladılar.

-Kız hiç öyle isim olur mu? Senin de dilin dönmez ki … Sitarey Hanım!

-Yetişin! Aman yetişin! Dilsitan’a bir şeyler oluyor.

Evet, Dilsitan’a bir şeyler oluyordu. Odanın içinde gülerek, eğlenerek söylenen bir söz, bir kelime, nazik vücudunun en hassas bir yerine saplanmış hançer hükmünü aldığından, oturduğu yerde arka üstü düşerek kalbinin çarpıntısı duyulmaz, nabzının atışları bulunmaz bir hale gelmişti. Odanın içinde her ağızdan maksatlı maksatsız, karmakarışık şekilde çıkan sözlerin yol açtığı gürültüler, şakalar, eğlenceler, gülüşmeler birdenbire bitmiş ve köşede elini tutarak ağlayan küçük kız da susmuştu. Hiçbir şeyden üzüntü duymak, hiçbir şeyi üstlenmek istemeyen keyif ve neşe orada korkunç rengi, etkileyici yüzüyle hasırın üzerinde arka üstü yatan o gerçek hayata, o yaralı kalbe gözlerini dikerek sükunete dalıp düşünmeye başlamıştı. Dilsitan bayıldığı zaman odanın ilk hali işte buydu. Sonra telaş ve endişeyle içine yatırdıkları yatağının etrafında büyük bir sükunetle dolaşan bir hekim, “Bir şey değil. Sinir hali. İsteri” diyordu.

Bütün geceler ve özellikle bundan birkaç gün evvelki geceler, en gönül okşayıcı gençlik hülyalarının ziyaret ettiği yatağının içinde üç günden beri elem ve ıstırabın esiri olduğu halde Behçet Bey bir kere, bir kere başucuna gelip kendisini sormamıştı. Üç dört gün zarfında büsbütün ayağa kalkarak gayet uçuk bir renkle evin içinde dolaştığı zaman arkadaşlarından birine gayet zayıf bir sesle, “Artık büsbütün iyileştim. Bir şeyim kalmadı. Nikah için olan işleri hep ben göreceğim. Düğünde gelin hamını ben ağırlayacağım” diyordu.

Üç dört günden beri o nazik bünyesini ta temelinden sarsan şiddetli bir sinir buhranı içinden çıkarak kendisini bir rüyadan uyanmış gibi görüyordu. Bütün ümitler, arzular, sevdalar, şiddetler, Behçet Bey, hepsi vücudu olmayan birer hayaldi. Bundan sonra bulunduğu mevkie göre hareket ederek vazifesinden, hizmetinden başka bir şey düşünmemeye karar verdi.

Ah isteri… İsteri… O azim ve niyet düşmanı. O zihinleri kandıran, kuruntuları artıran, olmadık haller yaratan, her şeyi değiştiren, kuvvetten düşüren hastalık biçare Dilsitan’ı bitiriyordu. Bazen yanlış bir fikre şiddetli bir arzu, sebepsiz bir korku, hiddetli bir söz, sertçe esen bir rüzgâr bayılmasına sebep oluyordu. Bununla beraber, “Nikah için olan işleri hep ben göreceğim” sözünü alkışlanacak bir metanet ve süratle yerine getirmeye çalışıyordu. Nikaha üç gün kaldığı halde çehresindeki ölü rengi, dudaklarındaki iskelet tebessümüyle herkesin dikişini dikiyor, her hizmete yetişmek için evin içinde koşarak biçtiği elbiseyi acelesinden parçalıyor, yukarıdan kahve istenildiğini duyunca elindeki işi bırakarak hemen yetişmek için merdivenlerden çıkarken kahve fincanlarını düşürüp kırıyor, sonra da dinlenmek için oturduğu köşede dört beş dakika kadar kendisini zapt edemeyecek surette kahkahalarla gülüyordu.

Mutlaka, mutlaka törende bulunmak, hizmet etmek istiyordu. Sabahleyin erken kalkıp renksiz çehresinin ifşa etmek istediği elem ve ıstırabı bir dereceye kadar düzeltir, yatıştırır ümidiyle bir etekli pembe canfesten elbisesini giyerek ve sırma saçlarını arkasına bırakarak elde ettiği o merhamet uyandırıcı güzellikle törene beraber gitmek için evin alt katında hanımlarını bekliyordu. Kendisini götürmek istemedikleri halde, o etkileyici güzelliğiyle ettiği ısrarlı ricalar üzerine acıklı arzusuna erişerek sonunda nikah töreninde bulunmuştu. Hiçbir mecburiyeti olmadığı ve vazifesinin tamamıyla haricinde olduğu halde evin içinde her hizmeti kendi görmek, her tarafa kendi yetişmek istiyordu. Nikah kıyıldıktan ve misafirlere şerbetler dağıtıldıktan sonra törende çalınmaya başlayan çalgıyı dinlemek üzere oradaki kafesin arkasında gizlice bir köşeye oturmuştu. O günlerde her şeyi şiddetli bir halde, aşırı bir şekilde hissediyordu. Can kulağıyla dinlediği çalgıların mızrabı, sazların tellerinden çok kalbinin bağlarına dokunduğundan çarpıntılar içinde kalıyordu. Sazendelerin arasında bulunan bir hanendenin güzel sesini, galiba o gün gayet gizli bir sevda hüznü coşturuyordu ki, bir fıskiye gibi yüksele yüksele muhayyerin en tiz perdesine kadar çıkan sesi sonra çağlayanlar gibi bir hüzün ve letafetle Dilsitan’ın ruhunun içine dökülüyordu. O esnada sazlarla beraber yükselen bu etkileyici, bu merhametsiz ses:

Kimseler gelmez senin feryad-ı ateş-barına

Yandın ey biçare dil yandın melamet narına ¹⁰

şarkısını söylerken Dilsitan bulunduğu yerde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bu gözyaşları cemiyetin neşe ve zevkini kaçırır endişesiyle Dilsitan’ı o anda aşağı indirerek bir arabayla eve naklettiler. Eve gittikten birkaç gün sonra yine eski kayıtsız haline dönmeye başlamıştı. Hatta ara sıra hiç sebebi olmadığı halde neşelenir, gülerdi. Fakat bu hastalıklı neşenin ardından başının döndüğünden, biraz fazlaca gülerse göğsünün ağrıdığından şikâyet ederdi.

Aradan günler, haftalar, aylar geçip gittiği halde bir kere, her türlü rastlantıdan sakınan Behçet Bey’le karşılaşarak başını kaldırıp yüzüne bakmadığından, kendisine etrafından geçen bir gölge, karanlık bir hayal gibi görünmüştü. Diğer bir defasında o büyük sofanın bir tarafından siyah setresi, siyah pantolonuyla geçen Behçet Bey’ i görerek yanındakine, “Bu siyah adam kimdir?” diye sormuştu.

Yaz tamamıyla sona ermişti. Ormanların en iç taraflarından ölmekte olan hayat mevsiminin son nefesi denilecek gibi derin bir iniltiyle ortaya çıkarak kuzeyden getirdiği soğuğu, üzerinden dökülüp gelen Karadeniz’in rutubetiyle birleştirerek ağaçların yapraklarını döken, geceleri altından geçtiği uçuk renkli semanın hilaliyle yıldızlarının ışıklarını titreştiren ve yazın o uzun gündüzlerinin aydınlık sevinci içinde uçuşan kuşları küme küme ılıman iklimlere doğru sevk eden sonbaharın o soğuk, o etkili, o içe işleyen rüzgarları esmeye başlayınca Dilsitan da vücudunda büyük bir zayıflık hissiyle kesik kesik öksürüyordu

Gençlere ve özellikle Dilsitan’ın mensup olduğu kavme musallat olan bu gençliğin tehlikeli hastalığı istila ve ilerleyişi için her imkânı hazır bulduğu bu vücutta, az müddette çok ilerleyerek öksürük gittikçe artıyor ve akşamları gelen nöbet bir gecede etkisi görülecek şekilde biçareyi eritiyordu. Her sabah daha renksiz, daha mecalsiz kalkıyordu. Üst dudağının arasından görünen beyaz dişleri yüzüne bir tebessüm hali verdiği gibi, sarı saçları, o donuk beyaz, mütebessim yüzüne ay ışığı vurmuş bir gölün kenarındaki salkımsöğüt gibi dökülerek, ara sıra uçları gözyaşlarıyla ıslanıyor, o lacivert gözlerinin rengi bile uçarak gök mavi bakışıyla daima düşünüyordu. Kendisini bu hale koyan sonbahara benzemişti.

O senenin şiddetli ve uzun kış mevsimi hüküm sürmeye başladığı zaman, Behçet Bey ileride dedikoduya sebep olmamak ve düğün masraflarını karşılamak için Dilsitan’ı satmak istiyordu. Fakat pek geç. Zira satılmak için vücutça mükemmel olması lazım gelen Dilsitan’ın bir ciğeri eksikti. Bu ümitsizlik verici, bu ısrarcı, bu inatçı öksürük bazı geceler artarak evde herkesi ve özellikle Behçet Bey’i rahatsız ettiğinden, Dilsitan’ı evin bir köşesindeki, eskiliği dolayısıyla boş, rutubeti sebebiyle terk edilmiş bir odaya koymuşlardı ki hastalığın hızla ilerlemesinde bu rutubetin pek büyük etkisi olmuştu.

Cevrifelek Kalfa odaya girip de en son nefesini elem ve ıstırap içinde almaya boş yere çalışan Dilsitan’a, yaşlarla dolu gözlerini diktiği zaman, yukarıdan büyük bir neşe ve sevinçle devam eden düğünün keyif ve eğlence sesleri bu odaya aksediyordu.

1) Eskiden kadınların başlarına giydikleri bir çeşit süslü başlık.

2) Düğünlerde, ziyafetlerde davetli hanımları kapıda karşılamak, ferace ve çarşaflarını alıp muhafaza etmek ve giderken giyinmelerine yardımcı olmakla görevli kadın.

3) Kadınların ciltlerinin pürüzsüz ve gergin görünmesi için yüzlerine sürdükleri sıvı haldeki boyalı madde, fondöten.

 4) Potur: Dizkapağının arkasına kadar şalvar gibi bol ve kırmalı sarktıktan sonra baldırları sımsıkı saracak şekilde darlaşan bir tür pantolon. Salta: Yakasız, iliksiz, kollan bol bir tür kısa ceket.

5) Saray, konak ve evlerde yabancı erkeklerin giremediği, kadınlara ayrılan bölüm

6) Koltuk: Damadın gelini arabadan alıp odasına kadar götürme merasimi. Gelinle damat düğünde bulunanların arasından yan yana, adım adım geçtikleri için seyircilerin iki tarafı yakından görmelerini sağladığından düğünün önemli bir parçasıydı.

7) Saray, köşk veya konaklarda erkeklere ayrılan bölüm.

8) Odalık: Eskiden bir erkeğin nikahsız olarak aldığı kadın, cariye.

9) Acımasızlığıyla ün salmış Moğol hükümdan Cengiz Han’a atıfla “ona özenen, ona yaraşır tarzda” anlamında kullanılmıştır.

10) Şevki Bey’in uşşak makamında bestelediği, güftesi Ahmet Rasim’e ait şarkı. (Feryad-ı ateş·bar: Ateş saçan feryat)

YAZAR

Samipaşazade Sezai

1859 — 1936

Tanzimat sonrası Türk edebiyatının öncü adlarından. Sergüzeşt (1889) romanında esaret ve kölelik temasını merkeze aldı.

1892’de yayımlanan Küçük Şeyler ile gündelik hayatın sıradan insanını edebiyata taşıyarak modern Türk öyküsünün ilk örneklerini verdi.