Limonluktaki meyve ağaçları, üzerlerine vuran tatlı sabah güneşiyle meyvelerini büyütüyorlardı. Gece fıskiyeden yayılan su neşelerini çoğaltmış, Kazdağı’nın eteklerinde yan yana yaprak yaprak serpilmişlerdi. Kimin meyveleri en güzel, kimin meyveleri en hızlı olgunlaşacak yarışındaydılar. Hepsine tepeden bakan Kuruçay’ın yanındaki toprak yükseltinin heybetli karadutu son ürününü kuşlara vermiş, yere düşenler karıncalara ve ötekilere mükemmel bir sofra kurmuştu.

Nar, mandalina, zeytin, ayva meyvelerini gün be gün büyütüyordu. Yarışma zamanı Temmuz ayı içerisinde, yarışma başlığı “En Güzel Olgunlaşan”, jürisi yoldan geçenler ve az ötede zeytin ağacının altında günlerdir oturan Buda heykeliydi. Onun seçimi kıymetliydi, meyve çiçeklerini tek gören ve koklayan oydu. Yarışma jürisinden biri de bendim.

Nar bilmecesi çocukken sevdiklerimden biriydi, çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane. İstanbul’da bir dönem nar suları her tarafı sarmıştı. İri gövdeli narlar kesilip tezgâhtaki sıkıcılara konuyor, akan sular plastik bardaklara doluyordu. Vitamin bar adını almış bu dükkânlar bilmeceden yıllar sonra hayatımıza girmişti. Bir süre sonra yok oldular, şimdi tek tük rastlanıyor. Bazı dükkânlar birdenbire ortalıkta çok sayıda görünüyor, saatçi, parfümcü, nar sucu gibi. Sonra azalıyorlar, hatta yok oluyorlar. Aile olarak ticaretten oldum olası anlamayız, nakit para giriş çıkış ya da kitabına uydurma meseleleri olabilir diye düşündüm, diğerlerini bilmem ama bereket simgesi narı böyle tezgâha getirmeleri bağışlanamaz.

Mandalina ağaçları Hopa’daki portakal bahçesinde vardı. Annem ekşi, küçük mandalina ve portakalları dalından koparıp okul çantamıza koyardı. Yakın zamanda tanıdığım Gürcü Hanım Batum’daki geniş mandalina bahçelerinden söz etti. Eskiden Rusya ufak büyük demeden bütün mahsulü alıyormuş, ülkenin yüzü Batı’ya dönünce mandalinalar ellerinde kalmış, gübre olarak toprağa dökmüşler. Politika sadece mandalinaya dokunmamış, onlar ağaçta çürürken kuzeydeki iller de ellerinden çıkınca acıları katlanmış. Mandalina, mandalinadan fazlası olmuş.

Ayva yemesi biraz meşakkatli olduğu için daha ziyade tatlısı ve reçeliyle gösteriş yapar. Kadıköy’deki geleneksel tatlıcılarda önümüze gelen pişirme rengi ve kıvamı bambaşkadır, tatlılarda onu vazgeçilmez kılar. Çocukken üzerindeki tüylü tabakanın nedenini merak edip durmuştum. Diğerlerine göre daha kırılgan olan ağacı gibi meyvesi de çok hassasmış, tüyler meyvesini soğuktan ve hastalıktan koruyormuş. Son yıllarda pazardan aldığımız ayvalar çok iriler, üstelik tüyleri alınmış gibi öylesine parlaklar ki elmayla yarışırlar.

Zeytin yaşı nedeniyle yüzlerce yıl hemcinsleriyle yarışmıştı. Nar, ayva, mandalina daha dünkü çocuklardı. Oysa o ölmez ağaç üç yüz yıldır ne verimli yarışların içine girmişti. Meyvesiyle nice sofralara girmiş, nice pişen aşlara yoldaş olmuştu. Uzun zamandır yazları yaşadığım bu bölgeye gelirken yolda, üstü yatay kesilmiş kısa, yaşlı, büyük zeytin gövdeleri gördüm; kesik yeri taze sürgünlerle dolmuştu. Yaşamak için sadece yüzümüzü güneşe döndürmemiz yeterliydi.

Limonlukta sofraya gelecek meyve henüz yoktu. Temmuz ortasının olgunlarından çilek Kalkım’da, kiraz Bayramiç’teydi. Edremit’te minibüs sahibi çalışacak işçileri toplar, götürürdü her sabah. Çilekte kadınlar vardı. Kirazların üstlerini erkekler, alt kısımlarını kadınlar toplardı. Kirazda işçiler 1500 lira alıyordu günlük, 500 lirasını şoför alıyordu yol parası olarak, öğle yemeğini tüm yevmiyeciler kendileri evden getiriyordu. Yazın anne gidiyordu, kızı gitmiyordu, onun için çok sıcaktı. Kasım’da birlikte zeytine gidiyorlardı. Çalışırken şarkı türkü söylenmiyordu, tere karışan ses olmadan kiraz kasaları gün boyu doluyordu.

Kadınların yüzlerinden dökülen ter damlalarıyla, eski hikâyelerde olduğu gibi topraktan ilk kez kıpkırmızı, kalp şeklinde ve tatlı meyveler veren çilekler büyümüştür. Balıkesir’in Balya ilçesinden bir kadın on köylüsüyle beraber sabah altıda minibüse biner. Dört ineğe yemek verme ve sağma işini eşine bırakır. Kırk beş dakika süren yolda kimse konuşmaz, herkes çok uykulu az rüyalıdır. Yedide başlanır Kalkım’da çilek toplamaya, on ikiye kadar aralıksız sürer, sessizce çilek tarlasındaki sıralara girip sadece kızaran çilekleri toplar, yeşil olanlar sonraki günleri bekler. Evden getirilen azıklar yenir, bir gün önce çileğe gelmeyip evde yapılan ekmek de torbanın içindedir, arkadaşla paylaşılır. On kiloluk yoğurt kovalarını çilekle doldurma işi yeniden başlar, saat üçte biter, kasalarda çilekler, 1100 lira alınır, o gün aşağı yukarı yüz kilo çilek toplanır. Akşam inek sağma yemleme sırası ondadır. Hastaysa gitmez çileğe, torun gelirse gitmez, yakın ilçe ve ilde yaşayan kızları gitmez çileğe, evi temizlediğinde ekmek yemek yaptığında da gitmez, onun dışında Nisan’dan Kasım’a devam eden çilek işinde günü uygunsa çilek çapasına, çilek otu temizlemeye, çilek toplamaya gider.

En güzel olgunlaşan yarışına giren ağaçların meyvesi toplanır, kimi dalından düşer, kimi kuşlara yem olur. Sonra mevsim geçer ve ağaç ertesi yıla hazırlanır. Meyveleri çapalayan, otları temizleyen, toplayan kadınların yaşları ne olursa olsun emeği hiç eksilmez, sürüp gider. Benim için meyve jürisinde olmak çocuk oyuncağıydı ve eğlenceliydi. Meyveye emek veren kadınlara gelince sınava ben girdim. Toprakta, hayvan beslemede olan kadınların emeğini değerlendirirken bir türlü ölçüyü, sırayı, sebebi bulamadım.

Çünkü çileğin içinde eli ayağı tutmaz zamanlar için kenara konulacak para vardı, evinde yapılacak çatı tadilatı vardı, misafire alınacak yeni tabaklar vardı, torunun sünnetinde istediği bilgisayar vardı, hâlâ işe yarıyorum, para kazanıyorum diyebilmek vardı, evlatlar kaç yaşına gelirse gelsin arkasında duracak kapı olmak vardı.