Yaz tatilinizde ne yaparsınız? Tabi bütün yıl çalışıp, tatil yapacağınız izni beklediğiniz bir işte çalışıyorsanız diyorum. Belki memleketinize gitme hayaliniz olabilir. Ne bileyim belki Karadeniz yaylalarına çıkmak istiyorsunuzdur, karavanınıza atlayıp ege sahillerinde dolaşmak, lüks bir otelde keyif çatmak, çadırınızı kurup bütün hafta toprağa basmak, deniz kum güneş, Yunan adaları? Biraz dinginlik, stres yaratan şeylerden ve yerden uzaklaşma, hafifleme ihtiyacı, ne dersiniz? Benim de ilk işim ege kıyısına İzmir’ e kaçmak oldu. Bir hafta Urla koylarında yüzdüm. Zeytin ağaçlarının altında kendi hazırladığım yemekleri, yalnızca Manal Koyunda olduğunu düşündüğüm dünyanın en iyi midye dolmalarını yedim. Denize karşı soğuk biramı içip yudumladım. Sonra… Bir hafta doldu ve döndüm An-a-kara’ ya.

Tatilin devamı… Koltuk yıkama çok pahalı diye arabamın ve evimin koltuklarını yıkamak üzere makine aldım. Sadece bir yıkamada parasını çıkarıyor, eş dost da faydalanırsa cabası. Bir de mutfak fayansları ve tezgah çok eskiydi, bütçeyi oraya değerlendiremediğim için boyayla dönüştürme işi başa düştü. Üzerine dört gün de vücudumu sarsan besin zehirlenmesi vakası… Tüm bunların arasında biraz aylaklık yapmak, uzanıp bir şeyler izlemek istedim ve 2021 Netflix yapımı olan on bölümlük mini dizi Maid’ e başladım. Hafiflemek istediğim yaz tatili için uygun muydu peki? Pek değil ama izlediğime memnunum, onca telaşın, koşturmacanın ve yorgunluğun içinde sonbaharda veyahut kışta izlemiş olsaydım çok daha depresif yaklaşabilirdim.

Dizide kocası tarafından psikolojik şiddete maruz kalan genç bir kadının, henüz iki yaşındaki kızını yanına alarak çıktığı varoluş ve hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor. Üstelik bir kitabın uyarlamasıymış ve gerçek hikâyeye dayanıyormuş. İzlerken, Amerika’da eşi tarafından fiziksel ya da psikolojik şiddete uğramış bir kadının devlet tarafından nasıl ve ne şekilde desteklenebileceğini de görüyorsunuz. Dizi deyip geçmemek lazım, neredeyse rehber niteliğinde.

Genç kadın Alex(andra) eşiyle henüz üniversite çağında bir barda garsonluk yaparken tanışıyor ve gençlik ateşi onları karavanda, beş parasız, birlikte bir hayat kurmaya götürüyor. Çok geçmeden Maddy adında bir kızları oluyor. Bu şirin, aşk dolu tablo, barmenlik yapan ve alkolik olan babanın öfke nöbetleri ve histerik anlarıyla kararmaya başlıyor. İşin güzel tarafı bu dramatik hikâye seyirciye ajite edilerek değil, sakince ve olduğu gibi anlatılıyor. Bundan sonra kızını alıp sığınma evine yerleşen Alex’in yaşam mücadelesini izliyoruz. Temizlik şirketinde çalışmaya başlayan Alex baştan sona onca zorluğun içinde hep dürüst kalıyor, o işini düzgün yapmaya çalışan, iyi kalpli hatta nahif biri. Zamanla kendini savunmayı öğrenen güçlü bir kadına dönüşecek… Ana tema böyleyken arka planda eski kocanın çocukluktan gelen anne travmasını da görüyoruz ve pek tabi Alex’in kendi annesiyle olan mücadelesini. Alex’in annesi de alkolik babasından şiddet görmüş ve yıllar önce kızını alıp evden ayrılmış. Fakat Alex sanatçı ruhlu annesinin savrulan duygu dünyasını toparlamaya çalışan, annesinin sorumluluğunu alan bir kız çocuğuna dönüşmek zorunda kalmış. Buradan sonra detay vermek diziyi tamamen anlatmak olacak. O yüzden asıl anlatmak istediğim yere geliyorum.

Birbiriyle tanışıp aşık olan iki genç birlikte yaşam kurarken kendilerinden bile bihaberler aslında. Farkında olmadan ebeveynlerinin izlerini taşıyor ve hatta onların kaderini yaşamak üzere adımlar atıyorlar. Bunun bir çeşit döngü olduğu herkesçe görülebilir sanırım. Alkolik annenin yetersizliği yüzünden sorumluluk alıp erken yaşta çalışmaya başlamış fakat kendisi de çocuk yaşta alkole başlamış bir adam, gelecekte kendi kızına annesi gibi davranmaya başlıyor. Babasının alkol problemi sebebiyle evden ayrılan, annesiyle büyüyen bir kadın, aynı babası gibi bir adama aşık oluyor ve annesinin kaderini yeni baştan yaşamaya başlıyor. Tek farkla; dizide karakterlerin ikisi de içinde bulundukları döngüyü fark edip kırmaya karar veriyorlar.

Ne çok sancı… Çocukluklarında korktukları yetişkinlere kendilerinin dönüşmesi… Kişinin kendini fark etmesi ne kadar zor. Hayatta birçok şey oluyoruz. Çocuk, evlat, öğrenci, arkadaş, sevgili, çalışan, ebeveyn… Ne kadar kendimiz olabiliyoruz? Hangi evrede anne babamız olmaktan vazgeçip yalnız kendimiz olabiliyoruz? Bütünüyle ebeveynlerimiz gibi olduğumuzu iddia etmiyorum elbette fakat kaç kişi lise üniversite çağındayken kendi içinde kırması gereken döngülerinin farkında oluyor ki? Travmalarını çözmeyi bir yana bırakın onları fark etmek bile ne denli zor… Peki başkasıyla ilişki kurmadan, bir başkasını yakmadan, bir başkasıyla yanmadan ortaya çıkamaz mı gerçekler? Kişi kendini başkasında mı tanıyabilir? Tamamıyla değilse bile evet ben buna inanıyorum. Başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerde yalnız karşı tarafı değil kendimizi de gördüğümüzü, tanıdığımızı düşünüyorum.

Tüm bunları düşününce ayrılıklar ne kadar normal. Hepsi… Arkadaşların birbirinin hayatından çıkması, sevgililerin ayrılması, evliliklerin bitmesi… Yalnızca beraber dönüşebilenler, iyileşebilenler bir arada kalmaya devam edebiliyor. Ne zor… Biri basit bir davranışıyla ya da sözüyle diğerinin travmasını tetikleyebilir örneğin. Hatırlamak istemediği, bastırdığı bir ana götürebilir, hatta yüzleşmek istemediği birinin karşısına çıkarabilir. Başkalarını hatırlatmak bir yana en çarpıcı olan yanıysa karşısındakine ayna tutmak. Bakmak istemediği derinlerini göstermek, kazmak için zorlamak belki de… O derinliklerden yara bere almadan ya da öfkeyle kendine ya da diğerine zarar vermeden çıkmak pek güç. İlişkiyse belki, beraber emek verilerek, dengeli sağlam temeller oluşturularak, güçlü bağlarla bağlanarak, korunabilir ve devam ettirilebilir.

Dizide bir an, aslında birbirini, travmalarını gören, anlamaya yakın bir çift olduğunu düşündüm. Fakat taraflardan biri değişime direndi, travmasını bir zaafa dönüştürdü ve Alex’in üzerine hunharca savurdu. Halbuki Alex bir şeylerin bu defa farklı olabileceğine inanmak istemişti. Belki de kendi çocukluğu için babasının iyileşmiş versiyonuna inanmaktı dileği. Kızının aynı kadere sahip olmamasıydı. Ama olmayınca olmuyor işte… Yeterince çabalamaya niyeti ve gayreti olmayan birinin, travmalarını bir başkasına püskürtmeye hakkı yok, olmamalı. Ez cümle, kişi kendini tanımaya, görmeye istekli olduğu kadar, öncelikle kendisi için değişme kabiliyetine de muktedir olmalı. Olmazsa benzer döngüler içinde sıkışıp kalıyor. Hayatsa döngüyü kırana kadar dövmeye devam ediyor.

‘Maid’ dizisi bildiğimiz bir hikâyeyi, uzakların coğrafyasında Alex’in penceresinden anlatıyor bize. Alex bir sığınma evinin varlığından bile haberdar değildi, kendisi ihtiyaç duymadan önce. Ne iş yapabileceğini nasıl para kazanabileceğini bilmiyordu. Devletten alabileceği yardımları, izlemesi gereken prosedürleri, kimle nasıl iletişim kurması gerektiğini… Bunların hiçbirini bilmiyordu. İçine düşüp mecbur kaldığında öğrendi. Hayat da öyle değil mi? Çok şeyi mecbur kaldığımız için öğreniyor, yapabiliyor hale geliyoruz. Hadi şahsi olacak ama tam yeri söyleyeyim. Yaşam mottom filan değildi ‘Ben hallederim, bir yolunu bulurum’ deyip her işe koşmak. Çalışkanlık başka şey, azim, kararlılık, yetenek… İnsan gurur duyuyor kendisiyle. Bir de mecbur olmak var, kimseye değil kendine yaslanmak, yeri gelip kendi sırtını sıvazlamak, aferin demek de var. Of! Kadını, erkeği ne çok mücadele var…

Yaa işte yaz günü hafifleyelim derken nerelere geldi konu. Oldu mu şimdi? İçe bakmalar, mücadeleler, travmalar, sorumluluklar filan. Hadi birazını bırakabilirsek denize, elimiz gözümüz denize değmiyorsa göğe, çıplak ayaklarımız altında ezilen toprağa bırakalım. İyi tatiller!

Şule Zobar