“Çocuk yurdunda erdemlilik örneği olan Herman’dan eser kalmadı. Etrafa küçük düşeceğimizi bildiğim halde onu bir ıslahaneye veya başka bir ailenin yanına vermeyi ciddi olarak düşünüyorum. Ne de olsa biz onun yeteneklerine uygun bir aile değiliz.”

Herman Hesse’in babası Johannes Hesse

Bu hayatta yemekten en çok hoşlandığım şey sigara izmariti. Biricik yavrumu bu tutkumla tanıştırmak için hiç acele etmedim, öncelikle kendi yolunu bulsun istedim. Lakin benim velet pederine çekmiş olacak, lezzet keşfi konusunda pek şaşkın, yerinde durmuyor, sadece yeşil seviyor. Ağız tadı gelişsin diye, önce petrol atıkları ve naylon parçaları ile tanıştırdım onu. Hazır selüloz asetatın tadını almışken, hız kesmeden lağım kalıntılarını ve şırınga saplarını serdim önüne… Terbiyede tutarlılık ilkesi gereği, sabah akşam envai çeşit atığı yaramazın önüne seriyor ve görmüş geçirmiş ahaliden tebrik topluyordum. Fakat bizimki hiç oralı olmuyordu. Her seferinde yosunların arasına dalıp salyangoz kovalıyor, benim yuvaya yığdıklarıma burun kıvırıyor, illa başının dikine gidiyordu.

Ona, 250 milyon ton atığın üzerinde yaşamanın büyük şans olduğunu söylüyordum. Ufacıkken bana sigara izmariti yediren bir anam olsaydı, bu koyların en sağlam avcısı ben olurdum diye örnek veriyordum. Bazen babasıyla onu kanat sivriltme egzersizi yaparken izlerdim. Kimi zaman da kayalıklara konma tekniklerini çalışırlardı. Gurme damağını geliştirmeye gayret ettikçe, ateşli yaradılışı ile sıkıntı nehirlerinde debelenen yavrum benden uzaklaşıyordu. Yemesi için zorladığım izmaritlerin tüylerinin rengini berbat ettiğini iddia ediyor, plastiğin nefes borusunu yırttığı yalanını uyduruyordu. Kimbilir kimler aklını çeldi, ot yemekten vazgeçmeyeceğim diye ayak diredi. Öyle yoruldum ki, onu plastik tepelerine götürmeyi bıraktım. Çoktan belliydi, kolay idare edilir, uslu bir yavru olmayacaktı. Geceler boyu gözüme uyku girmedi. Elalem evlatlarıyla atık stoklarına kamikaze iniyor, ben sersem sepelek bir kerata ile temiz su kıyısı arıyordum. Delirmek üzereydim. Çıktığı yeri beğenmeyen nevale, ‘yaşamak’ istiyormuş! Sen kimsin, a be embesil? Sen besin zincirinin en tepesindekinden daha mı iyi bileceksin yaşamayı?

Ne yapayım, ikincide keramet vardır deyip yine yumurtladım. Eksik kalmış yolculuklarımı tamamlamak için geride birini bırakmak durumundaydım. Bilirim ki, yücelerin yücesi tabiat ana, benden bekler bunu… Bu seferkinde elimi çabuk tuttum, sigara izmaritiyle erken tanıştırdım sübyanı. Her sabah kahvaltıdan evvel, bu meredin hayat boyu en yakın dostu olacağını fısıldadım kulağına, şekere alıştırır gibi alıştırdım onu. Diğeri babasıyla uzak diyarlara uçup gitsin umurumda değildi. Yeni yavru izmariti çok sevdi, tiryakisi oluverdi üç beş ayda. Artık gururlu bir anneydim, evladımla ortamlara akıyor, plastik deryalarının gözde ikilisi olarak parmakla gösteriliyorduk.

Bir öğleden sonra mercan kayalıklarının üzerinde soluklanırken, bebeğim sokuluverdi yamacıma. Aa o da ne, rengi solgun, zayıf ve ezik göründü gözüme… Hemen zulaladığım izmaritleri çıkardım önüne, kendi ağzımla yedirmeye başladım birer birer. O sırada günlerdir görmediğim ilk göz ağrım çıktı ortaya, hayli büyümüş. Heybetli gagası ve siyah kanatlarıyla bana diklenmeye kalktı sandım bir an… Meğer kardeşini yolmak için gelmiş kıskanç haydut. Ah o mendebur gagasıyla cankuşumu nefessiz bırakmak istiyordu galiba… Minnoşumu gagalamaya devam etti ve boğazından tam beş izmarit çıkardı. Nasıl oldu anlamadım, tüm bunları yaparken çıkardığı izmaritlerden birini yutuverdi. Bir anda kaskatı kesildi, gözleri belerdi. Üç kere esnedi, iki kere tekerlendi. Tiz bir sesle inledi, kanı çekildi sanki. Ah, tezcanlı uyumsuzum, küçük kardeşinin semaya kanat açışını seyredemeden ruhu uçuverdi sonsuz okyanusun kalbine.

Feride Çetin