Her gün yeniden başlarmış hayat
Bunu bilerek yaşayacağım
Olur da eğer düşersem
Küllerimden doğacağım
Geçtiğimiz aylardan bir gün, okuldan bir arkadaşımla kafede tesadüf üzerine sohbet ederken, konuşmanın bir bölümünde “Tesadüfün de bir doğası vardır ve tesadüf de bu doğasının kanunlarına göre işler yaşamda. Tesadüf, kişilerin bilinçli bir biçimde yarattığı ve farkındalıkla kullandığı bir araç değil, kişilerin başına gelen ve fark edilebilir bir hakikat olabilir ancak” demişti. Bugün yaşadıklarım bu sözlerini hatırlattı bana.
Hele ki, felsefe bölümünde okuyan bir insan olarak, fikirlerin hayattaki kaynaklarını görmek tıpkı popüler bir ünlü ile karşılaşmak gibi benim için. Ne şanslıyım ki, bu tesadüfi yansımalar bugün bir kereden fazla denk gelip aydınlattı beni.
Öğlen, arkadaşlarla varoluşçuluk felsefesi üzerine derin ve bir o kadar da koyu tartışma ve fikir teatilerimiz, dersten sonra okulun kütüphanesinde devam etmişti. Okulda geçen yoğun ama verimli zamanın sonunda, ikindiüstü okulumuzun bulunduğu kampüsün çevresindeki sahafları gezmek üzere kız arkadaşım Roza’yla kütüphaneden çıkıp, meydandan geçerek çevredeki dükkânlara göz atacaktık. Kış mevsiminin ayak seslerinin artık duyulmaya başlandığı meydanda, sabah insanlardan yayılan bir yerlere yetişme telaşı ve somurtkanlığı havası, şimdi yerini eve dönüş neşesi aromalı bir havaya bırakmıştı. Bu yetişme telaşı mefhumu adeta bu şehri yansıtan başat özelliklerden biri olmuştu Doğal seçilim misali, insanlar her anlamda “sınırsız” bir tarzda mücadele veriyor bu mücadeleden hangi sebepten olursa olsun kopan insanlar asla saygı görmüyor ve hatta sınırsızlığın verdiği hakla, her türlü hakarete maruz kalıyorlardı bu şehirde.
Roza, tam bir kitap ve sahaf tutkunu. Sırf bu sevgisi bizim okulu tercih etmesinin en büyük nedeniymiş dediğine göre. Çünkü kampüsümüzün etrafında bolca sahaf bulunuyor. Yalnızca kitaplar değil, sahaflarda bulunan hemen her şey; bilumum plak, gazete, dergi efemera vs. onun radarına giriyor. Girdiğimiz dükkânlardan birinde dolaşırken benim dikkatimi hemen, kıyıda köşede bir yere bırakılmış, içi üzeri tozlu kaset dolu sepet çekti ve hızla oraya doğru yöneldim. Kendim de babamın müzisyen olmasının da etkisiyle müzik kültürü içinde büyümüş biri olarak, müzik tarihi ve kültürü üzerine araştırmayı çok severim.
Sepetteki kasetleri büyük bir zevk ve ilgiyle incelerken, babamın bağlama çaldığı, arabesk sanatçısı Kalbiye’nin, 1988 tarihli “Küllerimden Doğacağım” kasetine denk geldim. Bunun üzerine kız arkadaşımı yanıma çağırıp ona da gösterdim kaseti ve babamın bu albümde bağlama çaldığından bahsettim. Babamın müzisyen olduğunu biliyordu fakat bu konuyla ilgili hemen hemen hiç konuşmamıştık. Paylaştığım bu detaydan çok etkilenip kaseti benim için hediye olarak satın almak istediğini söyledi. Bizim evde zaten var olduğunu ve almasına gerek olmadığını söylesem de içinden geldiğini ve ne olur ne olmaz yedek olarak kalmasını istediğini söyleyerek satın aldı kaseti. Roza’nın bu ince düşüncesi onun zengin karakter denizinden gelen bir inciydi. Kendini ne kadar sıkı kapatırsan kapat, bu taifeden insanlar o kadar saf, ince, yumuşak ve şeffaflar ki, giremeyecekleri bir ruh kapısı yoktur sanırım…
O dükkândan ayrılıp bir müddet daha sahafları gezdikten sonra, mısır yemek için tekrar meydana çıkıp, orada bulunan ve ara sıra uğradığımız bardakta mısır satılan seyyar arabaya yöneldik. Genelde tezgâhta her zaman duran adam yerine, ellili yaşlarında bir kadın vardı bu defa.
Mısırlarımızı yerken, bir ara Roza ağzımın kenarına sos bulaştığını söyledi. Ben de montumun cebinde bulunan peçeteyi çıkarmak için aranırken cebimdeki kaseti çıkardım. Kaset, kadının ilgisini çekmiş olacak ki sohbet konusu açmaya ve bana sorular sormaya başladı kaset ve sanatçı kadın ile ilgili.
Bir ara ben, “Bu albümde bağlamaları babam çalmış” deyince, kadın bana “Siverekli Ferit senin baban mı?” diye sormaz mı? Bu soru beni afallatmıştı açıkçası, çünkü babamın İstanbul piyasasında çalıştığı dönemler albüm kartonetlerinde müzisyenlerin isimleri genellikle yazılmazmış, bu sebepten dolayı babamın isminin bilinirlik oranı pek geniş değildi. Bunun dışında kadının direkt babamın lakabına kadar söylemesi gerçek bir şok olmuştu benim için. Ben onaylayınca sorduğu soruyu “Kalbiye benim ama gerçek adım Saniye” dedi birden ve ben beklemediğim bu cümle karşısında ikinci kez şok oldum.
Çocukluğumdan beri birçok hikâyede adı geçen, evdeki fotoğraflarda bulunan kadın karşımdaydı. Resimlerde gördüğüm halinden çok farklı bir biçimde, ağzında sigarası, kafasında beresi ile erken yaşta çökmüş, yıpranmış ve sık sık derinden öksüren bir kadın vardı karşımda. Her zaman merak etmiştim onun akıbetini, hatta Unkapanı Plakçılar Çarşısı’na uğradığımda oradakilere ve babamın arkadaşlarına sormuşluğum da oldu kaç sefer ama rivayetler ve yüzeysel cevaplar almıştım hep. Şimdi birden böyle tesadüfi bir biçimde karşıma çıkması bende değişik duygular uyandırmıştı.
Burada hep gördüğümüz adam onun oğlu Rıfat’mış ilk eşinden olan, oğlunun acil işi olduğu için bir iki saatliğine o bakacakmış tezgâha. Beni görmek, onda eski bir dostu görmüş hissi uyandırmıştı; bakışından, gülüşünden ve davranışlarından bu anlaşılıyor ve hissediliyordu. “Baban nasıl, Urfa’da mı? Hep merak ederdim nerede, ne yapıyor diye.” dedi. “Yok, biz Diyarbakır’da yaşıyoruz. Babam Diyarbakır’da devlet kurumunda iş fırsatı doğunca İstanbul piyasasını bırakıp Diyarbakır’a gitmiş, bağlama sanatçısıydı, emekli oldu, iyi kendisi, bir sıkıntı yok” dedim.
Ayaküstü biraz daha sohbet ettikten sonra bizi evine akşam yemeğine davet etti. Biz biraz utangaç davranınca bu defa ısrarlı bir biçimde tekrarladı davetini. Ben kabul ettim ancak Roza’nın ev arkadaşı ile planı olduğu için kabul edemedi. Adresini ve telefon numarasını aldım artık benim için iki ismi olan Saniye Ablanın ve kız arkadaşımı evine bırakıp oradan onlara geçme niyetiyle oradan ayrıldım. En az benim kadar şaşırmış ve heyecanlanmış olan Roza’yı evine bırakıp; eve gidip biraz dinlenip üzerimi değiştirdim ve sonra Saniye Ablanın evine doğru yol aldım.
Gittiğim mahalle çoğunluğunu gecekondu tipi yapıların oluşturduğu ve en yükseği az sayıdaki üç katlı binalardan oluşan, birörnek tarzda bir Roman mahallesiydi. Telefonla tarif ettiği müstakil evine ulaşmak zor olmadı, evin yakınındaki bakkalın önünden gelip kendisi aldı beni. İçeri girdiğimde, hemen tanıştırdığı eşi Reşit Abi odun sobası ile uğraşıyordu. Evde, Reşit Abi dışında, Verda ve Mehmet adındaki iki torunu vardı. Saniye Abla çok mutlu ve heyecanlı görünüyordu bu tanıştırma faslı sırasında. Reşit Abi güler yüzlü ve çok sıcak bir şekilde karşıladı beni, çocuklar ise bana uzaylı görmüş gibi bakıyorlardı nedense.
Saniye Abla ve eşi mutfakta yemeği hazırlamakla meşgulken, ben de bir müddet salonun içine göz gezdirdim. Evin içi düzenli, temiz ama eklektik bir zevksizliği taşıyordu. Odada otururken, ikisi birbirine sokulmuş ve bana ilk gördüklerinden beri utangaç ve tuhaf tuhaf bakan, arada birbiriyle fısıldaşan çocuklarla sohbet etmeye çalıştım sonra. İlk başta iletişim kurmaya çekinmiş olsalar da yavaş yavaş onlar da yanaşmaya ve karşılık vermeye başladılar çabalarıma. Hatta öyle ki Mehmet ufak boy alüminyum darbukasını getirip çalarken, Verda da oryantal yaparak benim için ufak çaplı bir gösteri bile yaptılar. Bu sırada etrafı dikkatlice süzmeme rağmen kapağı olmayan içi tıkış tıkış büfede duran çerçeve içinde bir fotoğraf hariç, Saniye Ablanın eski günlerine dair herhangi bir emare göremedim.
Yemek hazır olup, hepimiz salondaki masaya geçince, Saniye Ablanın mutluluğu görülmeye değerdi. Oturur oturmaz yanımızda bulunan iki torununun ikinci oğlunun torunları olduğunu söylediğinde, o benim hayretimden önce atılarak “Ee oğlum ben çocuk yaşta evlendim, ben daha çocukken çocuğum oldu” diye belirtti. Bunu söyledikten hemen sonra, bir zincirin halkaları gibi, hayatı ile ilgili en temel bilgileri sıraladı hızlıca. İlk eşinden ayrılınca, aynı mahalleden olan ve eskiden beri tanıdığı şimdiki eşi Reşit Abi ile evlenmiş. Reşit Abi ondan on yaş küçükmüş, Saniye Ablanın Beyoğlu’nda çalıştığı bir mekânda komiymiş bir zamanlar ve ta o zamanlardan Saniye Ablaya aşıkmış. “Sırf o mekânda çalışabilmek için neler yapmadım ki, neredeyse dayak yiyecektim ısrarlarımdan dolayı, fakat en sonunda ikna oldular”. İkisinin tek çocuğu Nurperi, Güzel Sanatlar Lisesine gidiyormuş, bunu söylerken yüzü ışıldamıştı Saniye Ablanın. Ancak Nurperi çalışmaları olduğundan, bugün eve gelmeyecek, arkadaşı Rabia Naz’ın evinde kalacakmış. ”Rabia Naz iyi kızdır, o da yan flütçü” diyerek kızını başıboş bırakmadığının, sorumlu bir anne olduğunun altını çizmişti sanki. “Eski dostlardan bir Abim var İsmail Abi, bizim piyasadandı o da şimdi sadece manifaturacılık yapıyor. Almanya’ya gitti yıllar evvel, kıza burs veriyor Allah razı olsun.” Kızının adını, sanatçı Efkariye’nin gerçek ismi olan Nurperi koymuş, “Efkariye Ablayı çok severdim, bana çok faydası oldu sağ olsun, örnek bir şahsiyetti benim için.” deyip, biraz önce büfede dikkatimi çeken fotoğrafı getirip gösterdi bana. Efkariye ile kuliste çekilmiş ve samimi bir şekilde sarılıp, güldükleri bir poz.
Konu konuyu açarken, sıra babama gelmişti. Babamla başından geçmiş komik olayları anlatıp içten ve çok fazla içtiği sigara yüzünden hırıltılı olan gülüşüyle adeta kendinden geçiyordu. “Bir gün Çanakkale’deydik, konser sırasında çiçek atıyorlardı benim üzerime, çiçeklerden biri o sırada bağlama ile açış yapan babanın sazının tellerinin arasına girince bütün ekip gülmeye başladık, onu hiç unutamıyorum.” anısını anlattıktan sonra babamı aramamı istedi. Babam birkaç sefer aramama rağmen cevap vermeyince daha sonra onların arayabilmeleri için babamın telefon numarasını verdim.
Yemeğimiz bitmesine rağmen masadan kalkmamış, sohbetimize devam ediyorduk. Sadece ara ara mutfağa gidip gelen Reşit Abi veya Saniye Abla birer parça boş götürüp dolu getiriyorlardı. Öyle güzel anılar, yaşanmışlıklar anlatılıyordu ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum.
Bir ara Saniye Abla aldığım kaseti istedi, sonra televizyondaki çizgi filme dalmış olan çocukları çağırıp onlara da gösterdi “Bu kim?”, “Tanıdın mı bu kadını?” tarzı sorular sorarak. “Bu babaanne” deyince Saniye Abla, çocuklar şaşırarak bir kaset kapağına, bir Saniye Ablaya baktılar. “İnancın olsun, bu çocuklarla hiç eski zamanlardan konuşmam. Nurperi de yeni yeni sormaya başladı. Onunla biraz konuşuyorum” dedi Saniye Abla ve kasetin kapağına bakarak daldı “Küllerimden doğacağım diyordum çok şükür bir değil, kaç defa doğdum. Bakma öyle varlıklı bir yaşam yaşamadığıma, herkes kendinden sorumlu bu hayatta. Bazıları gibi bana uymayan, bana yakışmayan şeyler yapmadım. E, o bazı şeyleri yapmadığın zaman da bir bedeli oluyor tabii. Çok sıkıntı çektim ama çok şükür hep kendi kendimi yeniden yarattım, yıkıldım yeniden yaptım, ara ara kendim yıktım yeniden yaptım, yeni koşullara uyum sağlayabilmek için. İnsan karar verirse, her şeyin insanın kendinde başlayıp bittiğine inanıyorum valla.” deyince, bende gülerek, “Varoluşçusun o zaman sen Saniye Abla, varoluşçu filozoflar seni görseydi örnek olarak gösterirdi vallahi.” dedim. Onun cevabı ise, alaycı bir biçimde el sallayarak “Amaaan, ben bilmem öyle şeyleri” oldu.
Bir müddet sonra, yarın okula gideceğimi söyleyip kalkmak istediğimde; çok kısa kaldığımı, çay içmek, hatta gece orada kalmam için ısrar ettiler, ancak kendimi yorgun hissediyordum, zaten daha çok görüşeceğimizi de belirterek kalkabildim. Gerçekten yorgundum ve bu dışardan da belli oluyordu galiba.
Kapının önünde önce Reşit Abi sonra da Mehmet ile vedalaştım, Verda ile vedalaşamadım çünkü televizyonun önünde uyuyakalmıştı. En son Saniye Abla ile vedalaşırken bana sıkı sıkı sarıldı ve tam ayrılırken, parıldayan gözleriyle bakarak “Yine görüşürüz zaten” diye ekledi, ben de onayladım ve oradan ayrıldım.
Eve geldiğimde, direkt cebimdeki kaseti çalışma masamın üzerine koydum. Normalde masama çalışma malzemelerim dışında bir şey koymamaya özen gösteririm ancak bu kaseti hep görmek istiyorum orada. Bu kaset benim için bir kitaptan daha fazlası olmuştu, o oradayken sanki hakikatin bir parçası oradaymış gibi geliyordu bana. Her gördüğümde; teybe koymaya gerek olmadan ruhumu titretiyor ve onun ritmi muhteşem bir ahenk oluşturuyor ruhumda ve bana şu gerçeği hatırlatıyor: “Hakikatin tek bir yeri ve zamanı yoktur, yaşam onun evidir ve her daim evdedir.” Bugün yalnızca bir kaset aldım belki ama ben hayattan aldığım paydan çok memnunum…
Mehmet Kalender

Muhteşem . YAZMAK MEYDAN OKUMAKTIR. Yüreğinize sağlık.
Mustafa KÜÇÜKÇAKAN
Kaliteli bir çalışma olmuş severek okudum.
Yaşamın içinden kişiliklerin küçük tahlillerle bizlere sunulduğu, samimi bir öykü👍👏
Kişilik özellikleri bir anı öykü
Geçmişi güne ve geleceğe bağlayan bu anıyı beğeniyle okudum.