Tahtacı adını ilk kez yıllar önce izlediğim Tahtacı Fatma adlı belgeselde duymuştum.
Orman kıyısında yaşayan küçük bir kız çocuğunun hikâyesiydi. Geçim sıkıntıları, gündelik yaşamın ağırlığı, ağaç kesimlerinin hem zor hem tehlikeli anları anlatılıyordu. Filmde ağaçların düşerken çıkardığı ses ve insanların ormanla birleşen yankısı, aradan geçen onca yıla rağmen Tahtacı adını duymamla zihnimde yeniden canlanacaktı.
Kuzey Ege’de yaşamaya başladıktan sonra, Kazdağı eteklerindeki köylerini tanımak amacıyla ziyaret etmeye başladık. Zeytinli’den Kazdağı’na doğru tırmandık. Mehmetalan tabelasını gördükten sonra arabayı bir noktada bıraktık, yürümeye başladık. Köyün kahvesine doğru giderken yaşlı bir kadın gördüm. Hafifçe bükülmüş, baston yerine bir ağaç dalına yaslanarak adım atıyordu. Selamlaştık, hal hatır sorduk. “Siz?” dedim. Kadın, sade bir güvenle “Ben Tahtacıyım,” dedi. Bu sözün yankısı, o anda yalnızca bir kimlik bildirimi değil, farklı bir dünyaya girdiğimin gülümser bir işaretiydi.
Sonradan o köyden olduğunu öğrendiğim insanların kendilerine daha çok “Türkmen” dediklerini fark ettim. “Tahtacı” demekten çekinir gibiydiler. Oysa yaşlı kadın bunu hiç tereddüt etmeden, gururla söylemişti. Demek ki Tahtacı kimliğinin belleği büyük ölçüde kadınlarda kalmıştı. Belli ki kadınlar, köyün hafızasını ve inancını sözcüklere dökmeye devam ediyordu.
Etrafımızdaki başka Tahtacı Türkmen köyleri de vardı. Edremit çevresinde dokuz kadar köyden söz ediliyordu. Kendilerini “Tahtacı Türkmen” olarak tanıtıyorlardı. Aynı kelimeler, bazen ayrı ayrı, bazen birlikte söyleniyordu: Tahtacı, Türkmen, Tahtacı Türkmen. Bu üçlü kullanım, aslında kimliğin tarihsel katmanlarını yansıtıyor olabilirdi.
“Türkmen” sözcüğü, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan göç yollarında yerleşikliğe geçmemiş, yarı göçebe Türk topluluklarını tanımlamak için kullanılmış. Zamanla bu topluluklar arasında orman işçiliği yapan, dağlık bölgelerde yaşayan gruplar “Tahtacı” adıyla anılmaya başlamış. Yani Tahtacı, Türkmen kimliğinin içinde doğmuş ama meslek, inanç ve yaşam alanı üzerinden özgünleşmiş bir topluluk.
Tahtacı adı “tahta”dan gelirmiş; çünkü bu insanlar orman köylerinde yaşar, ağaç keser, ev ve tekne yapar, aynı zamanda ormanı kutsal sayarlarmış. Bu yüzden “Tahtacı” sözcüğü yalnızca bir meslek adını değil, bir dünya görüşünü de yanında taşımış. Ağaç, ev, mezar, dua ve inanç arasında bir bütünlük kuran yaşam biçiminin adıydı. Bunun yanında Alevi-Bektaşi inancını benimsemiş olmaları, onları hem dinsel hem kültürel olarak çevre köylerden farklılaştırmıştı.
Günümüzde bazı yöre insanları, kendilerini tanımlarken sadece ‘Türkmen’ ifadesini kullanmayı seçiyor. Oysa, ‘Tahtacı Türkmen’ tanımı, bu iki temel katmanı kusursuzca birleştirir. Bu tamlama, hem köklerdeki Türk-Türkmen soyuna aidiyeti hem de inanç ve doğa eksenli Tahtacı yaşam biçimine olan bağlılığı ortaya koyar. Bir tarafta atalardan gelen göçebe geçmişin anısı, diğer tarafta ise bugün ağaçla kurulan hayati ilişki mevcuttur. Görünüşe göre, bu iki kelime (Tahtacı ve Türkmen) bir kimliği, bir coğrafyayı ve ortak bir hafızayı bir araya getiren güçlü bir bütünlük oluşturmaktadır.
Mehmetalan, bilindik Anadolu köylerinden birine benziyordu, akarsu kenarına bir iki turistik tesis yapılmıştı. Oradakilerden biri “Buraları sadece biz işletebiliyoruz,” dedi. O cümlede, Tahtacıların kendi iç yasalarına dayalı kapalı bir topluluk olarak yaşamayı sürdürdükleri seziliyordu. Kapalılık, dışa kapanmadan çok, kendi bütünlüğünü koruma biçimiydi. Bir süre sonra köyde yaşayan birkaç kişiyle tanıştım. Çoğu şehirlerde çalışıyor ama kökleriyle bağını koparmamıştı; zeytinlikleri vardı, zeytinle uğraşıyorlardı. Ağaçla kurulan ilişki, geçimlik bir uğraştan çok bir gelenek biçimindeydi.
Kazdağı’nın yamaçlarında yer alan Tahtakuşlar Köyü’ne de birkaç kez gittim. Oradaki Tahtakuşlar Etnografya Müzesi, Türkiye’de bir köyde kurulan ilk özel etnografya galerilerinden biridir; Tahtacı Türkmenlerinin yaşam biçimini, ormanla kurdukları kadim bağı ve eski inanç izlerini sergiler. Müzenin kurucularıyla yaptığımız kısa sohbette, her bir eşyanın hem bir inanç hem bir emek göstergesi olduğunu fark ettim. Şaman tarzı nazarlıklar, el yapımı ürünler, doğal boyalarla dokunmuş halılar, ağaç ve taş motifleriyle süslenmiş objeler vardı. Arkadaşım, İstanbul’daki evi için doğal yün halılar aldı; ben de uçlarında mavi boncuklar sallanan küçük bir metal çan seçtim. O çanın sesi hâlâ evimin içinde Kazdağı’ndan esen rüzgârla dolaşır.
Tahtakuşlar köyü dışarıya kapalıydı. Konuşmalarımızda “Toprak almak isteyen, Tahtacı olmayan biri çıkarsa ne olur?” diye sormuştum. “Satacaksa köylü birleşip alırız,” demişlerdi. Bu cevapta hem dayanışma hem sınır duygusu vardı. Tahtacılar, toprağı yalnızca mülk olarak değil, ortak bir kimliğin parçası olarak görüyordu. Her gün dışarı çıkılır, çalışılır, sonra dönülür; dışarıyla ilişki kurulur ama iç düzen bozulmaz. Zeytin işinde kadınlar ve erkekler birlikte çalışır, üretim kadar paylaşım da ortaktır. Bu düzen, hem ekonomik bir dayanışmayı hem de inanç temelli bir topluluk bilincini yansıtır.
O yıllarda tesadüfen Çamcı köyü yakınlarına gitmiştik. Yol, zeytinliklerin arasından kıvrılarak ilerliyor, sonra köyün sessizliğine açılıyordu. Çay sohbeti sırasında öğrendim: Çamcı bir Tahtacı Türkmen köyüymüş. Köyde bir Sünni yaşarmış. Bir tek kişi için, 12 Eylül’ün ardından köye cami yapılmış. Ama köyün tamamı için bir cem evi hâlâ yokmuş. Köylüler bunu öyle doğal, öyle alışılmış bir sesle söylüyordu ki, şaşırmak bile tuhaf kalıyordu. Belki onlar çoktan kabullenmişti; bizse o usul cümlelerde, iktidarın görünmeyen elinin nasıl işlediğini duyuyorduk. Rüzgâr, ağaçları eşitçe sallıyor; biri daha uzun diye diğerinin gölgesini kısaltmıyor, o tek minarenin gölgesi, cemlerin hiç yapılmadığı bir meydana düşüyordu. Birkaç yıl sonra bir Cemevi’ne kavuştuklarını duyunca sevindim.
Yaz gecesi yürüyüşlerinden birinde semah müziği duydum. Evin ilerisinde bir iki plaj gazinosu tarzı yer var. Gündüz plajda insanlar güneşleniyor, akşam masalar kuruluyor, sahne gibi bir yer hazırlanıyor. Gerçekten güzel halk müziği, her türlü müzik çalınıyor ama en çok saz, nefes duyuluyordu. O sahildeki saz sesleri sanırım köyün değil, şehrin sesiydi.
Çünkü son yıllarda Kazdağı çevresine yerleşenlerin arasında büyük şehirlerden gelen Aleviler de var. Emeklilikten sonra buraya taşınan bu insanlar, hem doğayla iç içe bir yaşam arıyorlar hem kendi inançlarına, kültürlerine yakın bir çevre bulmanın huzurunu. Tahtacı köyleri bu anlamda onlara tanıdık geliyor; açıkça “bizden” denmese bile, oradaki kendi olma hali, ritüellerin izi, dağın koruyucu atmosferi bir tür güven duygusu yaratıyor.
Bu güven, sadece inanç yakınlığından değil, mekânın taşıdığı hafızadan da kaynaklanıyor. Tahtacı köyleri, Aleviliğin dışlandığı dönemlerde bile kendi iç dayanışmasıyla ayakta kalmış yerler. Yöreye yerleşen şehirli Aleviler, bu köylerin kapanıp korunabilme yeteneğini sezerek geliyorlar. Kazdağı’nın yamaçları onlar için bir yandan doğaya dönüş öte yandan tarihsel bir sığınak olmuş. Sahilde çalan sazın kime ait olduğu zihnimde hâlâ bir soru işaretiyle duruyor. Bildiğim kadarıyla Tahtacılar genellikle kendi cemlerinde, kendi içlerinde çaldıklarıyla sınırlıydı. O akşam duyduğum müzik sanırım şehirden gelenlerin özlemleriyle kurulmuş yeni bir halkaydı. Dağ köyünün sükûnetiyle sahilin açık sesi aynı gecede buluşmuştu.
En merak ettiğim konuyu, farklı köylerden tanıdığım Tahtacı Türkmenlerle konuşunca anladım, ormanla tahtacı ilişkisinin gönüllü anlatısı olmaya can atıyorum. Orman, bir geçim kaynağı olmaktan öte bir yaşam biçimiydi. Ağaç kesmek, ormana girmek bir işten çok, niyaz ile yapılan bir eylemdi. Eskiden orman serbestti. Ağaçlara bakar, damarlarının dolu olup olmadığını bilirlerdi. “Damarı dolu ağacı kesme,” derdi yaşlılar. Damarı dolu ağaç canlıdır; suyu yürür, nefesi vardır. Bu yüzden ‘damarı dolu ağacı kesme’ denir, ancak ömrünü tamamlamış, damarı çekilmiş ağaca balta vurulurdu.
Bir ağaç kesileceği zaman önce niyaz edilirdi. O dua, toprağın, havanın rızasını almaktı. Orman işi aile işiydi. Tomruklar hazırlanır, odunlar ölçülür, yığınlar halinde dizilirdi. Köyde hala bu işi sürdüren birkaç kişi var ama eskisi gibi değil. Yakın zamana kadar ormandan hiç ayrılmamı ailelerin çocukları, birer birer ormanı geride bırakmış. “Kimse yasak dememiş, kendiliğinden bırakılma olmuş,” dediler. Kendiliğinden… Dokunaklı bir ayrılık biçiminin altını çiziyor.
Ağaçlar orman işletmesinin damgalarıyla işaretlenince düzen değişmiş. Bir zamanlar her evin baltası, hızarı, katırı varmış. Önce onların sesi silinmiş, sonra talaş kokusu eskisi kadar duyulmaz olmuş. Ormanla ilişki zamanla uzaklaşan bir hatıraya dönmüş. Yine de ağaçların gövdesine dokunduklarında içlerinden bir iç sızı geçtiğini tahmin ediyorum. Ormanda geçen çocukluklarını, ilk kazandıkları parayı, dedelerinin terini unutmuş değiller. “Eskiden orman bizi doyururdu, şimdi biz ormana karışmıyoruz.” Bu cümlede yorgun bir sitem değil, bir kabulleniş var. Biliyorlar ki, orman hâlâ canlı, sadece iş olmaktan çıkmış. Her ağacın kokusu unutulmazdı, O rayiha, köyün içinden her geçişte yine duyulur.

Fotoğraf: İrfan Kolçak
Evin önünde akşamüstü komşularıyla oturan kadınlardan biri, “Benim dedem orman işçisiydi, o talaş kokusunu hâlâ alırım,” demişti. Köy evlerinin duvarlarında, baltaların gölgelerinde o koku asılıymış. Kazdağı’ndan esen rüzgârla o koku ulaştığında insan, kökünü bilmediği bir ağaçtan gelir gibi bir an durayazarmış. Orman işi uzaklaşmıştı uzaklaşmasına da; orman dili hâlâ konuşuluyordu rüzgârda, kesilmeyen ağaçlarda, dağın gölgesinde. Tahtacı Türkmenleri için orman bir meslek değil; bir zamanlar damarı dolu ağaçla konuşabilen insanların hafızası, Kazdağı’nın yamaçlarında hâlâ fısıldaşıyor.
Çoğunun zeytinliği vardı. İçlerinden biri zeytinliğe gitmek için hâlâ dedesinden kalma patika yolu kullanıyordu, topladıklarını hayvanlarla yağ sıkım yerine taşıyordu. Cemler artık Kültür Evi ve Cem Evi biçiminde yapılanmalarda gerçekleşiyordu. Kadınlar imece usulüyle adetlerin devam etmesine katkı sunuyordu. Hayırlarının olduğunu, hayır yapıldığını sık sık duyardım; hayır lokması anonsları bazen sahile kadar gelirdi. Hayır yine yapılıyordu ama kurbanlar konusunda pek bilgi sahibi değildim; onu da Kazdağı’nın başka Tahtacı Türkmen köylerinde öğrenmiş oldum.
Edep erkânın sesi
Kazdağı Türkmen köylerinden birinde, geçen yaz köyün dedesiyle konuşma fırsatı bulduğumda, edep erkânın ne kadar canlı ve insana dokunan bir şey olduğunu yeniden fark ettim. Alevi-Bektaşi nefeslerini yıllar önce, daha lise çağımda Abdülbaki Gölpınarlı’nın derlemesinden okumuştum; dizelerin arasında Ali’ye duyulan sevgi, Kerbelâ’nın acısı ve kenarda bırakılmış bir inancın sitemi dolaşırdı. Bir acının, bir sevginin, bir kabullenişin nefese dönüşme biçimi insanı o zaman da etkilemişti. Ama o gün, o köyde, kelimelerin anlamı yalnızca kitaplardan değil, ağızlardan çıktı.
Ritüeller, niyaz, kurban, lokma, dua, her biri bir düzenin parçasıydı. Daha önce yalnızca yazılı metinlerde karşıma çıkan kavramlar orada ete kemiğe bürünmüştü. Dede’nin sesinde, yıllardır kulağımda olan nefeslerin tınısını duydum; o sesler zihnimin en derin yerine değdi. Gölpınarlı’nın derlemelerinde rastladığım dizeler sanki orada, o köyde yankı buldu: “Edep erkân yol bizdedir.” Sonra en sevdiğim ve o zaman anlamını çözmek için uğraştığım dize geldi aklıma: “Manayı söyleyen dildir / Elif Hak’ka doğru yoldur / Cim sorarsan dal bizdedir.” O konuşma bana şunu gösterdi: edep erkân yalnızca bir öğreti değil, bir yaşama biçimi. Ağaçların, taşların, kadınların ve çocukların sesine karışan bir yol disiplini. Edep, insanın kendi içindeki sesi; erkân ise o sesi topluluğun ritmine katmanın yolu.
Niyaz: Rızalıkla selam vermek
Niyaz kelimesini annemden duyardım. Allah’a niyaz etmek anlamında bir yakarış, dua, istek anlamında söylerdi. Alevi–Bektaşi ve Tahtacı inançlarında niyaz, yalnızca dilemek değil, selam vermek, rızalık almak, teşekkür etmek, bir varlığa saygıyla yönelmek anlamına gelirmiş. Niyaz eden kişi yalnız Tanrı’ya değil, insana, doğaya, ağaca, taşa, suya da niyaz edermiş. Yaratılan her şeyde bir can varsa niyaz, dua ile doğa arasında bir köprü olur. Söylendiği gibi; “niyazsız lokma olmaz, niyazsız cem olmaz”. Niyaz, ritüelin hem başında hem sonunda yer alıyor. Eller kalbe götürülür, baş hafifçe eğilir; o anda kişi neye yöneliyorsa, onunla bir bağ kurar.
Ben de ertesi gün, evin önündeki zeytin ağacının gövdesine ve denizin dalgasına niyaz ettim. O an niyazın yalnız bir dua olmadığını, bir şükran dili olduğunu anladım. Zeytinin kabuğuna dokunurken, denizin tuzunu avuçlayıp bırakırken, içimde bir teşekkür yankılandı. Niyaz, hem selamlama hem teslimiyet; hem insanın küçülmesi hem evrenle eşitlenmesi. Tahtacı inancında niyaz, dünyanın canlı olduğunu hatırlatan bir jestti. Rüzgârla, taşla, suyla konuşmanın eski bir biçimi; insanın, sessizce evrene “razıyım” demesidir.
Ben niyaz ederken elim kalbime gitmedi. O hareketi yapmadım ama içimle yöneldim. Belki de en eski biçimiyle yaptım: sükûnetle, sade, düşünmeden. Zeytin ağacına ve denizin dalgasına, batan güneşe baktım; onlara selam verdim, teşekkür ettim. O an niyazın bedende değil, bakışta olduğunu anladım. Elin gitmediği yerde göz konuşuyor, kalp söylüyordu.
İkrarın çizgisi Aidiyet
Köyde inançla evlilik ilişkisi birbirine sıkı sıkıya bağlıydı. “Kız Sünni olursa oğlan da ikrardan çıkar,” denmişti. Bu söz, ilk duyduğumda bana dışlayıcı gelmişti. İkrar; kabul etmek, yola girmek, inançla bir ahlak sözleşmesi kurmaksa, burada bir sınırın, bir dış kapının da işlevi yok muydu? Elbette ben, kimliğin aidiyetle belirlendiği bir yerden değil, dışarıdaki dünyanın içinden bakıyordum.
Düşündükçe anladım ki ikrar, Tahtacı inancında bir sözden çok, yüzyılların gövdesine işlenmiş ince bir mühür. Bir kabul değil yalnız; belleği rüzgâra karşı tutan, kültürü dalından düşürmeyen görünmez bir halka. O halkaya “ikrarlı” olanlar giriyor; bir nehrin kıyısına doğmuş gibi, suyun akışına kendi rengini katıyor. Dışarıda kalan ise kapının dışına itilmiş biri değil; çemberin kıyısında durup içerdeki nefesi duyan biri. Ben kendi dünyamın kaygan kimliklerinden bakınca o çemberi sert sanmıştım; oysa köyde ikrarın sözü, birini dışarıda bırakmamak, bağı koparmamak için fısıldanmıştı. İnanç, orada, insanları birbirine bağlayan ince bir ipek gibi; ben o ipe dışarıdan dokununca, dokusunu değil, gerginliğini hissetmişim.
Müsaiplik ve Fatma Ana Döşeği
Müsaiplerden biri dara düştüğünde, diğeri onun yükünü üstlenir; çocuklarına bakar, maddi manevi destek olur. Dede’nin sözleri hâlâ aklımda: “Parası azsa müsaip babalık yapar, çocuklarına bakar.” Kazdağı’nın Tahtacı köylerinde “müsaip kardeşten ötedir” denirdi; köyler Yanyatır Ocağı’na bağlıydı ve her ailenin bir müsaibi vardı. Müsaiplik bir mal ortaklığı değildi; peki öyleyse neydi?
Müsaiplik cemlerinde önce kurban kesilir, pişirilir ve cemin sonunda ikrar veren iki çift müsaip olurdu. Köyde herkes ikrarlıydı, her çiftin mutlaka müsaibi bulunurdu. Bazen müsaiplik başka köylerden kişilerle kurulurdu; böylece inanç bağı köyün sınırlarını aşar, ocak düzeni korunurdu. Evlilikler çoğunlukla yaz aylarında yapılır; evlilikten sonra müsaip cemi düzenlenirdi. “Doğuştan Türkmen olunur, sonradan olunmaz,” derlerdi. Çünkü inanç bağı gevşediğinde toplumsal aidiyet de çözülür. Böyle bakınca müsaiplik yalnızca bir inanç ödevi değil, yaşamı düzenleyen bir dayanışma biçimiydi, ne mal ortaklığına dayanıyordu ne de bir zorunluluğa, daha çok bir hâl ortaklığına benziyordu.
Bu sözleri bir öğreti gibi değil, bir sükûnet biçimi olarak duydum. Müsaiplik, birinin dara düştüğünde ötekinin elini uzatmasıydı; insanın yalnız kalmaması, bir gölgenin altında iki nefes olabilmesiydi.
Müsaiplik anlatılırken “Fatma Ana döşeği” ifadesi geçti. Müsaipliğin, ikrarın verildiği, iki insanın kardeşlikten öte bir bağ kurduğu yer orasıymış. “Fatma Ana döşeğinde müsaip olunur,” dendiğinde, bu cümlenin hem dinî hem toplumsal anlamı açığa çıkıyor. Fatma Ana döşeği bir nesne değil, bir geçit, bir ikrarın, bir bağlılığın ve aynı zamanda kadın merkezli kutsallığın sembolü.
Gölpınarlı Hoca’nın yayımladığı nefeslerde deyişlerin çoğu erkek sesinden; Fatma Ana döşeğine ilişkin sözler ya azdı ya da azlığı bende iz bırakmamıştı. Elbette kadın kimliğim ve kadın merakım baskın geldi; sorular ardı ardına dizildi. Akademik kaynaklarda bu döşek “Fatma Ana postu” olarak da geçiyor. Post, Alevi–Bektaşi inanç sisteminde cem erkânının merkezi unsuru; dede, pir, rehber gibi yol önderlerinin oturduğu, dua ettiği, halkın yöneldiği yer. Tahtacı Türkmenlerinde ise bu post, Fatma Ana’nın döşeği diye anılıyor. Kazdağları’ndan Sandras’a Tahtacı Türkmen Kültüründe Eski Türk Dininin İzleri başlıklı çalışmada, kadın kutsallığının eski Türk inançlarından –örneğin Umay Ana kültünden– İslam sonrasına taşındığı; Alevi–Bektaşi yapısında Hz. Fatma’nın bu eski “dişil kutsal”ın yerini aldığı belirtiliyor.
Fatma Ana bu anlamda hem Hz. Fatma’dır hem de eski Türk inançlarındaki koruyucu kadın ruhunun devamıdır. Tahtacı Türkmenleri arasında “Fatma Ana döşeği”nin önünde müsaip yatırmak, ikrarı orada vermek ve bu anı kadın eliyle başlatmak önemlidir. Ritüelin merkezinde Fatma Ana’nın rahmeti vardır; bu yüzden cemlerde kadın–erkek birlikte yer alır. Postun “döşek” olarak anılması da bu kadınsı, ev içi, doğurgan alanı işaret eder. Yatak, evin kalbidir; oradan soy, hayat, üretim başlar. Dolayısıyla Fatma Ana döşeği aynı anda hem kutsal postun hem ev–beden metaforunun birleşimidir.
Kurbanın sırası, hatıranın sesi
Evliyadan kasıt köyün ermişleri, geçmişte yaşamış dervişler, adak yerleri, erenlerdir. İlk kurban kendine rızalık, ikincisi evliyalara. Kurban, Tahtacılar için yalnız etin paylaşımı değil, hatıranın ve rızalığın paylaşımıdır. Herkes kendi imkânına göre oğlak, kuzu, tavuk ne bulursa keser; kimse kanla övünmez. Kimin eti azsa onun niyazı çok sayılır.
Köyde Hayır Cemi ya da Hayır orucu yokmuş; yalnızca 12 gün süren Muharrem orucu tutulurmuş. Kurban Bayramı’nın ardından başlayan bu oruç, yılın en ağır ama en derin zamanı. Hıdrellez’de ise eskiden sabah erkenden kalkılır, derenin, çayın gözlerine üç kez atlanır, ardından çiçek toplanırmış. Şimdi 6 Mayıs’ta köy içinde küçük şenliklerle bu gelenek sürdürülüyor. 7 Mayıs’ta mezarlıkta oğlak kesiliyor; ovada yenip akşam herkes evine dönüyor. 8 Mayıs’ta erenlere, evliyalara, o bölgede özellikle Çimen Dede’ye kurban kesiliyor.
Beni en çok etkileyen, kurban kesme sırasındaki o sade bilgelikti: önce aileye, sonra evliyalara. Önce yaşayana, sonra gidene. Sanki inancın özü de bu sıradaydı. Dede’nin “İnsan önce evine rızalık verir, sonra evliyalara,” sözü hâlâ kulağımda. Çünkü o söz, orucun bitişinden çok, hayatın dengesini anlatıyordu. Mezarlıkta, “üçler, yediler, dokuzlar” her birinin hatırasına niyaz edilirmiş. Mezar başlarında testiler, su kapları, örtüler bırakılır; kadınlar dua ederken çocuklar çiçek toplarmış.
Tahtacı Türkmenlerin mezarları, gördüğüm en güzel, en neşeli mezarlıklardır. Bütün köy mezarlıklarını severim. Hatta İstanbul yerine orada gömülmek isterim. Para bağlantılı olmadan, sırasıyla toprağın ayrıldığı yerlerin varlığında ağaçların altında, duvar tellerine kurutulmak üzere asılmış patlıcan ve biberlerin gölgesinde uzanır mezarlar. Tahtakuşlar’ın mezarlığı ise hepsinden daha güzeldi. Mezar başlarında yemeniler, örtüler sarılı; yanında su testileri duruyordu. O testilerin içindeki suyun kime bırakıldığını kimse söylemiyor ama herkes biliyor: bir ziyaretçinin, bir kuşun, belki de Fatma Ana’nın yolcusu serinlesin diye. Toprakla iç içe, renkli, sade ve canlı bir mezarlık… Orada ölümün kokusu değil, yaşamın sıcaklığı kalıyor insanda.
Köylerde 15 Ağustos’tan sonra mutlaka bir kutsal kişiye gidilir. Kimileri Çıplak Baba Tepesine gider; Sarıkız Tepesine gidenler de var, Babadağı’na çıkanlar da. Orada güz lokması yenip kurban kesilir. Kansız lokma olarak poğaça pişirilir.
Asker adakları: yolculuk ve dönüş arasında
Konuşurken asker adaklarından da söz edildi. “Askere gönderirken adak yaparız,” dediler. “Bir de döndükten sonra.” Eskiden yalnızca Türkmen köylerinde görülürmüş, şimdi Sünni köylerde de yapılmaya başlanmış. Gidenin arkasından lokma dağıtılıyor, kurban kesiliyor. Dönüşte yeniden adak kesiliyor; bu kez şükür için.
Ben bunu duyunca, bunun sadece bir inanç geleneği değil, bir korkunun dili olduğunu düşündüm. Son yıllarda askerlerin bazı bölgelerdeki çatışmalarda ölmesi, köylerde bir koruma içgüdüsünü uyandırmış olmalı. Artık adaklar yalnızca ritüel değil, bir yakarış biçimi. Evliyalara, erenlere yakınlaşmak, oğullarını onların kanatlarına emanet etmek. Bu geleneğin Sünni köylere de yayılması, korkunun bile bir inanç dili olabileceğini düşündürdü. Yalnızca dua değil, toplumun kaygısını yatıştırma biçimi. Asker adakları, gitmekle kalmak arasındaki o ince çizgiye bırakılmış sessiz bir niyaz gibi.
Zakir: sözün ve sazın hafızası
Zakiri görmek istemiştim ama o sıra köyde yoktu. Görsellerden gördüğüm Zakir, Tahtacı cemlerinde yalnızca saz çalan kişi değil, sözün taşıyıcısıdır. Cemdeki her dua, her deyiş onun sazının tellerinden geçerek can bulur. Zakir sazıyla konuşur; bazen dua eder, bazen anlatır, bazen ağlar.
İzlediğim bir belgeselde iki kişinin, bir kadınla bir erkeğin birlikte döndüğünü gördüm. Dönüşleri eşliydi ama bir süre sonra başka canlar da katıldı. Yani dönüş iki kişiyle başlıyor gibiydi, belki böyleydi, belki o gün öyle olmuştu. O kadar kesin konuşmak istemem; ben sadece gördüğümü söylüyorum.
Dönüşün anlamı birlikti; ne kadın önde olurdu ne erkek, biri diğerinin gölgesi olmamıştı. Sazın teli vurdukça ikisi aynı ritimde döndü. Sanki her adımda bir rızalık vardı, her bakışta bir ölçü. Bu semahın biçiminde bile Tahtacı kültürünün dengesi saklıydı.
Benim Tahtacılarım
Yıllar önce bir belgeselde duymuştum o sesi: Tahtacı Fatma’nın ormana yürüyüşünde, rüzgâra karışan o dayanıklı nefesini. O zaman sadece bir görüntüydü; bir çocuğun sabah serinliğinde ağaca bakışı, toprağa eğilişi, bir geleneğin sesini taşıyışı. Sonra yıllar geçti.
Kazdağı eteğinde bir eve, sonra o evin sesine, sonra da köylerin kapalı ama sıcak dairesine adım attım. Belgeselde uzaktan duyduğum ses, bir gün Mehmetalan’da yaşlı bir kadının “Ben Tahtacıyım,” deyişine dönüştü. Sanki belgeselin içinden çıkıp karşıma gelmişti. İzleyici değil, artık tanık olmuştum.
Alevi–Bektaşi nefeslerini eskiden kitaplardan okurdum. Gölpınarlı’nın derlediği dizeler hafızamda ağır ağır dolaşırdı ama hep bir mesafe vardı: bir metne bakmak, bir geleneğe uzaktan dokunmak gibi. Oysa köylere gittiğimde onların sesiyle o nefesler yeniden doğdu. Kitapta duran söz, köyde yaşayan söze dönüştü. Artık bir satırı anlamak için okumuyor, bir yüzün çizgisinden, bir elin hareketinden okur gibi bakıyordum.
O an şunu fark ettim: Tahtacıların nefesi sadece söylenen değil; yaşanan, taşınan, paylaşılan bir nefes. Bir sabah ağaçların gövdesine niyaz ederken, ya da mezarlıkta testinin yanında duran örtüyü görürken, nefesin bir inanç cümlesi değil, bir varoluş biçimi olduğunu anladım. Nefes dinlenmiyor; nefes olunuyor.
Benim Tahtacılarım işte bu yüzden hep iki kapı arasında kaldı. Belgeselle başlayan uzaktan bakış, yıllar sonra köy meydanında yüz yüze bir karşılaşmaya dönüştü.
Nefes okumaktan nefes olmaya, uzaktan anlamaktan içeriden sezgiye geçtim. Ormanın kokusu, mezarlığın rengi, kadınların sessiz gücü, erkeklerin yorgun omuzları, semahın dengesi… Hepsi bir nefes gibi içimde yer etti.
Şimdi biliyorum ki Tahtacılar sadece bir topluluk değil, Kazdağı’nın sesine karışmış bir tür nefes. Bir gelenek değil yalnızca; rüzgârla yürüyen, toprağa eğilen, gece lambasının altında sessizce yaşayan bir bellek.
Benim Tahtacılarım bu yüzden kitaplardan değil, karşılaşmalardan gelir. Belgeselden değil, yüzlerden. Nefes dinlemekten değil, nefes olmaya yaklaşan o sessiz anlardan.
Nükhet Eren

Özgün tanımlamalarla, gerçekliğin sesi, sözü, duygusu ve etkisiyle yapılmış bir belgesel olmuş…👍👏