– Osman lütfen beni kıracak bir şey söyle. Lütfen bir kez olsun açıklama yapmadan konuş. Bırak kırılayım, üzüleyim, dağılayım. Sonra gel benden özür dile. Sözünü, kendini bu kadar benden sakınma. Ben bir erkekle bir insanla evlendim, evliyayla değil. Görmüyor musun, anlayışın beni yedi bitirdi. Sen hiç üzülmez misin, kırılmaz mısın, seni bu kadar teslim alan ne, Allah aşkına bana söyle ben de bileyim? Lütfen Osman, kurbanın olayım bak senin bu tavırların beni öldürecek. Evli miyim, bekâr mıyım belli değil. Evimin içinde bir gölge istemiyorum. Yatağımda bir cesetle uyuyormuş gibi hissediyorum. Korktuğumda kime sarılıp kime koşacağım, kimin göğsünde ağlayacağım. Mantıklı açıklaması olan her şeyin Allah bin belasını versin. Tamam, biliyorum okumayı seviyorsun biraz da bu yüzden sevdim seni ama lütfen okumak yerine biraz olsun yaşa. Eve geç gel, terli gel, istediğim bir şeyi de unut. Olmasın, kanepelerin rengi istediğim gibi olmasın, bir konuda fikrin olsun, ben seni kırmayayım. Lütfen Osman, bak nefes alamıyorum, beni boğuyorsun. Nerde benim sigaram, nerde? Lütfen gelme peşimden, bari balkonda beni yalnız bırak. Bırak nefes alayım kurbanın olayım. Osman! ben yaşamak istiyorum.

Çocuk kilidini biraz zorlanarak da olsa açıp balkona çıktı. Sigarasını yakışı, çekişi o kadar hızlı oldu ki zamanı tarif ederken kullandığımız ifadeler fazla uzun gelebilir, saniye bile.

Elif’im balkonda onun için marangozda yaptırıp, üstünü mobilyacıdan ricayla, sıkıştırma süngerle konforlu hale getirdiğim taburesinde filtreli sigarasını içiyor. Yazık ediyor kendine. Bir gün anne olursa o da muhakkak bırakacak. Bebeğine kıyamaz, aslında bana da kıyamaz ama bugün neden bu kadar sinirlendi anlamadım. Tamamen olmasa bile kısmen haklı. Hâlbuki eskiden benimle gurur duyardı, nezaketten şikâyet etmeyecek kadar akıllı olduğunu söyler dururdu. Biri dolduruşa getirdi desem öyle biri değil. Onun için benden başkası yoktu, benim için de ondan başkası olmayacaktı. Böyle başlamıştık bu yola, bunu kabul ettiğimiz için aynı yastığa baş koyduk. Gerçi yastıklarımız ayrı ayrı ama olsun sonuçta yorganımız ve yatağımız bir.

Elifimle aramızda şu an tül perde, çift katlı ısıcamlardan başka bir şey yok. Saçları biraz daha uzasa tüm sırtını kapatacak. Nasıl da dik oturuyor. Çok düzenlidir, bir defa olsun balkonda sigara külü görmedim, o rüzgârlı havalarda bile külünü hep… Âdetidir, beni öpmeden ne yatağa gider ne de mutfağı toplamaya başlar. Tabii o akşam erken davranıp mutfağı topladıysam da hakkımı teslim edip beni ödüllendirmeyi ihmal etmez.

Elif beni, geçmişteki tüm aşklarımı bir şekilde pişmanlığa dönüştürecek kadar çok sevdi. Ona sürekli sarılmıyorsam yeminle bunalmasın, sıkılmasın diye yoksa Elifime doyulur mu? Elif hayatıma girdiğinden beri başka hiç kimseye ihtiyaç duymadım, zaten başkasına ihtiyaç duyacağım bir şey de başıma gelmedi. Kalktı geliyor, bu sefer benden bir şey bekliyor ama ne bilmiyorum. Benden ne istediğini bilsem yapmaz mıyım? Bana bakıyor, üzülmüş. Gözlerimi kaçırıyorum, gelen uğultudan kapının açıldığını, içeri girdiğini anlıyorum.

– Kahve yapacağım, on dakika sonra gel kahveni al.

Elifim kahveyi de çok güzel yapar. Kahveyi soğuk suda iyice karıştırdıktan sonra çaydanlığa biraz su koyup kaynatır. Kahve pişmeye yakın fincanları sıcak suyla iyice çalkalayıp soğuğunu kırar, kısık ateşte pişirdiği kahvesi tam ağzına layık. Kahveleri alır getirir, beni masamdan kaldırır. Odanın başköşesindeki tekli koltuklara oturup, kendi icadımız olan yabancı oyununu oynarız. O bana Osman Bey diye hitap eder, ben ona Elif Hanım. İşimi, memleketimi, evli olup olmadığımı sorar ben de ona aynılarını. Karımı ne kadar sevdiğimi sorar, ona şiir okuyup okumadığımı. Ben de bir yabancıya anlatıyormuş gibi Elifime onu ne kadar sevdiğimi anlatırım. Sonra dizi izlemeye gider, ben kitaplarımla ilgilenmeye devam ederim. Üç yıl oldu, daha sıkılmadık ama inşallah hep böyle gider.

Saate bakmadım ama on dakika olmuş mudur? Biraz sakinleşsin hemen düzelir, benden ayrı kalamaz. Tez canlıdır, başkalarında kusur olabilir ama Elifimde asla.

– Al, kahveni getirdim. Nasıl mutlu musun o kanepede, sırf ben istedim diye almak zorunda mıydık? Pembe kanepe mi olur?

Elif’im yine abartıyor, hem kanepe dediğin nedir ki, renginin ne önemi var. Üzerine oturuyor muyuz oturuyoruz, misafir geldiğinde açıyoruz yatak oluyor, kahve fincanlarını kolçaklara koymama kızıyor. Bu konuda haklı. Sehpayı getirip önüme koydu mu sorun çözülüyor. Belki misafirlerin çocukları kolçaklara çıktığında yere düşme tehlikesi olmasa kanepelerimiz gayet de güzel. Parasının canı cehenneme, nasıl etsem ki şimdi kalkıp değiştirmeyi teklif etsem bu sefer başka bir kusur bulacak. Elifim bir şey ister de ben nasıl bu değil de bu diyebilirim ki.

Elinde kahvesiyle gelip karşıma oturuyor. Saçlarını toplamış, kahvesinden ilk yudumu aldıktan sonra göz ucuyla bana baktığını görüyorum. Kahve yüzünde bir mutluluk yeşertmiyor. Kahvemi tadıyorum, her zaman ki gibi çok güzel.

– Bir şey demeyecek misin?

Kahveden aldığım ikinci yudumun ardına kocaman bir suskunluk saklamaya çalışıyorum. Hayır, Elifimi incitemem. Evlilikte olur böyle şeyler, ne kadar kızarsak kızalım yatağa küs girmeyeceğiz diye söz verdik birbirimize.

– Az önce sana hakaret ettim, cevap vermemene alışığım da bari buna biraz içerleseydin. Dediklerimden hiç mi etkilenmedin.

Elifim bana hakaret… Hayır dili sürçmüştür, şeytan dürtmüştür, başı dönmüştür, kafası başka yerdedir, dalgındır, başı ağrıyordur, özel günlerindedir, illa ki bir sebebi vardır. Elifim bana hakaret etmez, bana olsa olsa sitemde bulunmuştur. Ötesi, bir adım sonrası, daha ilerisi olamaz.

– Bak seni her şeyden, herkesten çok sevdiğimi biliyorsun. Senin beni sevdiğinden daha çok seni sevemeyeceğimi de biliyorum. Ama neden böyle yapıyorsun hatta bir şey yapmıyor, bir karşılık vermiyorsun. Neden? Allah aşkına, Osman bir şey söyle.

– İstersen bu gece salonda yatayım, sen de biraz sakinleşmiş olursun, olmaz mı? Yarın dışarıda bir yemek yeriz, bir şeyleri sen nasıl istiyorsan değiştiririz, olmaz mı?

– Bu mu yani, bu cevabı mı veriyorsun? Salon da mı yatıyorsun, balkonda mı umurumda değil. Eğer bir daha bir şeyi, herhangi bir şeyi benim istediğim gibi yaparsan, yapmayı teklif edersen, yeminle seni boşarım. Ben gidiyorum, düşün taşın, bu söylediklerimden de bir şey anlamadıysan daha da kendimi yoramam. Benden bu kadar Osman Efendi, benim de sabrımın bir sınırı var.

Tüm gece uyuyamadım, düşünmekten, geçmişi eşelemekten. Neden sorusu tüm gece kafamın içinde zonkladı durdu. Neden Elif böyle yapıyor, tüm suç bende olabilir mi? Çay otu da bitmek üzere. Belden de galiba biraz soğuk aldım. Elif’i sevmekten başka hiçbir şey yapmadım. Sevdim, elimden gelen her şeyi imkânlar ölçüsünde önüne serdim. Bir dediği iki olduysa da benden kaynaklanmadı, eminim. Bir insan istedikleri oluyor diye niye mutsuz olsun ki. Elif’teki durum memnuniyetsizlik değil başka. Elif’i biliyorum şükrü dilinden de kalbinden de eksik etmez. Yüksek, iç hacmi geniş arabaları sevdiğini biliyorum, borçlarımız bitince diye söz verdiğimde “hayır” dedi. Borca girmemizi istemedi, “evimiz de arabamız da bize yeter” demişti. “Olursa biriktirir öyle alırız, seviyorum diye borca mı girilirmiş.” Evet, bu sözler Elif’e ait ama şimdi neden böyle yapıyor. Yumurtayı margarinde de tereyağında da sever, acaba hangisi daha çok hoşuna gider?

Elif’le ilk tanışmamızı, sonrasını, bugünlere gelen süreçlerin hepsini düşündüm. Mesleğimi, mesleğini, ailelerimizi ama işte Elif’in tavrını bir türlü anlamlandıramadım. Elif kadın doğum servisinde hemşire, ben doktorasını bitirmiş kadro bekleyen bir araştırma görevlisi. İkimizin de babası emekli memur, çocukluklarımız bile hep farklı yerlerde geçmiş. Eğer ortada bir köksüzlük varsa bu ikimize de ait. İyisi mi patatesleri kabuklarını soymadan elma dilimi şeklinde doğrayıp fırınlayayım. Üzerine de biraz baharat, oh mis. Hatta ilk buluşmalarımızda hep babalarımızın tayinini, tez alışıp tez unutmayı nasıl da çabucak öğrendiğimizi anlatmıştık birbirimize. Güzeldi. Uzun bir süre yanımda sigara içmemişti, sorduğumda nedenini kendisinin de bilmediğini söylemişti. Tüm bunlara dönüp bakıyorum da iş nasıl oldu da buralara geldi? Ailelerimiz arasında da hiçbir husumet yok, ne kayınpedere ne kayınvalideye bir hürmetsizlik etmedim. Bilmiyorum Elif bilmiyorum, beni o kadar zor durumda bıraktın ki. Çay beş dakikaya çöker, odaya gidip uyandırsam, zaten uykusu hafif, o da anca hazırlanır.

Saçlarını yastığına sanki bir anlam ifade etmesini ister gibi özenle dağıtmış. Yüzü gözü güzellik içinde, bugünü bir atlatalım bundan sonra öpmek dışında başka bir şekilde uyandırana lanet olsun. Banyonun kapısı açık, musluğu birkaç defa açıp kapatıyorum. Döndüğümde kapı tarafına sırtı gelecek şekilde döndüğünü görüyorum. İşe yaramış.

Salataları yine güzel seçmiş, alaca şeklinde soyuyorum. Peyniri de koydum mu tamam, bir bardak çay koysam kendime, Elif belki ağırdan alır. Elif’in marketlerden aldığı çaylardan yaptığı karışım ve tazelik, tadına bakmadan kokusu çay hakkında epey bir fikir veriyor zaten. Sahiden kahvaltı işi tamam da Elif benden bir cevap bekliyor ne diyeceğim?  

Elif’i ilkin bizim Hakan Hocanın eşi doğum yaptığında görmüştüm. Sorumlu hemşire Elif’miş. Arkadaşlarından ne zaman nöbete geleceğini öğrenip, bir demet çiçek ve orada çalışan tüm personele tatlı götürmüştük. İlgimize teşekkür etmiş, bebeği birkaç defa sormuştu. Beni bebeğin amcası zannetmişti. Ayrılmak için müsaade istediğimizde kapıya kadar eşlik etmişti. Aklım kalmıştı. Hastane koridorlarında çokça zaman harcadıktan sonra numarasını alabilmiştim. Onu mutlu etmek kadar beni mutlu eden başka bir şey bilmiyorum. Babam ve annem Elif gelinlerini çok sevmişti. Her şey o kadar güzel ilerliyordu ki kötü gitme gibi bir şansı yoktu.

“Günaydın, salonda uyuyabildin mi? Pike almamışsın dolaptan, ne örttün üzerine? Kime bu kadar hazırlık yaptın, ben su içip yatacağım. Niyeyse gece uyku tutmadı.” Saçları dağınık, gözlerinden belli o da uykusuz. Beni merak etmiş. “Günaydın. Elini yüzünü yıka istersen, iki lokma yiyelim birlikte uyuruz. Ben de hiç uyuyamadım.” Tereyağı daha erimemişken mutfağa dönüyor. “Bırak istersen ben devam edeyim.” Tam tahta kaşığı Elif’e uzatacakken, “Sen salatalıkları doğra ben hallediyorum. Başlamadan fırına baksana patates atmıştım. Baharatlı.” Korkuyorum konuşmaktan. “Ya niye zahmet ettin, teşekkür ederim. Hımm mis gibi de kokuyor.” Tepsiyi çıkarttığını duyuyorum, patatesin kokusunu ben de alıyorum. Yanıma yaklaşıyor, “altlık nerede,” diye sorarken, muhtemelen mahcubiyetinin nişanesi olarak yanağıma ürkek bir öpücük konduruyor. Birlikte uyumayı özlediğimi fark ediyorum. Sofrada Elif yanı başımda otursa da bana uzakmış gibi davranıyor. “Dün gece için özür dilerim, çok üstüne geldim.” Elif ilk defa bu tonla konuşuyor. Mutfak bu kadar sessiz olmasa onu duyamayacağım. “Olur böyle şeyler, yumurta nasıl olmuş?” “Çok güzel, ellerine sağlık, hiç uyumadın değil mi?” Şükürler olsun Elif’in sesindeki canlılık geri gelmeye başlıyor. “Galiba hiç.” “Sen bir şey diyecek misin, dün geceyle ilgili.” “Yok, söylemeyeceğim, hatta unutmak istiyorum, patatesten alsana.” Elif sanki karım değilmiş, ben de kocası değilmişim, evimizin mutfağında kahvaltı yapmıyormuşuz da, kutuplarda bir yerlerde soğuktan donmak üzere iki yabancı gibi soğuk ve uykusuz geçmiş bir gecenin ardından kelimeleri tasarruflu kullanıyormuşuz gibi hissediyorum.  

Kahvaltımıza sıcak bir çay değil soğuk bir sessizlik eşlik etti. “Sen bırak ben toplarım, bari bunu ben yapayım.” “Tamam, o zaman salonda bekliyorum seni.”

Elif’imle mağazaları gezdiğimiz zamanları hatırlıyorum. Baktığımız her yatağa utandığı için benim uzanmamı isteyerek kalite kontrolü yaptırmıştı. Her ne kadar yerde oturmayı sevmese de baktığımız her oturma grubuna ayakkabılarını çıkartarak bağdaş kurmuştu. Çok sever öyle oturmayı. Evin içinde de hep benim tişörtlerimi giyer. Düğünden öncesini de sayarsam dört yılı devirdik. Ben Elif’ime hiç doymadım. Karşımda otururken büyük bir kadın, yanımdayken küçük bir kız çocuğu. “Çayın bittiyse yenisini getireyim mi?” diye sesleniyor. Koridoru geçtiğini fark etmiyorum.

Gelip yanıma oturuyor, koltukaltıma doğru kıvrılıyor, sağ eli göbeğim üstünde. Bir ara topuklarını iyice kendine doğru çekiyor. Önce nefesim sonra dudaklarım alnına değiyor. “Özlettin kendini” diyorum, belki de içimden söyledim ve duymadı. “Dün gece bitmek bilmedi” diye karşılık veriyor. “Özür dilerim Osman” yutkunarak devam ediyor “test yine negatif çıktı” diyor, susmak zorunda hissediyorum. “Osman ben anne olmak istiyorum, üç yıl oldu, senin de doktoran bitti.” Elif’e bu sefer gerçekten cevap vermek istediğim halde cevap veremiyorum. Sağ olsun yine sessizliği bozuyor. “Sana sormadım ama bizim için randevu aldım. Perşembe öğleden sonra. Gider miyiz?” “Gideriz gülüm niye gitmeyelim, derdi veren Allah nasılsa dermanını da vermiştir.” “O doktor için çok iyi diyorlar, Osman kızmadın değil mi?” “Kızmadım tabi, böyle şeye kızılır mı? Balkona çıkalım sen bir sigara iç, ben de biraz temiz hava alayım.”

Elif’in balkon taburesinden bir tane de bana yaptırmak için ortak karar alıyoruz, ilk sigaramı da ayakta içmek zorunda kalıyorum. Nasıl içiyorlar şu zehri, tadı desen bir şeye benzediği de yok.

İbrahim Taş