Mert yerinden fırlayıp elindeki torbalarla kapıdan giren babasının ceketine yapıştı: “Baba, yarın için on beş lira lazım.” “Sorun değil” dedi Halim Bey. Yüzünde günün yorgunluğuyla ezilmiş bir gülümseme geziniyordu. Arka cebinden cüzdanını çekti ve “Al sana yirmi lira” dedi. Geniş elleriyle oğlunun saçlarını karıştırdı. Ona bakarken içine sığmayan bir sevecenlikle gözleri sulanıyordu.

Ertesi gün Mert aynanın karşısında uzun uzun kendini inceledi. Soluk tenli, sivilcelerle bezeli zayıf suratını çekiştirip şöyle bir iç geçirdi; gülüşü biraz daha içten ve müşfik olsa Ray Milland’a, şu seyrek kaşları bakışlarını muntazamca çevrelese Humphrey Bogart’a, saçları ise ışıltılı bir kavisle kendiliğinden geriye düşse James Stewart’a benzeyecekti, sanki…

En sonunda heyecanını, tavırlarının görünmez odalarına saklayıp evden çıktı.

***

Kapının önünde bekleyen ’59 model Austin Healey, tüm heybetiyle uzanmış parlak tüylü simsiyah bir pumayı andırıyordu. Şoför, hafif bir baş selamıyla Mert’i karşıladı ve saygıyla kapısını açtı. Sezgi’nin yaşadığı eve doğru ilerlerken dikiz aynasından Mert ile göz göze gelince, “Çok şık olmuşsunuz efendim” dedi. Mert kravatının düğümünü bir gevşetip bir sıkıyordu; ensesinde ter tomurcukları birikmişti.

Saat sekize beş kala zile basmak için cesaret toplarken, âdeta uhrevi bir güçle açılan kapıdan Mert’in yüzüne bir ışık huzmesi yayıldı. Sezgi, pastel renkli elbisesiyle kapı eşiğinde belirdiğinde bahçeye zarif gölgesi uzanmıştı. Kavalyesinin bakışlarından aldığı iltifata tüy kadar hafif bir gülümseme ile karşılık verdi ve arabaya doğru bahçenin taşlık patikasında yan yana yürüdüler.

Şoför arabanın yanında hazır bekliyordu. Mert, şoförden önce davranarak klasik Austin’in ağır kapısını açtı, metal yığını gıcırdadı. Krem rengi deri koltuğa seramikten bir biblo gibi kondu Sezgi. Arka koltukta dışarıyı seyrederek, sessiz bir yolculuğa başladılar. Arada şehrin bitmeyen telâşı içinde ilerleyen insanlara bakıp, birbirlerine ilginç buldukları şeyleri gösteriyorlardı. Bu serin yaz akşamı havası başlarının üzerinden kimseyi incitmeden akıyordu. Bir ara saçlarını iki yana savurdu Sezgi; yayılan zambak kokusu Mert’in rüzgârda bir şişip bir sönen gömleğinden sızarak iliklerine işledi.

Sokaklardaki hengâme sanki zamanın başka bir kılcalında ilerliyor, Austin, kalabalığın üzerinden çağlayan bir nehre kapılmış dal parçası gibi usulca kayıyordu.

Şoför ise dikiz aynasında bu iki gencin saflık ve çekingenlik dolu gülümsemelerine tanık oluyordu. Başı ve sonu olmayan bir yolculuğun tam ortasına bırakılmış, nereden geldiklerini ve nereye varacaklarını merak bile etmiyorlardı.

Yavaş yavaş mezuniyet balosunun yapılacağı otele yaklaştılar. Şoför şapkasını taktığı gibi çeviklikle kapıyı açtı. Sezgi, avuç içinden bırakılan bir kelebek gibi çıktı Austin’den; bir havalanmadığı kalmıştı. Salonun önündeki kalabalığa meraklı bir sessizlik hâkim oldu o sıra. Mert elini cebine götürdü. Çıkardığı yirmi lirayı şoföre uzattı ve kulağına şöyle fısıldadı: “Teşekkür ederim Baba.”

Halim Bey eve dönerken yol boyunca hayatında o günden daha mutlu olduğunu hatırlayamadı. Güneşliğin gözünden Austin Healey’in önünde çekilmiş eski bir fotoğraf çıkardı; arkasında şöyle yazıyordu, “Oğlum Halim liseden takdirle mezun oldu, yadigârla tüm semti dolaştık, Haziran, 1984, Kanlıca.”

Dikiz aynasında kendiyle göz göze gelip de kahkahayı bastı, “Amma kerata senin şu oğlan!”


Ayşenur Tanrıverdi