İstanbul, Mart 2018

Merhaba hocam,

Satırlarıma büyük bir hayranınız olduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Benim kim olduğuma gelince, ne yazık ki bu konuda bir kaç kelime bile bulmaktan acizim. Sanırım insan en çok kendine yabancıdır. Yazdıklarımla size biraz olsun kendimi tanıtma fırsatına kavuşacağım. Bu mektubu, beni uzun bir susuzluktan sonra çağıl çağıl akan bir şelalenin altına götüren rüyam üzerine yazıyorum. Sizin bir rüya yorumcusu olmadığınızın elbette farkındayım. Ancak rüyamı size borçluyum hocam. Bana bu kadar yardımı olan bir dosta yazmazsam olmazdı.

Ağzı yutmak ister gibi kocaman açılmış bir canavara benzeyen metro istasyonundan içeriye adım atıyorum. Girişte, merdivenin yerin yedi kat altına gittiğini okuyunca bir an duraksıyorum. Yürüyen merdivenle aşağıya inen insanlar, yaslı bir ezgi tutturmuş makinanın çıkardığı metalik sesi eşliğinde, başları öne eğik ve kamburları çıkmış bir hâlde, zorlukla dikiliyorlar. Yan taraftaki ışıl ışıl parlayan yukarıya çıkan merdivende ise kimseler görünmüyor. Bomboş çıkan merdivenin son basamağı, ucu bucağı olmayan bir noktada kayboluyor.

Bir memur ailesinin çocuğuyum. Küçükken beni diğer çocuklardan ayıran şey hayallerimdi. Biliyorum, tüm çocukların el değmemiş ormanlar kadar derin ve gür hayalleri vardır. Beni farklı kılansa bu hayalleri arkadaşlarıma hiç çekinmeden anlatmamdı sanırım.

Öğretmenim tahtada çözemediğim matematik problemi için elindeki cetvelle parmaklarımın ucuna vurmaya hazırlanırken, bedenimin aniden değişerek bir kelebeğe dönüşeceğini ve aralık duran camdan uçup gideceğimi düşlerdim. Böylece az sonra çekeceğim acı katlanılır olurdu. Ya da sınıfın en yaramaz çocuğunu, haraç gibi istediği silgileri almak için kapıda sinirli bir şekilde beklerken gördüğümde, görünmez olup onun sağında solunda gezindiğimi, burnunun ucunu gıdıkladığımı düşünürdüm. Arkadaşlarım, tüm bu hâllerimi dinledikçe çok eğlenir, kahkahalarla gülerdi. Bu yüzden adım hayalci olmuştu. Lise bitene kadar sayısız olumsuzluk karşısında gösterdiği büyük dirençle devam eden bu ismim, üniversiteye başladığımda değişti. Sigarayla kurduğum yakın dostluk aracılığıyla yeni adıma kavuşmuştum: Sigaracı. Dilin şakacı oyunlarını düşündükçe hâlâ kendi kendime gülerim hocam. Bir düşünsenize, önceleri hayal, sonrasında da sigara satan bir kız olmuştum.

Yukarı çıkan merdivene geçmek için ayağımı yan tarafa atar atmaz, bacaklarımdan aşağıya çekiliyorum. Düşeceğim yerde havada asılı kalıyorum. Bulunduğum noktadan merdivendeki insanların yüzlerini seçebiliyorum. Loş ışığın altındaki birbirlerine yabancı bunca insan, kaderlerinin buluşturduğu ortak noktada çaresizlik ve sabırla yaşamlarının son gününü bekliyor gibiler. Küçük bir kızla göz göze geliyorum. Bu kadar insanın arasında bir tek o bana bakıyor. Ne kadar da çocukluğuma benziyor. Ben yapma diyemeden merdivenlerden kucağıma atlıyor. Bedenime sımsıkı yapışmış bu küçük kıza ben de nadide bir vazoyu tutar gibi özenle sarılıyorum.

Zorla bitirdiğim üniversiteden sonra girdiğim iş yerinde günlerim sıkılmakla geçiyordu. Yaptığım işler ve hayatın içinde takındığım kayıtsızlıkla o kadar sıradandım ki bu durum beni bir taraftan huzursuz ederken bir yandan da herkes gibi olmanın rahatlığına yaslanmak, yeni bir şeyler yapmak için cesaretimi kırıyordu. Bu kez ben kendime bir isim takmıştım. Kendime VUP (very unimportant person) diyordum. Halamın kızı tam bir kitap kurduydu. Ondan dinlediğim kitap özetlerini yakın çevremde -elbette ki onun olmadığı ortamlarda- okumuş gibi anlatır, çektiğim vicdan azabıyla karışık boş vermişlik duygusu bana iyi gelirdi. Herkes hayranlıkla ağzı açık beni dinlerken, biraz olsun sıradanlıktan çıktığımı mutlulukla fark ederdim. Hayallerim artık tamamen bitmişti. Sigaraya ve VUP hâline ise son hızla devam ediyordum.

Bir ara elimi birisi tutuyor. Olduğu yer bulutsu bir dumanla kaplı. Ne yüzünü ne de bedenini görebiliyorum. Elimden tüm vücuduma yayılan, beni çiçekten çiçeğe bin bir enfes kokuyla tanıştıran bu duyguyu çok seviyorum. Kucağımdaki küçük de durumdan memnun görünüyor. Bu hazla doluyken birden büyük bir sarsıntı başlıyor. Gözlerimi bana tamamen yabancı bir odada açıyorum.

İş yerindeki bir öğle yemeği molası hayatımı tamamen değiştirdi. Yemekhanede başka bir yer olmadığı için sıkılarak müdürlerin oturduğu masaya sıkışmıştım. İçlerinden birisi gördüğü rüyayı anlattı. Herkes sırasıyla rüyayla ilgili bir şeyler söyledi. Ben de elimde olmadan bir kaç cümle mırıldandım. Harlı bir sükût suikastinde eriyen sözlerim, uzay boşluğunda derhal yerini aldı. Ancak o günü izleyen dördüncü günün sabahı, rüyayı gören müdür telefon ederek beni odasına çağırdı. Kapalı kapıdan içeri tedirginlikle süzüldüm. Masasının başında oturmuş, bana bakıyordu. Karşısındaki koltuğa oturmamı işaret etti. İşten mi atılıyordum? Bildiğim kadarıyla önemli bir hata yapmamıştım. Tamam, bilgisayarda fal açmayı biraz abartmış olabilirdim ama tüm çalışma arkadaşlarım da aynı şeyi yapmıyorlar mıydı? Terlemeye başladığımı hissediyor, bu kahredici sessizliğin ne anlama geldiğini kendime sorup duruyordum. Sonunda müdür bey konuşmaya karar verdi. Yaptığım rüya yorumu doğru çıkmış, onu çok sevindirmişti. Bana içi para dolu zarfı verirken bundan böyle onun rüyalarını yorumlamamı -yeni bir görev gibi hatta terfi gibi söylemişti- istedi. Aldığım ikramiyenin sevinciyle hiç bir şey düşünmeden kabul ettim. Bundan sonra da iş yerimdeki üst düzey yöneticilerle onların yakın çevresinde kabul gördüm. Anlatılan her rüyayı bir kâhin gibi yorumluyordum. Aslında ben görülen rüyanın devamını anlatıyordum. Geleceğe yönelik olarak algılayan onlardı. Yaptığım şeyin, her rüyaya karşı başka bir rüya anlatmak olduğunu bir türlü kimselere söyleyemedim, söylemek de istemedim. İsmim duyuldukça, kazandığım para katlanıyordu. Özellikle beş yıldızlı otellerde düzenlenen Rüya Günleri toplantıları muhteşem geçiyordu. Ev halkına terfi ettiğimi söylemiştim. Çektiğimiz krediler kapanmış, buzdolabımız hiç görmediği cinsten pahalı yiyecek, içecekle dolmuştu. Hafta sonlarım tamamen rüya işiyle geçiyordu. Bu arada En Büyük Rüya Yorumları Ansiklopedisi’ni yazmaya devam ediyordum. Böylece son adım da belirlendi: Rüyacı. Şimdi de rüya satan bir kadın olmuştum hocam.

Duvarlar irili ufaklı aynalarla kaplı. Ne altın varakla çevrelenmiş boy aynasında ne de köşede sessizce bekleyen oval aynada kendimi görebiliyorum. Aynaların hepsi söz birliği etmişçesine sıralanmışlar. Benim ardımdan odaya girenler, aynalara bakıp bir şey göremeyince oldukları yere yığılıyorlar. Ağzına kadar insan dolu odada bir tek ben ayaktayım. Halı gibi olmuş insan yığınının arasından bir aynadan diğerine umutsuzca koşuyorum. Sonunda odanın kuytu bir köşesine gizlenmiş, üzeri örümcek ağıyla kaplı küçük bir ayna bana sadece kucağımdaki çocuğu gösteriyor.

Bu işe başladığımdan beri artık hiç rüya görmüyordum. Halamın kızının yine kitaplardan söz ettiği bir gün, benimle aynı ilgi alanına sahip olduğunuz için sizi çok merak ettim. Bir kaç defa rüyaların dışında yazdıklarınızı okumadan atlamayı düşündüysem de, beni adeta büyüleyen cümlelerinizi soluksuz takip ederek hayatımda ilk kez bir kitabı tam olarak okudum. O kadar etkinizde kaldım ki diğer eserlerinizi de büyük bir iştahla bitirdim. Sonra da “Ahmet Hamdi Tanpınar benim hocamdır” dedim. Rüyalarla ilgili anlattıklarınızı artık ezberledim. Bazı yorumlarıma istemli, istemsiz sizden cümleler kattığımı hoşgörünüze sığınarak söylemek istiyorum. Dikkatimi çeken bir noktayı yazmadan edemeyeceğim. Öykü kitabınızın ismi “Abdullah Efendi’nin Rüyaları” değil de yalnızca “Abdullah Efendi” olsaydı bir şey değişir miydi? Hayat dediğimiz şey uzun ya da kısa olsun, zaten bir rüyadan ibaret değil mi?

Aynalarla vedalaşıyorum. Dar koridorun sonundaki yeni girdiğim oda; ellerini ovuşturan, kıs kıs gülen, yerlere dek eğilmekten kamburlaşmış gölgelerle dolu. Fısıltıları tüm odayı dolduruyor. Ne söylediklerini çıkarmaya çalışsam da bir türlü olmuyor. Biraz daha kulak kabartınca gölgelerin darülmihan dediklerini anlıyorum. Beni fark edince susuyorlar. Kucağımdaki küçük şimdi bana daha da sıkı sarılıyor. Bir anlık duraksamadan sonra sessiz gölgeler üstüme doğru gelmeye başlıyorlar. Bağırmak, yardım çağırmak istiyorum. Sesim çıkmıyor, tüm sözcükler boğazımda düğümleniyor. Beni tam yakalayacakları sırada ayaklarımın altında bir kapak açılıyor. Düşüyoruz.

Satırlarıma son verirken, gördüğüm rüyayı yazıp yazmadığımı hatırlayamadığımı söylemek istiyorum. Ne yazık ki bunu kontrol edecek zamanım yok çünkü yeni bir rüya için size yakın bir adreste bekleniyorum. Yazmamış olsam bile insan ruhunun en kuytu yerlerini görebilme yeteneğinizle rüyamı da görmüş gibi olacağınızı düşünüyorum. Mektubumu, Aşiyan’daki mezar taşınızın üzerine bir çiçek özeniyle bırakıyorum. Üstünde gideceği adres olmayan, sadece gönderen ve alıcının yazılı olduğu zarfın içindeki bu mektubu yazmak, belki de hayatımda yaptığım en iyi şeydir. Sizi tanıdıktan sonra tekrar rüya görmeye başladım. Bunun için size ne kadar teşekkür etsem azdır hocam. Artık ben rüyası olan bir kadınım.

Düşerken lunaparkta bindiğim aletlerde olduğu gibi tatlılıkla içim kalkıyor. Rüyamın içinde uyanıyorum. Şöyle bir etrafa bakıp, tekrar tekrar gözlerimi kapatıyorum. Rüyadan rüyaya yolculuğumda bu kez kendimi bir meydanda buluyorum. Sağ taraftaki taksi durağının önündeki taksici, ıslıkla neşeli bir ezgi tutturmuş, arabasını yıkıyor. Az ilerisinde küçük bir çocuk, süs havuzunun başında duruyor. Burnunu karıştırıp, bu görüntüsünü ona yansıtan sudan aynaya kahkahalarla gülüyor. Soldaki eski ahşap evin önünde iki genç aşık, birbirlerinin gözlerinin içinde eriyorlar. Kol kola girmiş yaşlı bir karı koca, baharları yeni açmaya başlayan parka doğru yürüyorlar. Son bir güçle küçük kızı, güvercin yemi satan kırık tebessümlü adamın yanına bırakıyorum. Satıcıyla göz göze geliyorum. Yüzündeki kırık tebessüm içime işliyor. İncinmiş ifadesine tezat oluşturan bakışlarında yeni bir umut buluyorum. Çocuk tabaktakileri sevinçle kuşlara atarken yanlarından ayrılıyorum.
Ağzı yutmak ister gibi kocaman açılmış bir canavara benzeyen metro istasyonundan içeriye adım atıyorum.

En içten saygılarımla hocam,
Rüyacı

Gülayşen Erayda