Geçmişe dönüp baktığımızda Tanpınar, Doğu ve Batı medeniyetlerinin kesişme noktasında yaşayan bir toplumun ferdi olarak, kimlik sorunumuz üzerine hayli düşünmüş ve vardığı sonuçları eserlerine, yazılarına yansıtarak bizi de bu konularda düşünmeye sevk eden bir edebiyat ve fikir adamı olarak karşımıza çıkmıştır. Gelin, onun eser ve yazılarından bazı satır aralarını hatırlayarak, düşünmemizi istediği konuları gözden geçirelim…
“Uyandım. Uyanıyorum. Zihnin oyunu bitti. Şimdi kendi kapımdayım. Biraz sonra içeriye, oradan dünyaya gireceğim,” diye başlar Ahmet Hamdi Tanpınar, tamamlayamadığı romanı ‘Aydaki Kadın’a…
Her uyanış bir aydınlıkla geldiği takdirde önem arz eder; insanı içinde bulunduğu uyku hâlinden layıkıyla çıkarıp, rüyadan gerçeğe taşıyabilir. Tıpkı üstadın “Aydınlığın hendesesi / Sonsuzluk bahçendir senin” dediği ‘Yavaş yavaş aydınlanan’ adlı şiirini sonlandırdığı gibi:
“Başucunda her rüyanın / Bu aydınlık oyun bekler…”
O, güneşin Doğu’dan doğduğunun bilincinde olarak, kültürümüze ve eski sanatlarımıza gösterdiği dikkat ve önemin yanı sıra Batı medeniyetinin aydınlığından üzerimize yansıyan ışığı da almamız gerektiğini kavramış biri olarak döneminin en müstesna kişiliklerinden biridir. Hayatımızda değişen, değişmesi gereken şeylerin varlığını göz ardı etmeden, değişmesini istemediği şeyleri de işaret eder Tanpınar.
Ona göre bir cemiyet için fertte olduğu gibi ölüm yoktur; orada süreklilik vardır. Zincir, ebediyet boyunca uzar gider. Parça parça olsa bile bir sonraki, kendinden önce geleni tamamlar. Tarihin anlam kazandığı yer, hatıralarla topluluk şuurunu devam ettirmesidir. Tarih, sanat eserleri, gelenekler, hepsi cemiyetin süreklilik şuurudur.
“Şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğini kıvrılan patika. Fevkalâde hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rast gelebileceğiniz alelade bir şey. Bununla beraber, nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiçbir tarafını tanımadığım bu yol benim hayatımda bütün bir sergüzeşttir” diye yazar Tanpınar bir tren penceresinden sürekli görüp ona keşfetme isteği veren yol için, “Bir yol” öyküsünde…
Halil Cibran ise “Hem sonsuz ölçüde büyük olan ve hem de sonsuz ölçüde küçük olan biziz” der insanoğlundan bahsederken. “Ve biz aynı zamanda ikisi arasındaki yoluz.”
Hayat da bir yolculuk, bir yol öyküsü değil midir? Kendimizi bildiğimiz yaşlardan itibaren zaman zaman değişik yollara saparız bu yolculukta. Bazen de bir yol ayrımında, yeni bir yola doğru bakarken buluruz kendimizi; Tanpınar’ın yukarıda belirttiğim öyküsünde olduğu gibi.
“Bir ömür yaşamaya değer bir şeydir” der üstat aynı öyküde.
Geçtiği yerlerde yapmış olduğu gözlemleri, edindiği tecrübeleri bu yolculukta yanına azık edebilen insan, gerektiğinde dönüp geriye bakmasını da bilir, ileride sapacağı yolu da ve yolculuk böylece sürer gider; ömür sonlanıp artık toplumun bir hatırası olana dek… Bunu layıkıyla yapamayan insan için bu yolculukta yolunu kaybetmek de söz konusudur.
* * * * *
Tanpınar’ın kendini anlatırken söylediği “Meyve bahçelerinde dolaşırken yavaş yavaş bir hülya adamı oldum” demesi gibi benim de ilk çocukluk dönemim envaiçeşit meyve ağaçlarının, sebze bahçelerinin olduğu bir koruda ağaçların ve çiçek kokularının arasında koşup oynayarak geçmişti. Ne gariptir ki sonraki yıllara ait birçok şeyi bugün unutmuş olmama rağmen, o sihirli atmosferde tüm aile fertleri ve çevre evlerdeki komşularımızla birlikte geçen yeşil yıllar hafızamda silinmez bir yer elde etmiştir. Yıllar içinde evimiz istimlak olduğunda oradan taşınarak bir apartman dairesinde yaşamak zorunda kalmıştık. Köşkte o zamana kadar birlikte yaşadığımız amca, yenge, kuzen ve büyük anne gibi diğer aile fertlerinin de başka yerlerde başka dairelere yerleştiği gibi.
Artık büyük şehirlerde yaşanılan değişimin insanları farklı bir hayata sürüklediğini, ailelerin bir arada müstakil evlerde yaşadığı dönemlerin kapanmaya başladığını daha sonraları anlayacak, bu durumdan ve gittikçe betonlaşıp, kalabalıklaşarak eski kimliğinden uzaklaşan yeni İstanbul’u seyretmekten üzüntü duyacaktım. Tıpkı sonraki yıllarda Avrupa yakasına gitmek için köprüye doğru yol alırken, her seferinde doğduğum köşkün ve çocukluk hatıralarımın üzerinden geçerken hissettiğim hüzün gibi… Kaybedilen şeylerin bilincinde olarak ne diyordu Tanpınar bir şiirinde: “Uzak çok uzağız şimdi ışıktan / Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan.”
* * * * *
II. Abdülhamit döneminin popüler gazeteci yazarlarından biri ve babaanne tarafından akrabam olan Kemalpaşazâde Sait Bey, yabancı kelime ve terkiplerden arındırılmış öz Türkçe meselesinin de yılmaz bir savunucusu imiş ki şöyle yazmış meşhur bir kıtasında:
“Arapça isteyen Urban’a gitsin, / Acemce isteyen İran’a gitsin, / Frengiler Frengistan’a gitsin / Ki biz Türk’üz, bize Türkî gerekir.”
Tanpınar’ın da bu konuda benzer düşünceleri olduğunu bir makalesinde, “Dedelerimizin yaptığı bir ihmal, Acem ve Arap kültürünü bir devre içinde ve geniş bir hamle ile dilimize nakledecekleri yerde fert sıfatıyla teker teker bu kültürlere gitmeyi tercih ettiler ve medrese tahsilini bir nevi lisan tahsili şekline soktular” diye yazmasından anlamaktayız. Tanpınar, gerek Doğu gerekse Batı kültürlerinden feyz alıp önemli eserleri Türkçe’ye tercüme ederek, halk tabakasının da sindireceği bir terkibin, müstakil bir kültürün içimizde oluşturulmasının bize getireceği emniyet ve huzuru vurgulamıştır yazılarında.
* * * * *
“Debussy’yi, Wagner’i sevmek ve Mahur Beste’yi yaşamak, bu bizim talihimizdi” cümlesi bana göre Huzur romanının en akılda kalmış cümlesidir. Tanpınar ayrıca demez miydi “Ben Batı’yla başladım işe. Fakat bizim eski şairleri ve eski musikiyi tanımadan evvel kendimi bulamadım. Onların nostaljisini tadınca, kendimi kendi içimde daha yerleşmiş buldum” diye?
Fransız yazar Anatole France’ın “Epikür’ün Bahçesi” adlı hayat, insanlar, sanat ve felsefe üzerine denemelerinden oluşan eserinde şu cümleler özellikle dikkatimi çekmiştir: “Bizim aslımızı teşkil eden öyle insani bir tarafımız vardır ki, zannettiğimizden çok az değişir. Sözün özü, dedelerimizden pek az farklıyız. Zevklerimizi, duygularımızı değiştirmek için onları vücuda getiren uzuvlarımızın bizzat değişmesi gerekir. Bu da asırların işidir. Huylarımızdan birkaçını kayda değer bir biçimde değiştirmek için yüzlerce, binlerce sene lâzım.”
Tanpınar’ın yine adı “Huzur” olmakla birlikte Batılılaşma evremizi İstanbul portresi üzerinden sunan ve huzursuzluğun romanı olarak da tanımlayabileceğimiz müstesna eseri ve kahramanlarından Mümtaz’ın sözü geliyor aklıma: “Sıçrayabilmek, ufuk değiştirmek için dahi bir yere basmak lâzım. Bir hüviyet lâzım. Bu hüviyeti her millet mazisinden alıyor.”
Son sözü de bizzat Tanpınar üstada bırakalım; “Kendi hayatımıza, mazimize, zenginliklerimize dönerek mükemmeliyeti olduğu kadar muhtevayı da kendimizde arayalım. Bunu başarmak için de en kısa yol bilmektir. Neyiz ve nelerimiz var? Bu ihtirası duyalım. O zaman mevcudiyetinden bile haberdar olmadığımız hazinelerin üzerinde oturduğumuzu göreceğiz.

*Minyatür- Mukadder Yesari

Gökhan Yesari