“Ruhum ruhunu hissetti, onunla kardeş oldu ve onun içindir ki seni bu kadar derin, bu kadar beklenmedik bir hal ile sevdim.”

Zabel Yesayan’ın Mehmet Fatih Uslu’nun özenli çevirisi ile Türkçeye kazandırdığı romanı “Son Kadeh”i almak için heyecan içinde Aras Yayınları’na giderken İstanbullu kadın yazarın ne kadar çok hayat yaşadığı gözümün önüne geliyor. Yüzyılı aşkın bir süre önce Üsküdar’da aşı boyalı ahşap bir evde doğan, geceleri teyzesinin “Ani kenti ağlar şimdi” ninnisiyle uyuyan küçük kız çocuğunu düşünüyorum. İstanbul Ermeni sanat çevresine kendini kabul ettirmek için yazan, hep yazan, ruhu sözcüklerle dolu Yesayan’ı düşünüyorum. İstanbul Ermeni cemaatinde üniversiteye giden ilk kadın olan ve Sorbonne’da felsefe okuyan, Paris’e âşık Yesayan’ı düşünüyorum. Sosyalist aydın, yazar olarak edebiyatı adaletsizlik saydığı her şeye karşı mücadele etmek için bir silah gibi gören Yesayan’ı düşünüyorum. Pek çok Ermeninin öldürüldüğü olaylardan sonra Adana sokaklarında ruhu yaralı ve perişan bir şekilde dolaşan Yesayan’ı düşünüyorum. Balkan Savaşı döneminde binlerce günahsız ve saf insanın kanının dökülmesine dayanamayan, tüfeklerin sesini bastırırcasına “Yeter” diye bağırmak isteyen Yesayan’ı düşünüyorum. 1915’de öldürülen Ermeni aydın ve yazarların sonundan kaçmak için kendini Rum bir dantelâcı olarak tanıtarak Bulgaristan’a geçen Yesayan’ın hayal kırıklığı ve öfkesini düşünüyorum. Bakü’de Ermeni mülteciler ve yetimler için yardım toplamaya çalışan, kalbi üzüntüyle paramparça Yesayan’ı düşünüyorum. Ermenistan Yerevan Üniversitesi’nde kürsüde elinde sigarası ile rahat, mağrur ve dingin ders veren Hoca Yesayan’ı düşünüyorum.

Özgür ruhlu, içine doğduğu, içinde yaşadığı her şeyi sorgulayan, eleştirel bakışlı bir entelektüel olan Yesayan’ın Stalin’in devrim sonrasının Rusya’sında neler düşündüğünü, Sibirya’ya sürgüne giderken neler hissettiğini çok ama çok merak ediyorum.

Zabel Yesayan’ın fırtınalı yaşamı 4 Şubat 1878 yılında İstanbul’da, Üsküdar’da başlıyor, 1943 yılında henüz 65 yaşında iken Sovyetler Birliği’nde Sibirya’da sürgünde ölümüyle sonlanıyor. Büyük alt üst oluşların yaşandığı yıllarda, sosyalist bir aydın, bir kadın, bir edebiyatçı olarak kıyıma, savaşa, devrimlere, yıkılan imparatorluklara, kurulan yeni devletlere, sistemlere tanıklık ediyor.

Pek çok eser kaleme alıyor Yesayan. Türkçeye kazandırılanlar ise bir elin parmakları kadar. Yazarın eserlerinden ve onunla ilgili anılardan bölümler içeren Silahtarın Bahçeleri ve Adana olaylarının tanıklığını içeren Yıkıntılar Arasında (1911) adlı eserlerinin ardından Mehmet Fatih Uslu’nun özenli çevirisi ile 2015 yılında Meliha Nuri Hanım (1928), 2016 yılında Sürgün Ruhum (1922) romanları yayınlandı. Yesayan’ın Sürgün Ruhum ile birlikte en iyi eserleri arasında sayılan Son Kadeh (1917) ise 2018 yılının Kasım ayında okurları ile buluştu.

Son Kadeh; ışıklar, renkler ve kokularla muhteşem bir İstanbul ve Üsküdar anlatımının eşlik ettiği bir iç sorgulamanın ve aşkın romanı dersek sanırım yeterli olmaz, 118 sayfalık bu kısa romanda İstanbul’daki Ermeni cemaatinin toplumsal yapısını da buluyoruz, değer yargıları, yazılmamış kuralları ile aile ilişkilerini de. Aşkla özgürleşen, yerleşik her şeye kafa tutan, ruhunu yitirmemeye çalışan bir kadını dinliyoruz. Neredeyse yer yer felsefi sorgulayışlarla dolu bir metin Son Kadeh. Ve tabii aşkın en güzel halinin, imkânsız aşkın iç sesi bu kitap.

Romanın hangi yıllarda geçtiği konusunda Son Kadeh’in içinde net bir tarih verilmese de bir bölümde Ermeni Cemaati için korkutucu ve zor günler yaşandığı vurgulanıyor ve ilerleyen sayfalarda Balkan Savaşı’ndan bahsediliyor. Bu da bize romanın 1900’lü yılların başında İstanbul’da geçtiğini, 1909’da Adana’da yaşanan olayların ve Balkan Savaşı’nın romana arka plan olarak katıldığını gösteriyor.

Zabel Yesayan kadın kahramanlarını doğrudan konuşturmayı seven bir yazar; Son Kadeh; Adrine’nin sevgilisi Arşag’a “ruhunu anlatmak” için yazdığı mektuplardan oluşuyor. Bu anlatım Adrine’yi yakından, ta kalbinin derinliklerinden tanımamızı sağlıyor. Mektuplarda tarih yok, Adrine’nin yaşamının kronolojik bir anlatısı değil bu, daha çok hayatındaki büyük değişimleri, ruhunu besleyen, sarsan olayları, düşüncelerini içeriyor.

Son Kadeh’i ilginç kılan özelliklerden biri, 1915 yılında binlerce Ermeni’nin katledildiği, Yesayan’ın da yurt dışına kaçarak kurtulduğu kırımın hemen ardından kaleme alınmış olması ve 1915’in hemen öncesinin İstanbul’unda geçmesi. Bu yıllar Yesayan’ın öfke ve hayal kırıklığı içinde olduğu, “unutulmasın” diye tanıklık ve belge topladığı yıllar. Ama roman bu trajediyi taşımıyor bize, bununla birlikte 1909 Adana katliamı romanın fonunda yer alıyor. Yesayan, belki bütün o karmaşa ve üzüntü içinde bambaşka bir şey yazarak sağaltıyor kendini.

Son Kadeh; “hiçbir zaman feminist olmadım” diyen, kadının özgürleşmesini toplumsal kurtuluşla mümkün gören Yesayan’ın yarattığı kadın kahraman açısından da ilginç. Bu kadın, yüzyılın başları için son derece radikal görüşler taşıyor, toplumsal kuralları hiçe sayıyor. Yesayan’ın kendisi için çok önemli olan değerleri Adrine’de ete kemiğe büründürdüğünü düşünüyorum; düşünce ve davranış arasındaki uyum, her ne pahasına olursa olsun düşündüklerine ve yaşamına cesurca sahip çıkmak ve doğaya kalbini açmak. Yesayan’ın kendini anlattığı aşağıdaki sözler tam da bunu ifade ediyor:

“Hiçbir zaman feminist olmadım. O sorunu kendime göre çözdüm ve etrafımı kuşatan toplumun, kökleşmiş önyargılarıyla, sahtelikleri ve ahlaksız zihniyetiyle karşıma dikilebileceği bütün o olumsuzluklara hiç önem vermedim. Bunların hepsine karşı sık sık mücadele etmek zorunda kaldığım doğrudur; ancak o mücadeleler, kendiliğinden ve güçlü oldu, hep zaferle sonuçlandı; zira tuttuğum yoldan bir adım bile geri atmadım.” (Bir Adalet Feryadı, Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar, Hasmik Khalapyan, “Kendine Ait Bir Feminizm; Zabel Yasayan’ın Hayataı ve Faaliyetleri” s. 177)

Gelelim Son Kadeh’in detaylarına…

Ruhlarımız hep yabancı ve yalnızdı…

Son Kadeh, Mikayel Hosepyan’la evli Adrien’in çok güçlü bir aşkla tutulduğu Arşag Seropyan’a yazdığı mektuplardan oluşuyor. Önce kendini anlatıyor bize Adrine, saygın bir aileye mensup, güzel, kıvrak zekâlı ve capcanlı bir genç kızken ona palavralarla yaltaklanan damat adaylarının arasından, en “hakiki” bulduğu Mikayel’i seçiyor ve onunla evleniyor.

“Hepsi bende sahte insanlarmış intibaı bırakan tüm o güzelce, iyi giyimli, ince zekâlı ve parlak damat adaylarının arasında Mikayel hakiki bir adamdı, lakin kasvetli ve kederli ruhu benimkiyle uzlaşabilir değildi ve sonuna kadar da öyle kaldı. Evlendik, çocuklarımız oldu. Hayatın taleplerine riayet ederek uzun seneler beraber yaşadık, lakin ruhlarımız sadece birbirine yabancı kalmakla yetinmedi, sanki birbirinden kaçtılar da.” (Zabel Yesayan, Son Kadeh, Çev. Mehmet Fatih Uslu, Aras Yayıncılık,2018 s.30)

Evlilikleri boyunca Mikayel’in marazi aşkı tek taraflı kalıyor, Adrine mektuplarında; “Ruhum hep yabancı ve yalnızdı.”(s. 30) diye anlatıyor bu durumu.

Lakin kalbim… Kaç defa kudretli heyecanlarla çarptı…

Zabel Yesayan, aşksız bir evlilik yapan Adrine’nin düşünceleri üzerinden evlilikte sadakati sorgulatıyor okuyucusuna. Evliliği boyunca ruhu pek çok heyecanla titreyen, “Lakin kalbim… Kaç defa kudretli heyecanlarla çarptı…” diyen Adrine kocasına sadık kalıyor ama bunu koca korkusundan ya da “elalem ne der?” kaygısından ötürü yapmıyor, karşımızda bayağı bir aşk macerası yaşamayı kabul edilemez bulan, ince ruhlu bir kadın var.

 “Lakin tabiatın değiştirilemez ve mağlup edilemez kanunları vardır. Onların karşısında kendini emniyete almak en maharetliler için dahi hiçbir şekilde mümkün değildir. Ben de insanların birbirini hapsettiği o cari ve genelgeçer kurallara uyup kocama sadık kaldım. Lakin kesif ve mutlak bir şekilde yalan söylemek, kendine yalan söylemek, iğva, aşk ve hatta envai çeşit arzu beni altüst etmedi demek mümkün mü? Zaten ruhu en hafif rüzgârda dalgalanmaya hazır olan benim için başka türlüsü nasıl muhtemel olabilirdi ki? Ben bilhassa şahsi temizlik insiyakı ile herhangi bir bayağı aşk macerasını tiksindirici bulduğum ve zevk ile hassasiyetim mağlup edilemez engeller olup beni rastgele heveslere karşı muhafaza ettiği için kâğıt üstünde sadık kaldım.” (s.38)

Rastgele heveslere kapılmayı küçük düşürücü bulan Adrine, bir Türk subayına gönlünü kaptırıyor ama bu da başka bir nedenle utançla dolduruyor kalbini. Bu aşk tam da Ermeniler için korkutucu ve zor zamanlara denk geliyor. Kendi toplumunun içinde bulunduğu böylesi zor bir dönemde bir Türk subayına duyduğu aşk, ruhunu iğfal edilmiş gibi hissetmesine neden oluyor Adrine’nin.

“Boyun eğmez ve acımasız şartlar bizi birbirimizden ayırıyordu. Aramızda deniz olmuş kan gölleri vardı. Ağzımdan kendiliğinden çıkan o ‘asla’, altüst olmuş varlığımın samimi ve geri dönülemez ‘asla’sıydı. Ondan sonra onu görmekten kaçtım, bir daha gözleri hiç gözlerimle buluşmadı.” (s. 44)

Zabel Yesayan’ın 1915’in tanıklıklarını toplamaya çalıştığı bir dönemde kaleme aldığı Son Kadeh’de Ermeni bir kadınla bir Türk subayının aşkına yer vermesi, insanın ruhu üzerinde bir kudreti olmadığını bizlere daha iyi göstermek içindir belki. Adrine,

Bilmiyorum nasıl bir benzerlik, ahenk vardı ruhlarımız ve tabiat arasında.…

Yesayan eserlerinde insan ruhuna çokça yer veriyor ve tabiatla hep sıkı bir bağlantı kuruyor. “İnsanlar kendi içlerinde hudutsuz ve durmadan değişen bir şey taşıdıklarını bilmezler,” diyor Adrine Arşag’a yazdığı mektuplarda. İnsan ruhu, insanın iradesi dışında dalgalanıyor ve tabiatın yasaları dışında hiçbir kurala boyun eğmiyor. Hal böyleyken insanın ruhuyla bütünleşmesi, kendisi olması pek çok şeye kafa tutması demek. İşte bu yüzden yitirdikleri ruhlarını bulmaktan korkan, hatta ninni söyleyerek ruhlarını uyutan insanlardan bahsediyor.

“Zira bizzat kendi ruhlarının uyanışı onları ürkütür. Kendi kendilerine yabancıdırlar ve asla ruhlarının enginliğine bakmaya cesaret edemez, ödünç alınmış hisleriyle, ödünç alınmış prensipleriyle, hariçten edindikleri şekiller ve suretlerle yaşamaya devam ederler.” (s. 27)

Doğadan kopan, ruhundan kopan insan, özgür iradesiyle seçtiğini sandığı ama sadece kendisine dayatılan hayatı yaşıyor. Oysaki bir yol daha var.

“Kendine ve hislerine uyarak yaşamak, yalan söylemeden, öyle değilmiş gibi yapmadan… Kendimi saadetimi muhafaza etmek için hiç olmadığı kadar kudretli hissediyordum. Ben de hakiki bir kadındım.” (s.83)

Yesayan’ın kadın kahramanı, bir gülün kokusunda, rüzgârın uğultusunda, renkler ve ışıklarlarda ruhunun sesini bulan, doğanın uyanışı gibi ruhunu uyandıran bir kadın.

“Asya kıyısı eflatun bir sisle belirsiz ve uzak topraklar gibi örtülmüştü. Her yerde altın renginde ve siyah çizgiler. Minareler ve serviler altından bir denize batmaktaydılar. Şehrin sesleri sönmüştü, lakin bir şey mırıldanıyordu arada. (…) Bilmiyorum nasıl bir benzerlik, ahenk vardı ruhlarımız ve tabiat arasında. Geçen, solan ve nihayete eren şeylerin hüznü tatlılığa dönüşüyordu, her şey nasıl da şaşaalıydı” (s. 89)

Son sevdamızdı bu bizim, sevgilim, son kadehimiz…

Zabel Yesayan kadın kahramanını neredeyse ilahi bir aşkla buluşturuyor. Ve Adrine kocasının arkadaşı Arşag’a âşık oluyor. Önceleri bu aşkın karşılıklı olduğundan bile emin değil Adrine, ama ona göre bunun bir önemi yok, önemli olan hissettikleri. Âşık olması Adrine’nin görüşünü, hislerini keskinleştiriyor, sanki içinde çiçekler açıyor, ruhu özgürleşiyor, mutlu, hem de çok mutlu hissediyor kendisini Adrine.

Son Kadeh’de aşk, iki ruhun buluşması ve iki nur damlası gibi birbirini aydınlatması olarak betimleniyor.

“Ve üstümde şefkatle ağırlaşan gözlerinin ve bu bakışının altında bana öyle görünüyor ki ruhumun tapınaklarından birinde yavaşça fakat muhteşem şekilde, benzersiz ve güzel bir çiçek açıyor.”

“O andı işte, aşina olmadığım uzak bir yerde hissettim ki, ışığın ve kokunun ahenginde, ruhlarımız kucaklaştılar.” (s. 65)

İnsan aşkı bulunca ruhu ile de bütünleşiyor aslında ve özgürleşiyor, yani Son Kadeh’de “romantizmi” aşan bir şey var; kadın özgürce seçmeli, âşık olduğu adamı da, yaşayacağı hayatı da ve hiçbir engel onu yıldırmamalı. Adrine, Arşag’a olan aşkını, son aşk olarak görüyor, “Son sevdamızdı bu bizim, sevgilim, son kadehimiz,” diyerek sesleniyor sevgilisine ve devam ediyor.

 “Son kadeh… Ve o hepsinden çok baş döndürendi, hepsinden fazla heyecanla, hayatla ve ihtişamla dolu olan. Bütün hayatımız boyunca, her tür keder ve saadet arasında sanki hayatımızın en güzel anı olmaya mukadder şu ana varmak için salınıp durmuştuk.” (s.89)

Yesayan’a göre aşkı böyle derinden yaşamak belki de sadece ruhunu bulmuş, güzel insanlara bahşedilmiş bir duygu. Belki de sadece o insanlar yaşayabilir aşkı ve hakkını verebilir aşkın.

“Lakin benim bakış açım farklıydı ve kavradığım şu şekliyle mücrim (suçlu) olmadığımı nasıl biliyorsam, seninle aramızda o kavileşmiş ruhi rabıtanın aşılmaz ve koparılmaz olduğunu, zihnimin ve kalbimin daima onunla zincirlenmiş kalacağını da biliyordum.” (s. 114)

Adrine toplumun kurallarına değil, kendi ruhunun kurallarına uymayı tercih ediyor. Son Kadeh’de evliyken bir başkasına âşık olduğu için pişmanlık duyan, kendini iffetsiz bulan bir kadın yok. Tam tersine, hissettiği aşkla gurur duyan ve aşkını her şeye ve herkese karşı savunan bir kadın var.

Ama hayatın başka kuralları da var, çocukları ve aşkı arasında kalan Adrine’in içten duyguları Zabel’in satırları ile buluşuyor bizimle. İnsan başkalarının mutsuzluğu üzerine bir mutluluk kurabilir mi, bir kadın çocuklarını görememek pahasına aşkı ile bir ömür sürebilir mi, mutluluk bir yerde insanların sevdiklerini mutlu etmesi değil mi?

“Demek istiyorum ki, fedakârlıkta bulunmuyoruz, daha ziyade ruh inceliklerimizi takip ediyoruz ve bu şekilde sadece başkalarıyla değil, kendimizle de barışık kalıyoruz.” (s. 85)

“İşte gitmeye neden karar verdiğim. Ne Mikayel için ne de beni yargılayacak yabancılar için gittim, çünkü evlatlarımdan uzak olmanın acısı ayıp ve yeis hissine sebep oluyordu bende ve parlak ruhumun karardığını hissediyordum gitgide.” (s. 115)

Ve çocuklarının peşinden gidiyor Adrine. Aşksız, ışıksız, fırtınasız bir hayata yelken açıyor, İstanbul’a ve Arşag’a vedası romanın son cümlelerinde saklı:

“Ruhum alt üst olmuş halde sevgilim, sıkıntı içinde seni düşünüyorum. İşte, gece üstümüze düşüyor siyah ve kat kat karanlığıyla. Bu gecenin yıldızı yok, rüyası yok ve hatta bir fırtına tehdidi dahi yok.” (s. 118)

Zabel Yesayan’ın yeni romanları ile buluşmayı merakla beklerken son sözü Zabel Yesayan’a bırakalım. Sürgüne gönderilmeden önceki son dersinde öğrencilerine verdiği öğütle bitirelim yazıyı.

“Ayrılmadan önce, size şu öğüdü vermek istiyorum. İnsanları aşırılıklara iten toplumsal baskı ve şartlanmalara dikkat edin. Doğaya sadık kalın. Rousseau’vari bir doğaya dönüş vaazı verdiğimi düşünmeyin sakın. Sadece iç sesinize daha çok kulak vermenizi, doğaya yakın olmanızı istiyorum, hepsi bu.” (Silahtarın Bahçeleri, Belge Yayınları, 2006, Ruben Zaryan, “Zabel Yesayan’dan Anılar”, s. 56)

Yasemin Öztürk Çamur