Sıcak bir günün sabahına gözlerimi açtım. Yüzyıllar sürmüş uykum. Beyaz şehrimin sabahları renklere bürünür, güneş mor salkımları eritir, ışınları bir gökkuşağı karmaşasında beyaz sütunlarına vurur, beyaz şehrim Afrodisyas’ın..

Tanrıların bereketini esirgemediğine inanılan kutsal şehir. Tanrıça Afrodit‘in heykelinin, tapınağında kutsal bir emanet gibi saklandığı, heykeltıraşların şehrin her taşında hünerlerini yarıştırdığı, sanat ve güzelliğin adını verdiği yer…

Tanrılar güneşe eş koşmuşlardı bizi. Küsmemişlerdi bize. Ta ki o büyük sarsıntının gecesine kadar…

Yıldızların yere indiğini sandığım o gece, şehrin beyaz sütunları boyunların büktü, dalları kırıldı sarsıntıdan. Bizi koruduğuna inandığım heykellerin başı vuruldu, cansız savruldular yere.

Bir uğultuydu hatırladığım. Tanrılar kızdı mı diye sormuştum kendi kendime. Niye kızacaklardı ki? Kıskanmışlardı en fazla mutluluk ve zenginliğimizi…

Sonrası bir yok oluş ve derin bir uykuda sandığım şehrime uyanışım.

Yüzyıllar sonra bir sabahta, ben Afrodisyas’lı Helen tek başına…

Gözlerim şehrimi aradı yavaşça yürüdüm. Tetrapylon anıtsal kapısından içeri girdim önce. Kapısı var ama kendi yoktu şehrin. Kapı bilmiyor belki. Arkasına bakmamış belli.

Evimi aradı gözlerim. Şehir meydanının biraz gerisine kuruluydu evlerimiz. Meydanda büyülü Afrodit tapınağı vardı. Sayardım tek tek o mermer sütunları. Gerçek olduğuna inanırdım böylece. Şimdi saydım, kırk sütundan on dört tane kalmış. Mermer yapılar beyaz bir toz olup örtmüş kuru toprağın üzerini. Tozların üstünde yalnız bir kadın yürümekte, taçsız… Bir bilse Afrodit’i…

Evimizi sütunlarından tanıdım. Çok sevindim bulduğuma. Yalnızca üç sütun kalmış geride. Kalan yapı ise ne olduğunu bilmediğim siyah, küçük taşlarla örülmüş. Kıskanmış Tanrılar. Öyle küçük ev, öyle fakir… Sevinsem mi bilmiyorum. Benim gibi çocuklar oynuyor avlusunda.

Bir çocuk, bir Afrodisyas taşına oturmuş umarsız. Hemen hatırlıyorum. Krallar otururdu burada. Tiyatromuz vardı. Gösteriler olurdu. Sesler şehrin her yerine yankılanırdı. Kralların oturduğu taşlar sahipsiz kalmış. Bir bilseler hikâyesini…

Bilmiyorlar belli. Şehrin yıkıntısından yeni bir şehir oluşmuş. Ama bomboş her yer. Ne bir tiyatro, ne de bir tapınak var.

Ben uyurken dünya küçüldü mü yoksa?

Biraz daha yürüyünce gözüme lahitlerimiz çarpıyor. Dedelerimizi gömerdik lahitlere. Hüzün işlenirdi taşlarına. Artık hüzün yerini mor salkımlara bırakmış. Bilememişler belli. Bilseler şıra yaparlar mıydı içinde?

Bir at görüyorum, seke seke ilerliyor stadyumun etrafında. Hani atların delice koşuştuğu, meydanında yarışların yapıldığı o coşkulu stadyum. Atlar ki kutsal akantus yapraklarının gölgesinde koşulurdu Tanrı Eros’a. Sanırım Tanrılar da o güzel atlarına binip gitmişler…

Tanrı Eros’u gördüm bir başına! Benim gibi çaresizce bakıyordu etrafına. Hadrian hamamının mavi mermerlerine taçlanan başı yere düşmüş. Hamamın yerinde bir avuç nemli toprak… Bilmiyorlar belli; burada su kanalları, yer altı koridorları vardı. Bilseler yaparlardı bir mermer havuz kendilerine.

Vaktim azalıyor, biliyorum. Ama görüyorum ki şehrim hâlâ nefes alıyor, bir adım ötesinde fark edilmeyi bekliyor. Biliyorum ki, bu güzel insanlar şehrimi sevdi. Onu üzmedi. Belki biri çıkar gelir de gerçekler anlaşılır umudundayım şimdi. Bilsinler bizi ve unutamasınlar. Tanrıların kutsadığı şehrimiz yine Tanrıların adıyla anılsın.

Hoşça kal Afrodisyas…

Alev Ramiz