Çeviri ve Seçki: Bekir Karaoğlu

Guy de Maupassant (1850-1893)

Modern hikâyeciliğin babası sayılır. Normandiya bölgesinde doğup büyüdü. Paris’te başladığı hukuk eğitimini 1870 Fransa-Prusya savaşına katılmak üzere yarıda bıraktı. (Bu savaş pek çok hikâyesine konu olmuştur.) Edebiyat dünyasına Flaubert’in himayesinde girdi. Başlangıçta natüralizm (doğalcılık) akımında yazdı, ama bu anlayışı kısa sürede terkedip gerçekçi türde yazmaya başladı: “Edebiyat insan hayatının sıradan bir kopyası olmamalı, okuyucuyu olayların derin ve saklı anlamı üzerine düşündürmelidir,” diyordu.

Duru ve canlı bir gerçekçilikle yazdığı 300 den fazla hikâyesi ve 6 romanı vardır. Türkçeye çevrilen romanları arasında Güzel Dost (Bel Ami), Pierre ve Jean en güzelleridir.

Hikâyelerinde Normandiya’daki köylülerin ve balıkçıların hayatı, Paris’teki burjuva ortamı ve savaş sırasındaki insan kesitleri yer alır. Konu ne olursa olsun, tüm hikâyelerinde bir karamsarlık ve insan doğasının karanlık yönleri hâkimdir. Ona göre “İnsan, diğerlerinden hiç de üstün olmayan bir hayvandır.”

Edebiyat dünyasında muazzam bir etkisi oldu. Hikâyenin büyük üstadı sayıldı. Genç yaşında kazandığı ün ve servetle Paris sosyetesinin en gözde siması olmuştu. Fakat yakalandığı bir ruh hastalığı sonucu, birkaç intihar girişiminden sonra, 42 yaşında öldü.

En meşhur hikâyesi Tombalak (Boule de Suif) bütün Dünya dillerine çevrilmiştir. Bizce de Dünya edebiyatının en güzel hikâyelerinden biridir.

Şimdi 1870 Prusya ile savaş sonrası yenilmiş ve işgal edilmiş Fransa’nın Rouen şehrinden kalkan posta arabasına biz de binelim…

Evlatlık

(Aux Champs, 1883)

Küçük bir kaplıca şehri yakınlarında bir tepenin yamacında, yan yana iki köy evi vardı. İki köylü de verimsiz topraklarında bütün gün çocuklarını doyurmak için çalışırlardı. Her evin dört çocuğu vardı. Komşu iki kapıda sabahtan akşama kadar çocuk sesi eksik olmazdı. En büyükleri altı yaşında, en küçüğü de onbeş aylık kadardı.

İki anne bu kalabalıkta çocuklarını zor ayırdediyorlar, babalar ise tümden karıştırıyorlardı. Bazan birini çağırmak gerektiğinde en az üç tanesinin adını bağırdıktan sonra doğrusunu bulabiliyorlardı.

Rolleport kaplıcalarından gelirken en başta olan evde oturan Tuvache ailesinin bir kız üç oğlanı vardı. Diğer evdeki Vallin ailesinin de üç kız bir oğlan.

Tüm bu insanlar çorba, patates ve temiz havayla yaşıyorlardı. Sabah saat yedide, sonra öğlende ve daha sonra akşam saat altıda kadınlar, kazlarını toplayan çobanlar gibi, çocukları toplayıp onlara yemek veriyorlardı. Çocuklar cilası gitmiş ahşap bir masaya yaş sırasına göre otururlardı. En küçüğün ağzı masa kenarına zor yetişiyordu.

Önlerine suda yumuşatılmış ekmek, haşlanmış patates, lahana ve birkaç soğan konurdu. Hepsi de yiyebildikleri kadar yerlerdi. Küçüğü annesi doyururdu. Pazar günleri biraz kızarmış etle bayram ederlerdi; babaları o gün yemek sonunda “Ah, hergün olsa yerim,” diye söylenirdi.

Bir ağustos günü öğleden sonra hafif bir at arabası iki evin önünde durdu. Arabayı kendi süren genç bir kadın yanındaki adama şöyle dedi:

“Ah! Henri, bak şu çocuklara! Çamur içinde bile ne kadar güzeller!”

Adam cevap vermedi, çünkü ona hep bir serzeniş gibi acı veren bu hayranlıklara alışmıştı.

Genç kadın “Onları kucaklamam lazım!” dedi. “Ah! Benim de böyle şu küçük gibi bir çocuğum olsun isterdim.”

Kadın arabadan inip çocukların yanına koştu, Tuvache’ın çocuklarından en küçüğünü kucağına alıp pis yanaklarından öptü, kıvırcık sarı saçlarını okşadı. Çocuk çamurlu parmaklarıyla bu okşamalardan kurtulmak için direniyordu.

Kadın sonra arabasına binip oradan ayrıldı. Fakat ertesi hafta tekrar geldi; toprağa oturup küçüğü kucağına aldı ve kendi eliyle ona pasta yedirdi; diğer çocuklara da akide şekerleri dağıttı. Kocası arabada beklerken o çocuklarla yaşıtmış gibi oyunlar oynadı.

Daha sonra tekrar geldi; çocukların ana babasıyla tanıştı. Her gelişinde cepleri şekerleme ve bozuk para doluydu.

Adı Bayan Henri d’Hubieres idi.

Bir sabah geldiğinde kocası da onunla beraber arabadan indi. Artık çok yakından tanıdığı çocukların yanından durmadan geçip köy evine girdi.

Tuvache ve karısı yemek için odun kırmakla meşguldüler; şaşırıp doğruldular, sandalye verip beklediler. O zaman genç kadın heyecanlı ve titrek bir sesle şöyle dedi:

“Güzel dostlarım, sizinle konuşmak için geldim. Ben… ben… Sizin küçük oğlunuzu alıp götürmek istiyorum…”

Köylü ana baba şaşkınlık içinde cevap veremeden sustular.

Kadın bir nefes alıp devam etti:

“Bizim çocuğumuz olmuyor; kocam ve ben yalnızız… Onu evladımız gibi yetiştireceğiz… Kabul eder misiniz?”

Köylü kadın biraz anlamaya başlamıştı:

“Charlot’yu bizden almak mı istiyorsunuz? Ah, katiyen olmaz.”

O zaman Bay d’Hubieres söze karıştı:

“Karım iyi anlatamadı. Onu biz büyüteceğiz, ama her zaman sizi görebilecek. Eğer iyi bir insan olarak yetişirse ki öyle görünüyor, o zaman bizim varisimiz olacak. Eğer bu arada kendi çocuğumuz da olursa, ikisi de mirasta eşit hak sahibi olacaklar. Ama bizim eğitimimize ayak uyduramazsa, reşit olduğunda onun hesabına notere yirmi bin frank yatırıp göndereceğiz. Ve size gelince, ölünceye kadar size her ay yüz frank maaş bağlayacağız. Anlaşıldı mı?”

Köylü kadın öfkeyle ayağa fırladı:

“Yani Charlot’yu size satmamızı mı istiyorsunuz? Ah! Hayır, bir anneden bunu nasıl istersiniz! Ah! Hayır! Bu çok kötü bir şey.”

Kocası birşey demeden ciddi ve düşünceli bir yüzle duruyor, ama başını sallayarak karısını onaylıyordu.

Bayan d’Hubieres çaresiz kalınca ağlamaya başladı; sonra kocasına dönüp, şimdiye kadar her isteği yapılmış bir çocuk gibi, hıçkırıklarla dolu bir sesle kekeledi:

“Görüyorsun işte, kabul etmiyorlar, Henri, kabul etmiyorlar!”

O zaman son bir kez daha denediler:

“Fakat dostlarım, çocuğunuzun geleceğini düşünün; onun mutluluğunu…”

Sabrı taşan köylü kadın onun sözünü kesti:

Düşünüp taşınacak birşey yok… Derhal gidin ve bir daha buraya gelmeyin. Başkasının çocuğunu almak nerede görülmüş yaa!”

O zaman, çıkmak üzere olan Bayan d’Hubieres kapının yanında ikinci bir çocuk daha olduğunu farketti. Her istediğini elde etmeye alışmış bir kadının inadıyla sordu:

“Ya bu çocuk? Sizin değil mi?”

Tuvache cevap verdi:

“Hayır, o komşunun çocuğu. İsterseniz onlara gidin,” diyerek içerde söylenen karısının yanına döndü.

Vallin ailesi yemeğe oturmuştu. Karı koca aralarına aldıkları bir tabaktan bıçakla biraz tereyağı alıp ekmek dilimlerine sürüyorlar ve sonra ağır ağır çiğniyorlardı.

Bay d’Hubieres aynı teklifini ama biraz daha kararlı ve üsteleyerek onlara da yaptı.

Karı koca önce hayır makamında başlarını sallıyorlardı ama ayda yüz frank maaşı duyunca durdular ve bir an heyecanla bakıştılar.

Uzun süre sıkıntı ve tereddüt içinde sessizce durdular. Sonunda kadın kocasına döndü:

 “Ne diyorsun, bey?

Adam ciddi bir yüzle “Valla, yabana atılacak birşey değil,” dedi.

O zamana kadar endişeyle titreyen Bayan d’Hubieres söze karışıp, küçüğün geleceğinden, mutluluğundan ve büyüyünce onlara getirebileceği servetten söz etti.

Köylü sordu:

“Bu yıllık bin ikiyüz frank maaş noter tasdikli olacak mı?”

Bay d’Hubieres: “Elbette, hemen yarın yapabiliriz.”

Kadın da biraz düşünüp konuştu:

“Küçüğün yokluğunu kapatmak için ayda yüz frank yeterli değil, çünkü birkaç sene sonra o da çalışmaya başlar. Yüzyirmi franktan aşağı olmaz.”

Sabırsızlıkla tepinmekte olan Bayan d’Hubieres hemen kabul etti. Çocuğu kucağına alırken onlara yüz frank da bahşiş verdi. Bu arada kocası evrakı düzenliyordu. Çağrılan muhtar ve bir komşu şahitlik ettiler.

Ve mutlu genç kadın ağlayan çocuğu, mağazadan bir biblo alırmış gibi, götürdü.

Öte tarafta karı koca Tuvache’lar sessizce onların gidişini izliyorlar ve belki de reddettikleri için pişmanlık duyuyorlardı.

Daha sonra küçük Jean Vallin’den hiç haber alınmadı. Anne ve babası her ay gidip noterden yüz yirmi franklarını alırken anne Tuvache’ın hakaretlerine maruz kalıyorlardı. Kadın kapıdan kapıya bağırıp çocuğunu satmanın ne kadar ayıp, soysuz ve iğrenç birşey olduğunu yüzlerine vuruyordu.

Kadın bazan göstere göstere küçük Charlot’sunu kucağına alıyor ve sanki anlarmış gibi ona haykırıyordu:

“Ben seni satmadım, değil mi bebişim? Ben çocuğumu vermem. Zengin değilim ama ben çocuğumu satmam.”

*

Yıllar yılları kovaladı; anne Tuvache kapı önünde diğer evden duyulacak şekilde söylenmekten bıkmadı. Giderek, çocuğunu satmadığı için kendini herkesten daha üstün görmeye başladı. İnsanlar onun hakkında şöyle konuşuyorlardı:

“Valla, hakkını vermek lazım, o kadar paraya rağmen gerçek bir anne gibi davrandı.”

Herkes onu örnek gösteriyordu. Ve şimdi onsekiz yaşına gelmiş olan Charlot da hep tekrarlanan bu düşünceyle büyümüştü; satılmadığı için kendini arkadaşlarından daha üstün görüyordu.

Vallin ailesi ise maaş sayesinde rahat yaşıyordu. Zaten, fakirlikte debelenen Tuvache ailesinin tükenmeyen öfkesi bundan kaynaklanıyordu.

Tuvache’ların büyük oğlu askere gitti. Ortancası öldü. Artık annesi ve kız kardeşini beslemekte olan babasına sadece Charlot yardım ediyordu.

Charlot yirmibir yaşına geldiğinde bir sabah, yepyeni bir fayton araba iki evin önünde durdu. Altın köstekli saat zincirli genç bir beyefendi arabadan indi ve beyaz saçlı ihtiyar bir kadına elini verip inmesine yardım etti.

İhtiyar kadın delikanlıya “İşte orada, evladım, şu ikinci ev,” dedi.

Genç adam Vallin’lerin kulübesine kendi eviymiş gibi girdi.

Yaşlanmış köylü kadın bulaşık yıkıyor, kötürüm kocası ocağın önünde uyukluyordu. İkisi de başlarını kaldırdılar. Genç adam konuştu:

“Merhaba, baba; merhaba anne.”

Karı koca telaşlanıp ayaklandılar. Kadın heyecandan elindeki sabunu düşürürken kekeledi:

“Sen misin, oğlum? Sen misin, Jean?”

Genç adam onu “Merhaba, anneciğim,” diye kucaklayıp öptü. İhtiyar babası da oturduğu yerden, sanki bir ay önce görüşmüşler gibi sakin bir sesle “Bakıyorum, geldin ha, Jean?” diye seslendi.

Tanışma faslı bittikten sonra, anne baba ona köyü gezdirmek istediler. Gidip muhtara, jandarmaya, papaza ve öğretmene çocuklarını iftiharla gösterdiler.

Charlot kulübesinin önünde onların gidişini izliyordu.

Akşam yemeğe oturduklarında anne babasına söylendi:

“Siz ne kadar aptalmışsınız! Niçin Vallin’lerin çocuğunu almalarına izin verdiniz?

Annesi kendinden emin:

“Çocuğumuzu satmak istemedik de ondan!” dedi.

Baba birşey demiyordu.

Oğlan yine söylendi:

“Böyle kurban edilmek ne kadar acı birşey!”

Baba Tuvache o zaman öfkelendi:

“Seni yuvandan ayırmadığımız için bizi mi suçluyorsun?”

Genç adam katı bir sesle cevap verdi:

“Evet, sizi suçluyorum! Ne kadar düşüncesiz insanlarsınız. Sizin gibi ana babalar hep çocuklarını mutsuz eder. Sizi terkedip gitsem yeridir!”

Anası tabağına eğilmiş ağlıyordu. Kaşığına aldığı çorbanın yarısı dökülürken hıçkırıyordu:

“Seni büyüttük diye başımıza kakıyorsun!”

Oğlan sonunda bağırdı:

“Şu halime bakıyorum da keşke hiç doğmasaydım diyorum! Öbür taraftaki delikanlıyı görünce kanım beynime sıçradı. Kendi kendime ‘Belki de o ben olabilirdim!’ dedim.”

Ayağa kalktı.

“Düşünüyorum da artık burada kalmasam daha iyi olur; çünkü sabah akşam sizi suçlayıp hayatınızı zehir ederim. Çünkü, yaptığınız bu şeyi asla affedemem!”

İki ihtiyar gözyaşları içinde susuyorlardı.

Oğlan tekrar konuştu:

“Hayır, bu düşünceye katlanamam. Gidip hayatımı başka yerde arayacağım!”

Kapıyı açtı. Dışardan Vallin’lerin neşeli sesleri geliyordu.

Oğlan kızgınlıkla ayağını yere vurup çıktı, giderken dönüp ana babasına haykırdı:

“Hödükler!”